<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Efsane Board De - Dini Genel Bilgiler]]></title>
		<link>https://efsaneboard.de/</link>
		<description><![CDATA[Efsane Board De - https://efsaneboard.de]]></description>
		<pubDate>Sun, 02 Aug 2026 21:38:22 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Seher Vaktinin Zamanı, Önemi ve Meridyenler ile  Zamanı Ne Zamandır Hesaplanması]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26355</link>
			<pubDate>Wed, 01 Jul 2026 19:33:00 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26355</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782916133290.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782916133290.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SEHER VAKTİNİN ÖNEMİ VE MERİDYENLER ARASI ZAMAN HESAPLAMASI</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SEHER VAKTİNİN TANIMI VE ZAMAN DİLİMİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seher vakti</span></span>, gecenin son bölümünde, sabah namazı vaktinin başlangıcından güneşin doğuşuna kadar olan zaman dilimidir. Astronomik olarak önce <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">fecr-i kâzib</span></span> (yalancı fecir) denilen dikey ve geçici bir kızıllık oluşur. Ardından ufuk çizgisi boyunca yatay olarak yayılan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">fecr-i sâdık</span></span> (doğru fecir) beyazlığı başlar. İşte bu fecr-i sâdık ile birlikte <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sabah namazı vakti</span></span> girer ve seher vakti başlamış olur. Bu vakit, ortalığın aydınlandığı ancak güneşin henüz doğmadığı zaman aralığına kadar devam eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR'AN'DA VE HADİSLERDE SEHER VAKTİ</span></span><br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de seher vakti özel olarak zikredilir. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zâriyât Suresi 15-18. ayetlerde</span></span> takva sahipleri şöyle anlatılır: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Muhakkak ki takva sahipleri, cennetlerde ve pınarlardadır... Gecelerin az bir kısmında uyurlardı. Ve seher vakitlerinde tövbe edip mağfiret dilerlerdi."</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Âli İmrân Suresi 16-17. ayetlerde</span></span> ise seher vaktinde istiğfar edenler övülür: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Sabredenler, doğru olanlar, gönülden boyun bükenler, hayra harcayanlar ve seherlerde tövbe edip bağışlanma dileyenlerdir."</span><br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Allah her gece, gecenin son üçte biri kalınca dünya semasına iner ve şöyle buyurur: 'Mülkün sahibi benim! Kim bana dua ederse ona cevap veririm. Kim benden isterse ona veririm. Kim bana istiğfar ederse onu bağışlarım. Tan yeri ağarıncaya kadar bu böylece devam eder.'"</span> Bu hadis, seher vaktinde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ilahî rahmet ve mağfiret kapılarının sonuna kadar açıldığını</span></span> gösterir.<br />
Resulullah (s.a.v.) ayrıca: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Fecir vaktinde iki rekat namaz dünya ve içindekinden hayırlıdır"</span> buyurmuş, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Sahur yapınız. Şüphesiz sahurda bereket vardır"</span> diyerek bu vaktin maddi ve manevi bereketine dikkat çekmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MERİDYENLER ARASI SEHER VAKTİ HESAPLAMASI</span></span><br />
<br />
Seher vakti, dünya üzerinde bulunulan <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">meridyene göre değişir</span>.</span> Güneş'in doğuş ve batış saatleri coğrafi konuma bağlı olduğu için, bir meridyende seher vakti yaşanırken diğer meridyende ikindi vakti yaşanabilir.<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Temel kural:</span> </span>Güneş gündüz açısına <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">45° batıya</span></span> geldiğinde, yani ikindi vakti girdiğinde, bizden sonraki (doğudaki) meridyenlerde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">seher vaktidir</span></span>. Bizden önceki (batıdaki) meridyenlerde, Güneş batmadan önce gündüz açısına ilk defa 45°'lik açıya geldiğinde, yani onlarda ikindi vakti başladığında, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">bizim meridyenimizde seher vakti başlamış olur.</span></span><br />
Bu durum şu anlama gelir: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bir meridyende ikindi vakti yaşanırken, diğer meridyende seher vakti yaşanabilir.</span></span> Batıda ve doğuda iki tarafta da seher, <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Güneş'in doğuşuna kadar devam eder.</span> </span>Yani Güneş doğmadan hemen öncesine kadar seher vakti sürer. Bu, yeryüzünde seher vaktinin hiç kesilmediği, adeta <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">kesintisiz bir dua ve istiğfar zinciri</span></span> oluştuğu anlamına gelir.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SEHER VAKTİNİN FAZİLETİ VE İBADET HAYATINDAKİ YERİ</span></span><br />
<br />
Seher vakti <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">teheccüt namazı, vitir namazı, istiğfar, tövbe, dua ve Kur'an okumak</span> </span>için en faziletli zamandır. Tasavvuf büyüklerinden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cüneyd-i Bağdâdî'nin</span></span> vefatından sonra rüyada görülüp <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Rabbim sana neyle muamele etti?"</span> diye sorulduğunda, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Dünyadaki tüm zahiri ameller bir yana, seher vaktinde kıldığım o iki rekatçık namaz bir yana"</span> diyerek bu vaktin gizli hazinesine işaret etmesi, seher vaktinin eşsiz kıymetini açıkça ortaya koymaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KENDİ BÖLGENİZDE SEHER VAKTİNİ HESAPLAMA</span></span><br />
<br />
Bulunduğunuz yerdeki seher vakitlerini hesaplamak için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><a href="https://www.timeanddate.de/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.timeanddate.de/</a></span> sitesini kullanabilirsiniz. Menüden <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Sonne &amp; Mond"</span> seçeneğini, ardından <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Sonnenzeiten"</span> (Güneş saatleri) bölümünü seçin ve şehrinizi girin. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sonnenaufgang</span></span> (Güneş doğuşu) seher vaktinin bitişini gösterir. Bundan önceki aydınlanma süreci seher vaktidir. Daha hassas hesaplama için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Güneş yüksekliği -18° ile -6° arası</span></span> (astronomik tan ile sivil tan arası) aralığı dikkate alınır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SONUÇ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seher vakti, sadece takvimlerde bir zaman dilimi değil, ilahi rahmetin indiği, duaların kabul olduğu, tövbelerin makbul sayıldığı müstesna bir andır.</span></span> Coğrafi konuma göre değişen bu vakit, aslında dünyanın her yerinde aynı manevi atmosferi taşır. Bu vesileyle, seher vakitlerimizi ihya etmeyi, Kur'an ve sünnetin övdüğü bu zaman dilimini ganimet bilmeyi Rabbimiz cümlemize nasip etsin. Âmin.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tarikat Zikirlerinde Seher Vaktinin Yeri</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Raşidi Tarikatı'nda Seher Zikri</span></span><br />
<br />
Bazı tarikat geleneklerinde seher vakti, zikir ve evrad için özel bir öneme sahiptir. Metinde belirtilen Raşidi Tarikatı'na göre:<br />
<br />
    Normalde "Estağfirullâh El Aziymu ve E Tübü ileyh" zikri (71 defa) 29. ve 30. Bab'da okunur.<br />
    Ancak bu zikir, seher vaktinde veya ikindi vaktinde okunursa 14. Bab'da okunur.<br />
    Eğer zikir sabah namazından sonra (yani seher vaktinde) çekiliyorsa, 14. Bab'dan sonra 29. ve 30. Bab'a gerek yoktur.<br />
    Ama zikir gündüz vakti veya güneş doğduktan sonra okunacaksa yine 29. ve 30. Bab'dan okunur.<br />
<br />
Bu uygulama, seher vaktinin manevi atmosferinin diğer vakitlerden farklı olduğunu ve bu vakitte yapılan ibadetlerin farklı bir makamda değerlendirildiğini gösterir.<br />
Âli İmrân 16-17 ve 14. Bab<br />
Tarikat zikrindeki 14. Bab'da okunan ayetler, tam olarak seher vaktini öven Âli İmrân Suresi 16-17. ayetlerdir:<br />
"Ellezîne yekûlune rabbenâ innenâ âmennâ fagfir lenâ zunûbenâ ve kınâ azâben nâr. Es sâbirîne ves sâdıkîne vel kânitîne vel munfikîne vel mustagfirîne bil eshâr."<br />
Bu ayetler, seher vaktinde tövbe edip mağfiret dileyenlerin övüldüğü ayetlerdir. Dolayısıyla bu vakitte bu ayetleri okuyarak zikir yapmak, ayetlerin ruhuna uygun düşer.<br />
Namaz Öncesi ve Sonrası İstiğfar<br />
Metinde ayrıca 5 vakit namazın hemen öncesinde ve sonrasında sağ elin sol memenin altına (kalp hizasına) getirilerek 12 defa "Estağfirullah" denilmesi, 13. defada elin yumruk yapılarak söylenmesi tavsiye edilir. Bu uygulama, namazdaki kusurlara tövbe etmek ve günahlardan arınmak içindir.<br />
Her gece yatağa girmeden önce de 3 defa:<br />
"Estagfirullahelazim ellezi la ilahe illa huv el-hayyel kayyume ve etubü ileyh"<br />
denilmesi önerilir. Bu, seher vaktinde yapılan istiğfarın bir ön hazırlığı gibidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seher Vaktini Değerlendirme Yolları</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yapılabilecek İbadetler</span></span><br />
<br />
    Teheccüt Namazı: Gecenin son üçte birinde kılınan bu namaz, seher vaktine denk getirildiğinde çok faziletlidir.<br />
    Vitir Namazı: Gecenin son namazı olan vitir, seher vaktinde kılındığında sünnete uygun olur.<br />
    İstiğfar ve Tövbe: Kur'an'ın övdüğü bu vakit, tövbe etmek ve bağışlanma dilemek için en uygun zamandır.<br />
    Dua: Hadiste belirtildiği gibi, bu vakitte yapılan dualar kabul olur.<br />
    Kur'an Okumak: Seher vakti, Kur'an tilaveti için sessiz ve huzurlu bir zamandır.<br />
    Sahur Yapmak: Oruçlu olunmasa bile, bu vakitte bir şeyler yemek berekettir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Manevi Hazırlık</span></span><br />
<br />
Seher vaktine ulaşabilmek için:<br />
<br />
    Gecenin erken saatlerinde uyumak,<br />
    Uyanmak için niyet etmek,<br />
    Uyandığında hemen abdest almak,<br />
    O vakti ibadetle geçirmeye azmetmek gerekir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bu vakitte uyanıp teheccüd ve vitir namazlarını kıldığı, ardından sahur yaptığı bilinmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bulunduğunuz Yerdeki Seher Vakitlerini Hesaplama</span></span><br />
<br />
<br />
Seher vakti, fecr-i kâzib (yalancı fecir) dediğimiz gökyüzünde bir kızıllık hasıl olur. Bundan sonra bir beyazlık olur ki, buna fecr-i sadık denir. Bu fecr-i sadık, yani doğru fecir zamanında sabah namazı vakti başlar. İşte seher denilen vakit, bu fecr-i sadık zamanından, ortalığın aydınlandığı fakat güneşin henüz doğmadığı zaman aralığına kadar olan süredir.<br />
<br />
Zamanın döngüselliği sayesinde her an bir yerde güneş doğuyor, bir yerde batıyordur ve her an bir yerde sabah seher vaktidir, bir yerde ikindi vakti girmiştir. Öyle olunca tasavvuf ehli, zikir ve evradlarını sabah seher vaktinde ve ikindi vaktinde okumaya gayret etmişler ve kendileri yaptıkları gibi müntesiplerine de tavsiye etmişlerdir. Bu kutsal zaman aralıklarını zikir ve evrad için kullanmayı önemsemişlerdir.<br />
<br />
Bizim meridyende ikindi vakti, güneş batmaya yüz tutmuşken, diğer meridyende sabah olmak üzre, ve güneş doğmak üzeredir, ve bizdeki ikindi vakti, diğer meridyenin seher vaktidir, ve bizden önceki meridyenlerin ikindi vakti de, bizim seher vaktimizdir, öyle olunca ikindi va sabah hep biryerlerde seher vaktidir.<br />
<br />
"Bizde, bizim meridyende, Güneş gündüz açısına 45° batıya geldiğinde, yani bizde ikindi vakti girdiğinde, bizden sonraki meridyenlerde seher vaktidir. Aynı şekilde, bizden önceki meridyenlerde, Güneş batmadan önce gündüz açısına ilk defa 45 derecelik açıya geldiği zamanki meridyende, yani onlarda ikindi vakti başladığında, bizde de bizim meridyenimizde seher vakti başlamış olur. Batıda ve doğuda iki tarafta da bu, Güneş'in doğuşuna kadar devam eder. Yani Güneş doğmadan hemen öncesine kadar seher vakti devam eder."<br />
<br />
Bu resimlere bakın ve<br />
<br />
Bu sayfaya girip gösterdiğim gibi yaparak bulunduğunuz yeri hesaplatabilirsiniz<br />
<br />
<a href="https://www.timeanddate.de/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.timeanddate.de/</a><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910265530.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910265530.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910270050.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910270050.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910274350.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910274350.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910284220.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910284220.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910289620.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910289620.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910294420.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910294420.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910299950.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910299950.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782923722650.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782923722650.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782923726360.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782923726360.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782923731450.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782923731450.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910344650.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910344650.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910348830.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910348830.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782918425640.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782918425640.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910353170.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910353170.png]" class="mycode_img" /><br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynaklar:</span></span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kur'an-ı Kerim (Zâriyât Sûresi, Âli İmrân Sûresi)</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tirmizî, Namaz, 326</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nesâî, Sıyâm, 18-19</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ahmed b. Hanbel, III/367</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">İbn Mace, Sıyâm, 22</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Başağaçlı Raşit Tunca, Raşidi Tarikatı Zikir Evradı</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kar©glan, Schrems, 20 Nisan 2019</span><br />
</li>
</ul>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782916133290.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782916133290.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SEHER VAKTİNİN ÖNEMİ VE MERİDYENLER ARASI ZAMAN HESAPLAMASI</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SEHER VAKTİNİN TANIMI VE ZAMAN DİLİMİ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seher vakti</span></span>, gecenin son bölümünde, sabah namazı vaktinin başlangıcından güneşin doğuşuna kadar olan zaman dilimidir. Astronomik olarak önce <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">fecr-i kâzib</span></span> (yalancı fecir) denilen dikey ve geçici bir kızıllık oluşur. Ardından ufuk çizgisi boyunca yatay olarak yayılan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">fecr-i sâdık</span></span> (doğru fecir) beyazlığı başlar. İşte bu fecr-i sâdık ile birlikte <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sabah namazı vakti</span></span> girer ve seher vakti başlamış olur. Bu vakit, ortalığın aydınlandığı ancak güneşin henüz doğmadığı zaman aralığına kadar devam eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR'AN'DA VE HADİSLERDE SEHER VAKTİ</span></span><br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de seher vakti özel olarak zikredilir. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Zâriyât Suresi 15-18. ayetlerde</span></span> takva sahipleri şöyle anlatılır: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Muhakkak ki takva sahipleri, cennetlerde ve pınarlardadır... Gecelerin az bir kısmında uyurlardı. Ve seher vakitlerinde tövbe edip mağfiret dilerlerdi."</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Âli İmrân Suresi 16-17. ayetlerde</span></span> ise seher vaktinde istiğfar edenler övülür: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Sabredenler, doğru olanlar, gönülden boyun bükenler, hayra harcayanlar ve seherlerde tövbe edip bağışlanma dileyenlerdir."</span><br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Allah her gece, gecenin son üçte biri kalınca dünya semasına iner ve şöyle buyurur: 'Mülkün sahibi benim! Kim bana dua ederse ona cevap veririm. Kim benden isterse ona veririm. Kim bana istiğfar ederse onu bağışlarım. Tan yeri ağarıncaya kadar bu böylece devam eder.'"</span> Bu hadis, seher vaktinde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ilahî rahmet ve mağfiret kapılarının sonuna kadar açıldığını</span></span> gösterir.<br />
Resulullah (s.a.v.) ayrıca: <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Fecir vaktinde iki rekat namaz dünya ve içindekinden hayırlıdır"</span> buyurmuş, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Sahur yapınız. Şüphesiz sahurda bereket vardır"</span> diyerek bu vaktin maddi ve manevi bereketine dikkat çekmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MERİDYENLER ARASI SEHER VAKTİ HESAPLAMASI</span></span><br />
<br />
Seher vakti, dünya üzerinde bulunulan <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">meridyene göre değişir</span>.</span> Güneş'in doğuş ve batış saatleri coğrafi konuma bağlı olduğu için, bir meridyende seher vakti yaşanırken diğer meridyende ikindi vakti yaşanabilir.<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Temel kural:</span> </span>Güneş gündüz açısına <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">45° batıya</span></span> geldiğinde, yani ikindi vakti girdiğinde, bizden sonraki (doğudaki) meridyenlerde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">seher vaktidir</span></span>. Bizden önceki (batıdaki) meridyenlerde, Güneş batmadan önce gündüz açısına ilk defa 45°'lik açıya geldiğinde, yani onlarda ikindi vakti başladığında, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">bizim meridyenimizde seher vakti başlamış olur.</span></span><br />
Bu durum şu anlama gelir: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bir meridyende ikindi vakti yaşanırken, diğer meridyende seher vakti yaşanabilir.</span></span> Batıda ve doğuda iki tarafta da seher, <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Güneş'in doğuşuna kadar devam eder.</span> </span>Yani Güneş doğmadan hemen öncesine kadar seher vakti sürer. Bu, yeryüzünde seher vaktinin hiç kesilmediği, adeta <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">kesintisiz bir dua ve istiğfar zinciri</span></span> oluştuğu anlamına gelir.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SEHER VAKTİNİN FAZİLETİ VE İBADET HAYATINDAKİ YERİ</span></span><br />
<br />
Seher vakti <span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">teheccüt namazı, vitir namazı, istiğfar, tövbe, dua ve Kur'an okumak</span> </span>için en faziletli zamandır. Tasavvuf büyüklerinden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cüneyd-i Bağdâdî'nin</span></span> vefatından sonra rüyada görülüp <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Rabbim sana neyle muamele etti?"</span> diye sorulduğunda, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Dünyadaki tüm zahiri ameller bir yana, seher vaktinde kıldığım o iki rekatçık namaz bir yana"</span> diyerek bu vaktin gizli hazinesine işaret etmesi, seher vaktinin eşsiz kıymetini açıkça ortaya koymaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KENDİ BÖLGENİZDE SEHER VAKTİNİ HESAPLAMA</span></span><br />
<br />
Bulunduğunuz yerdeki seher vakitlerini hesaplamak için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><a href="https://www.timeanddate.de/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.timeanddate.de/</a></span> sitesini kullanabilirsiniz. Menüden <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Sonne &amp; Mond"</span> seçeneğini, ardından <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">"Sonnenzeiten"</span> (Güneş saatleri) bölümünü seçin ve şehrinizi girin. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sonnenaufgang</span></span> (Güneş doğuşu) seher vaktinin bitişini gösterir. Bundan önceki aydınlanma süreci seher vaktidir. Daha hassas hesaplama için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Güneş yüksekliği -18° ile -6° arası</span></span> (astronomik tan ile sivil tan arası) aralığı dikkate alınır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SONUÇ</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seher vakti, sadece takvimlerde bir zaman dilimi değil, ilahi rahmetin indiği, duaların kabul olduğu, tövbelerin makbul sayıldığı müstesna bir andır.</span></span> Coğrafi konuma göre değişen bu vakit, aslında dünyanın her yerinde aynı manevi atmosferi taşır. Bu vesileyle, seher vakitlerimizi ihya etmeyi, Kur'an ve sünnetin övdüğü bu zaman dilimini ganimet bilmeyi Rabbimiz cümlemize nasip etsin. Âmin.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tarikat Zikirlerinde Seher Vaktinin Yeri</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Raşidi Tarikatı'nda Seher Zikri</span></span><br />
<br />
Bazı tarikat geleneklerinde seher vakti, zikir ve evrad için özel bir öneme sahiptir. Metinde belirtilen Raşidi Tarikatı'na göre:<br />
<br />
    Normalde "Estağfirullâh El Aziymu ve E Tübü ileyh" zikri (71 defa) 29. ve 30. Bab'da okunur.<br />
    Ancak bu zikir, seher vaktinde veya ikindi vaktinde okunursa 14. Bab'da okunur.<br />
    Eğer zikir sabah namazından sonra (yani seher vaktinde) çekiliyorsa, 14. Bab'dan sonra 29. ve 30. Bab'a gerek yoktur.<br />
    Ama zikir gündüz vakti veya güneş doğduktan sonra okunacaksa yine 29. ve 30. Bab'dan okunur.<br />
<br />
Bu uygulama, seher vaktinin manevi atmosferinin diğer vakitlerden farklı olduğunu ve bu vakitte yapılan ibadetlerin farklı bir makamda değerlendirildiğini gösterir.<br />
Âli İmrân 16-17 ve 14. Bab<br />
Tarikat zikrindeki 14. Bab'da okunan ayetler, tam olarak seher vaktini öven Âli İmrân Suresi 16-17. ayetlerdir:<br />
"Ellezîne yekûlune rabbenâ innenâ âmennâ fagfir lenâ zunûbenâ ve kınâ azâben nâr. Es sâbirîne ves sâdıkîne vel kânitîne vel munfikîne vel mustagfirîne bil eshâr."<br />
Bu ayetler, seher vaktinde tövbe edip mağfiret dileyenlerin övüldüğü ayetlerdir. Dolayısıyla bu vakitte bu ayetleri okuyarak zikir yapmak, ayetlerin ruhuna uygun düşer.<br />
Namaz Öncesi ve Sonrası İstiğfar<br />
Metinde ayrıca 5 vakit namazın hemen öncesinde ve sonrasında sağ elin sol memenin altına (kalp hizasına) getirilerek 12 defa "Estağfirullah" denilmesi, 13. defada elin yumruk yapılarak söylenmesi tavsiye edilir. Bu uygulama, namazdaki kusurlara tövbe etmek ve günahlardan arınmak içindir.<br />
Her gece yatağa girmeden önce de 3 defa:<br />
"Estagfirullahelazim ellezi la ilahe illa huv el-hayyel kayyume ve etubü ileyh"<br />
denilmesi önerilir. Bu, seher vaktinde yapılan istiğfarın bir ön hazırlığı gibidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seher Vaktini Değerlendirme Yolları</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yapılabilecek İbadetler</span></span><br />
<br />
    Teheccüt Namazı: Gecenin son üçte birinde kılınan bu namaz, seher vaktine denk getirildiğinde çok faziletlidir.<br />
    Vitir Namazı: Gecenin son namazı olan vitir, seher vaktinde kılındığında sünnete uygun olur.<br />
    İstiğfar ve Tövbe: Kur'an'ın övdüğü bu vakit, tövbe etmek ve bağışlanma dilemek için en uygun zamandır.<br />
    Dua: Hadiste belirtildiği gibi, bu vakitte yapılan dualar kabul olur.<br />
    Kur'an Okumak: Seher vakti, Kur'an tilaveti için sessiz ve huzurlu bir zamandır.<br />
    Sahur Yapmak: Oruçlu olunmasa bile, bu vakitte bir şeyler yemek berekettir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Manevi Hazırlık</span></span><br />
<br />
Seher vaktine ulaşabilmek için:<br />
<br />
    Gecenin erken saatlerinde uyumak,<br />
    Uyanmak için niyet etmek,<br />
    Uyandığında hemen abdest almak,<br />
    O vakti ibadetle geçirmeye azmetmek gerekir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bu vakitte uyanıp teheccüd ve vitir namazlarını kıldığı, ardından sahur yaptığı bilinmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bulunduğunuz Yerdeki Seher Vakitlerini Hesaplama</span></span><br />
<br />
<br />
Seher vakti, fecr-i kâzib (yalancı fecir) dediğimiz gökyüzünde bir kızıllık hasıl olur. Bundan sonra bir beyazlık olur ki, buna fecr-i sadık denir. Bu fecr-i sadık, yani doğru fecir zamanında sabah namazı vakti başlar. İşte seher denilen vakit, bu fecr-i sadık zamanından, ortalığın aydınlandığı fakat güneşin henüz doğmadığı zaman aralığına kadar olan süredir.<br />
<br />
Zamanın döngüselliği sayesinde her an bir yerde güneş doğuyor, bir yerde batıyordur ve her an bir yerde sabah seher vaktidir, bir yerde ikindi vakti girmiştir. Öyle olunca tasavvuf ehli, zikir ve evradlarını sabah seher vaktinde ve ikindi vaktinde okumaya gayret etmişler ve kendileri yaptıkları gibi müntesiplerine de tavsiye etmişlerdir. Bu kutsal zaman aralıklarını zikir ve evrad için kullanmayı önemsemişlerdir.<br />
<br />
Bizim meridyende ikindi vakti, güneş batmaya yüz tutmuşken, diğer meridyende sabah olmak üzre, ve güneş doğmak üzeredir, ve bizdeki ikindi vakti, diğer meridyenin seher vaktidir, ve bizden önceki meridyenlerin ikindi vakti de, bizim seher vaktimizdir, öyle olunca ikindi va sabah hep biryerlerde seher vaktidir.<br />
<br />
"Bizde, bizim meridyende, Güneş gündüz açısına 45° batıya geldiğinde, yani bizde ikindi vakti girdiğinde, bizden sonraki meridyenlerde seher vaktidir. Aynı şekilde, bizden önceki meridyenlerde, Güneş batmadan önce gündüz açısına ilk defa 45 derecelik açıya geldiği zamanki meridyende, yani onlarda ikindi vakti başladığında, bizde de bizim meridyenimizde seher vakti başlamış olur. Batıda ve doğuda iki tarafta da bu, Güneş'in doğuşuna kadar devam eder. Yani Güneş doğmadan hemen öncesine kadar seher vakti devam eder."<br />
<br />
Bu resimlere bakın ve<br />
<br />
Bu sayfaya girip gösterdiğim gibi yaparak bulunduğunuz yeri hesaplatabilirsiniz<br />
<br />
<a href="https://www.timeanddate.de/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.timeanddate.de/</a><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910265530.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910265530.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910270050.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910270050.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910274350.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910274350.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910284220.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910284220.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910289620.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910289620.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910294420.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910294420.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910299950.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910299950.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782923722650.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782923722650.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782923726360.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782923726360.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782923731450.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782923731450.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910344650.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910344650.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910348830.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910348830.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782918425640.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782918425640.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="https://image.rt3.biz/uploads/1782910353170.png" loading="lazy"  alt="[Resim: 1782910353170.png]" class="mycode_img" /><br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynaklar:</span></span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kur'an-ı Kerim (Zâriyât Sûresi, Âli İmrân Sûresi)</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Tirmizî, Namaz, 326</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Nesâî, Sıyâm, 18-19</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Ahmed b. Hanbel, III/367</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">İbn Mace, Sıyâm, 22</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Başağaçlı Raşit Tunca, Raşidi Tarikatı Zikir Evradı</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kar©glan, Schrems, 20 Nisan 2019</span><br />
</li>
</ul>
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şeriat Yanlış mı Anlaşılıyor?]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26318</link>
			<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 16:46:59 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26318</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeriat Yanlış mı Anlaşılıyor?</span></span><br />
<br />
Şeriat, fıkıh ve İslam’ın bütünlüğü; modern çağda ortaya çıkan yanlış algılar ve kavramların çarpıtılması üzerinden ele alınıyor.<br />
<br />
Emirleri ve nehiyleri kategorize etmek için şeriat, ahlak ve âdap ile alakalı hususları tasnif etmek için zikredilen tarikat kavramları günümüzde en fazla tahrifata uğrayan ıstılahlardır. Buna bir de yasalarla mukayese edilmesi anlamında fıkıh eklendiğinde İslâm'ın tüm önemli kavramlarının içi boşaltılmakta, suya sabuna dokunmayan bir din ortaya çıkarılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞERİAT SADECE HUKUK MUDUR?</span></span><br />
<br />
İslam ne sadece hukuk kurallarından ibaret olup tepeden bakan ve tahakküm eden bir dindir ne de çerçevesi, kâideleri ve ilkeleri olmayan hümanizm türü bir ideolojidir. Hakikati ihtiva eden her kavramın başına geldiği gibi, en fazla istismar edilen ve Müslümanların dahi zihnini bulandıran konu; fıkhî hükümlerin asırlar öncesinde kaldığı ve şeriatın bugün uygulanamayacağı iddiasıdır.<br />
<br />
Nitekim bugün fıkıh ve şeriat, insanlara “ya el-kol kesen ya savaş açıp işgal eden yahut kırbaç cezasıyla insana hayatı zindan eden” kavramlar olarak gösterilmiş ve çarpıtılmıştır.<br />
<br />
Zihinlere işlenen ancak hakikati yansıtmayan husus, şeriatın tamamen kural-kâide ile emir-nehiylerden oluştuğu düşüncesidir. Halbuki şeriat; ahlak ve âdapla ilgili hususları, tasavvufî yönelişleri ve tarikatın teşvik ettiği unsurları da içine alan, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) tebliğ ve beyan ettiği bütün esasların meydana getirdiği sistemin, nizamın ve intizamın adıdır; yani İslâm’ın bizzat kendisidir.[1]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeriat ve İslam’ın Değiştirilemezliği</span></span><br />
<br />
Bazı modernistlerin “şeriatın bir Müslümanın hayatından çıkarılması gerektiği” veya “günümüzde uygulanması mümkün olmayan tarihsel motifler içerdiği” yönündeki iddialarına kulak vermek ve bu söylemlerde haklılık payı görmek, İslâm’ın bu çağa uygun olmadığını kabul etmek anlamına gelir. <br />
<br />
Yani şeriatı istememek demek, İslâm’ı reddetmek ve Allah Teâlâ’nın “Sizin için İslâm’ı seçtim.” (Mâide, 5/3) yahut “Allah katında yegâne din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19) buyruğuna rağmen başka bir din arayışına girmek demektir. Nitekim şeriat, ayet ve hadis temelli bir nizama dayanır; bu sebeple beşerî bir iradeyle değiştirilmesi, iptal edilmesi veya rafa kaldırılması söz konusu değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞERİATIN YANLIŞ ALGISI VE MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUĞU</span></span><br />
<br />
Bugün şeriatı Müslümanlara dahi kötü gösteren, şer'î meseleleri çarpıtarak insanları ya dinden soğutan ya da en hafif ifadeyle akidelerini zedeleyen kesimlerin; yerli-yabancı oryantalistlerin, insanları kasten veya sehven yanlış inançlara sevk eden müsteşriklerin yahut onlara alkış tutan çevrelerin elbette büyük vebali vardır.<br />
<br />
Ancak bütün bunlar yaşanırken ve akîdevî anlamda ciddi kırılmalar meydana gelirken konfor alanından çıkmayan, tepki ve refleks göstermeyen Müslümanların sorumluluğunu görmezden gelirsek ne sorunları çözebiliriz ne de aynı hataları tekrar etmekten kurtulabiliriz. Bu sebeple başkalarını sorgulamadan önce, kendimizle bir hâl muhasebesi yapmamız öncelikli bir Müslümanlık vazifesidir.<br />
<br />
Yaşadığımız çağ olgular yerine algıların, hakikatler yerine ideallerin ve pazarlanan hayallerin revaçta olduğu bir çağdır. İslâm’ın günümüze hitap etmediğini iddia edenlerin dayandıkları gerekçeler; “İslâm'ın modern zamanın ruhunu okuyamaması, modası geçmiş bir din olarak kalması, Müslüman coğrafyaların savaş ve kaos içinde olması yahut Müslümanların sefalet içinde yaşaması” gibi tutarsız bahanelerdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM MI SORUMLU, UYGULAMA MI?</span></span><br />
<br />
Senelerdir İslâmî hükümlerin uygulanmadığı bir coğrafyada, sırf Müslümanlar yaşıyor diye ortaya çıkan suçların sorumlusu ne İslam’dır ne fıkıhtır ne de şeriattır. Kamusal alandan çıkarılarak sadece camiye hapsedilen bir din anlayışı; hayata müdahil olmadıkça, evlerde ikame edilmedikçe, çarşı-pazara yön vermedikçe, hukuk ve ekonomi sistemlerini inşa etmedikçe ortaya çıkan problemlerin mesulü İslam değil, caydırıcılıktan, adalet ve hakkaniyetten uzak mevcut sistemlerdir. <br />
<br />
Merhum Rasim Özdenören’in ifade ettiği gibi, fıkhın uygulanmayan veya yanlış uygulanan hükümlerinden İslâm değil, bu hükümleri hayata geçirmeyen yahut yozlaştıran insanlar ve yönetimler sorumludur. Nitekim bir toplumda fıkhın teorik olarak var olması, o toplumun “Müslümanca” yaşadığı anlamına gelmez.[2]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Toplumsal Sorunların Kaynağı İslam mıdır?</span></span><br />
<br />
Söz gelimi aile hukukunda, İslâm’ın kadın ve erkek için tanımladığı hak ve sorumluluklar göz ardı edildiği hâlde ortaya çıkan aile facialarının suçunu İslam’a yüklemek aklıselimle bağdaşmaz.<br />
<br />
Çocukların istismar edildiği, suç oranlarının arttığı, zenginlerin fakirleri ezdiği ve en küçük kavgaların ölümle sonuçlandığı bir düzende, “Bu suçları Müslümanlar işliyorsa sorun İslam’dadır.” şeklinde bir çıkarım yapmak; sorun çözmek yerine İslam’ı suçlu ilan etme çabasından başka bir anlam taşımaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM’DA SUÇ VE CEZA DENGESİ</span></span><br />
<br />
İslam bir yandan günah ve sevap tasavvuruyla insanı ahlâklı ve erdemli hâle getirmeyi hedeflerken, diğer yandan suç ve ceza anlayışıyla toplum içinde hakkaniyet sahibi bireyler yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Büyük suçlar küçük cezalarla geçiştirildiğinde nasıl adalete olan güven sarsılıyorsa küçük suçlara büyük cezalar verildiğinde de toplumda o kadar kaos meydana gelmektedir. Bu sebeple İslam’da suç ve ceza arasında gözetilen denge, adalet fikrinin temel unsurlarından biridir.<br />
<br />
Asırlardır İslâm’ın yalnızca adının kaldığı, Müslümanca bir tavrın dahi çoğu zaman gümrüğe tabi tutulduğu bir dünyada; İslam’ın insana, aileye, kadına ve adalete verdiği değer görmezden gelinerek sürekli hedef alınması, hak ile batıl mücadelesinin, “Firavun ile Mûsa” savaşının devam ettiğini, “putları kırdığı için ateşlere atılmaya çalışılan İbrâhimlerle hala Nemrutça” mücadele edildiğini göstermektedir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam’a Yönelik Çifte Standartlar ve Algı Operasyonları</span></span><br />
<br />
İffetten söz edilince “özgürlüğe müdahale”, tesettürden bahsedilince “kılık kıyafet özgürlüğünün kısıtlanması”, kısas talep edilince “yaşam hakkının ihlali”, suçlulara İslâmî usulde ceza verilmesi istenince “laikliğe aykırılık” gibi söylemler öne sürülmekte; buna karşılık aynı suçlar işlendiğinde “Müslüman toplumlarda bunlar hâlâ yaşanıyorsa İslam çözüm üretmekten acizdir.” denilmektedir.<br />
<br />
Böyle bir zeminde şu soruyu sormak en tabiî hakkımızdır: “Yüzyıldır İslâmî hükümlerin büyük ölçüde unutulduğu bir coğrafyada, mevcut sistemlerin yetiştirdiği bireyler suç işliyorsa ve hâlâ adalet tesis edilemiyorsa, sorun İslam’da mı; yoksa İslam’ı kötü göstermeye çalışan zihniyette midir?”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEORİ İLE PRATİK ARASINDAKİ KOPUKLUK</span></span><br />
<br />
Bir kanun veya sistemin ne derece etkili olduğunu anlayabilmek için, öncelikle onun uygulanmasına fırsat verilmesi gerekir. Şer'î hükümlerin uygulanmadığı bir yerde Müslümanların hata yapması yahut suç işlemesi ne şeriatın bir noksanlığı ne de İslâm’ın bir eksikliği olarak görülebilir. Beşerî hukukun uygulandığı toplumlarda insanlar çoğu zaman inandıkları dinin emirlerinden ziyade, yaptırım gücü olan kanunlara tabi olmaktadır.<br />
<br />
Merhum Sezai Karakoç’un da işaret ettiği gibi, bu coğrafyada asırlardır İslam iktisat sistemi kurulmak yerine yalnızca İslam iktisat tarihi okutulmuştur. Buna rağmen İslam’ın ortaya koyduğu iktisadî modelden daha adil ve hakkaniyetli bir sistem geliştirilememiştir.[3] Şayet bugün faiz, gelir dağılımı adaletsizliği ve ekonomik sömürü gibi problemler varsa bunun sebebi uygulanmayan İslam iktisat doktrini değil, onun yerine ikame edilen faiz merkezli düzendir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Müslümanca Yaşamak ve Düşünmek</span></span><br />
<br />
Aynı şekilde ilahiyat fakültelerinin veya imam-hatip liselerinin çokluğu da bu bilgiler hayata taşınmadıkça toplumun dindar olduğu anlamına gelmez. Nitekim İslam’dan uzaklaşan fert ve cemiyetin, sorunlarına İslam hukuku içinde çözüm aramaması ve kurtuluşu başka mecralarda araması, kaçınılmaz biçimde kargaşa ve kaosa sebebiyet vermektedir.<br />
<br />
Unutulmamalıdır ki yalnızca hukuk kurallarıyla erdemli bir toplum inşa etmek mümkün değildir. Aynı şekilde ahlâkî seviyesi düşük bir toplumu salt hukuk kurallarıyla ahlaklı hâle getirmek de imkânsızdır. Bu sebeple “Müslümanca yaşamak”, her şeyden önce “Müslümanca düşünmeyi” gerektirir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar:</span></span><br />
<br />
[1] Muhammed Umâre, İzâletü’ş-şübühât an me’âni’l-mustalahât (Kâhire: Dâru’s-Selâm, 2010), 510.<br />
<br />
[2] Rasim Özdenören, Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler (İstanbul: İz Yayıncılık, 1992), 114.<br />
<br />
[3] Sezai Karakoç, İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü (İstanbul: Diriliş Yayınları, 1987), 8.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeriat Yanlış mı Anlaşılıyor?</span></span><br />
<br />
Şeriat, fıkıh ve İslam’ın bütünlüğü; modern çağda ortaya çıkan yanlış algılar ve kavramların çarpıtılması üzerinden ele alınıyor.<br />
<br />
Emirleri ve nehiyleri kategorize etmek için şeriat, ahlak ve âdap ile alakalı hususları tasnif etmek için zikredilen tarikat kavramları günümüzde en fazla tahrifata uğrayan ıstılahlardır. Buna bir de yasalarla mukayese edilmesi anlamında fıkıh eklendiğinde İslâm'ın tüm önemli kavramlarının içi boşaltılmakta, suya sabuna dokunmayan bir din ortaya çıkarılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞERİAT SADECE HUKUK MUDUR?</span></span><br />
<br />
İslam ne sadece hukuk kurallarından ibaret olup tepeden bakan ve tahakküm eden bir dindir ne de çerçevesi, kâideleri ve ilkeleri olmayan hümanizm türü bir ideolojidir. Hakikati ihtiva eden her kavramın başına geldiği gibi, en fazla istismar edilen ve Müslümanların dahi zihnini bulandıran konu; fıkhî hükümlerin asırlar öncesinde kaldığı ve şeriatın bugün uygulanamayacağı iddiasıdır.<br />
<br />
Nitekim bugün fıkıh ve şeriat, insanlara “ya el-kol kesen ya savaş açıp işgal eden yahut kırbaç cezasıyla insana hayatı zindan eden” kavramlar olarak gösterilmiş ve çarpıtılmıştır.<br />
<br />
Zihinlere işlenen ancak hakikati yansıtmayan husus, şeriatın tamamen kural-kâide ile emir-nehiylerden oluştuğu düşüncesidir. Halbuki şeriat; ahlak ve âdapla ilgili hususları, tasavvufî yönelişleri ve tarikatın teşvik ettiği unsurları da içine alan, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) tebliğ ve beyan ettiği bütün esasların meydana getirdiği sistemin, nizamın ve intizamın adıdır; yani İslâm’ın bizzat kendisidir.[1]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeriat ve İslam’ın Değiştirilemezliği</span></span><br />
<br />
Bazı modernistlerin “şeriatın bir Müslümanın hayatından çıkarılması gerektiği” veya “günümüzde uygulanması mümkün olmayan tarihsel motifler içerdiği” yönündeki iddialarına kulak vermek ve bu söylemlerde haklılık payı görmek, İslâm’ın bu çağa uygun olmadığını kabul etmek anlamına gelir. <br />
<br />
Yani şeriatı istememek demek, İslâm’ı reddetmek ve Allah Teâlâ’nın “Sizin için İslâm’ı seçtim.” (Mâide, 5/3) yahut “Allah katında yegâne din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19) buyruğuna rağmen başka bir din arayışına girmek demektir. Nitekim şeriat, ayet ve hadis temelli bir nizama dayanır; bu sebeple beşerî bir iradeyle değiştirilmesi, iptal edilmesi veya rafa kaldırılması söz konusu değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞERİATIN YANLIŞ ALGISI VE MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUĞU</span></span><br />
<br />
Bugün şeriatı Müslümanlara dahi kötü gösteren, şer'î meseleleri çarpıtarak insanları ya dinden soğutan ya da en hafif ifadeyle akidelerini zedeleyen kesimlerin; yerli-yabancı oryantalistlerin, insanları kasten veya sehven yanlış inançlara sevk eden müsteşriklerin yahut onlara alkış tutan çevrelerin elbette büyük vebali vardır.<br />
<br />
Ancak bütün bunlar yaşanırken ve akîdevî anlamda ciddi kırılmalar meydana gelirken konfor alanından çıkmayan, tepki ve refleks göstermeyen Müslümanların sorumluluğunu görmezden gelirsek ne sorunları çözebiliriz ne de aynı hataları tekrar etmekten kurtulabiliriz. Bu sebeple başkalarını sorgulamadan önce, kendimizle bir hâl muhasebesi yapmamız öncelikli bir Müslümanlık vazifesidir.<br />
<br />
Yaşadığımız çağ olgular yerine algıların, hakikatler yerine ideallerin ve pazarlanan hayallerin revaçta olduğu bir çağdır. İslâm’ın günümüze hitap etmediğini iddia edenlerin dayandıkları gerekçeler; “İslâm'ın modern zamanın ruhunu okuyamaması, modası geçmiş bir din olarak kalması, Müslüman coğrafyaların savaş ve kaos içinde olması yahut Müslümanların sefalet içinde yaşaması” gibi tutarsız bahanelerdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM MI SORUMLU, UYGULAMA MI?</span></span><br />
<br />
Senelerdir İslâmî hükümlerin uygulanmadığı bir coğrafyada, sırf Müslümanlar yaşıyor diye ortaya çıkan suçların sorumlusu ne İslam’dır ne fıkıhtır ne de şeriattır. Kamusal alandan çıkarılarak sadece camiye hapsedilen bir din anlayışı; hayata müdahil olmadıkça, evlerde ikame edilmedikçe, çarşı-pazara yön vermedikçe, hukuk ve ekonomi sistemlerini inşa etmedikçe ortaya çıkan problemlerin mesulü İslam değil, caydırıcılıktan, adalet ve hakkaniyetten uzak mevcut sistemlerdir. <br />
<br />
Merhum Rasim Özdenören’in ifade ettiği gibi, fıkhın uygulanmayan veya yanlış uygulanan hükümlerinden İslâm değil, bu hükümleri hayata geçirmeyen yahut yozlaştıran insanlar ve yönetimler sorumludur. Nitekim bir toplumda fıkhın teorik olarak var olması, o toplumun “Müslümanca” yaşadığı anlamına gelmez.[2]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Toplumsal Sorunların Kaynağı İslam mıdır?</span></span><br />
<br />
Söz gelimi aile hukukunda, İslâm’ın kadın ve erkek için tanımladığı hak ve sorumluluklar göz ardı edildiği hâlde ortaya çıkan aile facialarının suçunu İslam’a yüklemek aklıselimle bağdaşmaz.<br />
<br />
Çocukların istismar edildiği, suç oranlarının arttığı, zenginlerin fakirleri ezdiği ve en küçük kavgaların ölümle sonuçlandığı bir düzende, “Bu suçları Müslümanlar işliyorsa sorun İslam’dadır.” şeklinde bir çıkarım yapmak; sorun çözmek yerine İslam’ı suçlu ilan etme çabasından başka bir anlam taşımaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM’DA SUÇ VE CEZA DENGESİ</span></span><br />
<br />
İslam bir yandan günah ve sevap tasavvuruyla insanı ahlâklı ve erdemli hâle getirmeyi hedeflerken, diğer yandan suç ve ceza anlayışıyla toplum içinde hakkaniyet sahibi bireyler yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Büyük suçlar küçük cezalarla geçiştirildiğinde nasıl adalete olan güven sarsılıyorsa küçük suçlara büyük cezalar verildiğinde de toplumda o kadar kaos meydana gelmektedir. Bu sebeple İslam’da suç ve ceza arasında gözetilen denge, adalet fikrinin temel unsurlarından biridir.<br />
<br />
Asırlardır İslâm’ın yalnızca adının kaldığı, Müslümanca bir tavrın dahi çoğu zaman gümrüğe tabi tutulduğu bir dünyada; İslam’ın insana, aileye, kadına ve adalete verdiği değer görmezden gelinerek sürekli hedef alınması, hak ile batıl mücadelesinin, “Firavun ile Mûsa” savaşının devam ettiğini, “putları kırdığı için ateşlere atılmaya çalışılan İbrâhimlerle hala Nemrutça” mücadele edildiğini göstermektedir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam’a Yönelik Çifte Standartlar ve Algı Operasyonları</span></span><br />
<br />
İffetten söz edilince “özgürlüğe müdahale”, tesettürden bahsedilince “kılık kıyafet özgürlüğünün kısıtlanması”, kısas talep edilince “yaşam hakkının ihlali”, suçlulara İslâmî usulde ceza verilmesi istenince “laikliğe aykırılık” gibi söylemler öne sürülmekte; buna karşılık aynı suçlar işlendiğinde “Müslüman toplumlarda bunlar hâlâ yaşanıyorsa İslam çözüm üretmekten acizdir.” denilmektedir.<br />
<br />
Böyle bir zeminde şu soruyu sormak en tabiî hakkımızdır: “Yüzyıldır İslâmî hükümlerin büyük ölçüde unutulduğu bir coğrafyada, mevcut sistemlerin yetiştirdiği bireyler suç işliyorsa ve hâlâ adalet tesis edilemiyorsa, sorun İslam’da mı; yoksa İslam’ı kötü göstermeye çalışan zihniyette midir?”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEORİ İLE PRATİK ARASINDAKİ KOPUKLUK</span></span><br />
<br />
Bir kanun veya sistemin ne derece etkili olduğunu anlayabilmek için, öncelikle onun uygulanmasına fırsat verilmesi gerekir. Şer'î hükümlerin uygulanmadığı bir yerde Müslümanların hata yapması yahut suç işlemesi ne şeriatın bir noksanlığı ne de İslâm’ın bir eksikliği olarak görülebilir. Beşerî hukukun uygulandığı toplumlarda insanlar çoğu zaman inandıkları dinin emirlerinden ziyade, yaptırım gücü olan kanunlara tabi olmaktadır.<br />
<br />
Merhum Sezai Karakoç’un da işaret ettiği gibi, bu coğrafyada asırlardır İslam iktisat sistemi kurulmak yerine yalnızca İslam iktisat tarihi okutulmuştur. Buna rağmen İslam’ın ortaya koyduğu iktisadî modelden daha adil ve hakkaniyetli bir sistem geliştirilememiştir.[3] Şayet bugün faiz, gelir dağılımı adaletsizliği ve ekonomik sömürü gibi problemler varsa bunun sebebi uygulanmayan İslam iktisat doktrini değil, onun yerine ikame edilen faiz merkezli düzendir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Müslümanca Yaşamak ve Düşünmek</span></span><br />
<br />
Aynı şekilde ilahiyat fakültelerinin veya imam-hatip liselerinin çokluğu da bu bilgiler hayata taşınmadıkça toplumun dindar olduğu anlamına gelmez. Nitekim İslam’dan uzaklaşan fert ve cemiyetin, sorunlarına İslam hukuku içinde çözüm aramaması ve kurtuluşu başka mecralarda araması, kaçınılmaz biçimde kargaşa ve kaosa sebebiyet vermektedir.<br />
<br />
Unutulmamalıdır ki yalnızca hukuk kurallarıyla erdemli bir toplum inşa etmek mümkün değildir. Aynı şekilde ahlâkî seviyesi düşük bir toplumu salt hukuk kurallarıyla ahlaklı hâle getirmek de imkânsızdır. Bu sebeple “Müslümanca yaşamak”, her şeyden önce “Müslümanca düşünmeyi” gerektirir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar:</span></span><br />
<br />
[1] Muhammed Umâre, İzâletü’ş-şübühât an me’âni’l-mustalahât (Kâhire: Dâru’s-Selâm, 2010), 510.<br />
<br />
[2] Rasim Özdenören, Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler (İstanbul: İz Yayıncılık, 1992), 114.<br />
<br />
[3] Sezai Karakoç, İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü (İstanbul: Diriliş Yayınları, 1987), 8.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sabr-ı Cemil Ne Demektir?]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26317</link>
			<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 16:39:22 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26317</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sabr-ı Cemil Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Sabr-ı cemil, başa gelen bela, musibet ve zorluklar karşısında hiç kimseye şikayet etmeden, feryat figan etmeden gösterilen en güzel ve en asil sabır anlamına gelir.<br />
<br />
Arapça kökenli bir tamlama olan bu kavram, kelime anlamı olarak "güzel sabır" demektir. Dinî ve ahlaki bir terim olarak kalbin kırılmasına veya canın yanmasına rağmen isyan etmeme olgunluğunu ifade eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Temel Özellikleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şikayetsizlik:</span></span> Derdini insanlara sızlanarak değil, yalnızca Allah'a arz etmektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İsyansızlık:</span></span> Kaderi sorgulamadan ve rıza göstererek metanetini korumaktır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şükür Hali:</span></span> Zorluk anında bile kalbin "Elhamdülillah" diyebilme teslimiyetidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur'an-ı Kerim'deki Yeri</span></span><br />
<br />
Bu kavram Kur'an-ı Kerim'de özellikle Hz. Yakub'un, oğlu Hz. Yusuf'un kaybolması üzerine gösterdiği teslimiyeti anlatırken geçer. Yusuf Suresi 18. ayette Hz. Yakub, oğullarının yalanı karşısında "Artık bana düşen sabr-ı cemîldir" diyerek bu yüce duruşu sergilemiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Günlük Hayatta Kullanımı</span></span><br />
<br />
Toplumda genellikle büyük bir vefat, acı veya felaket yaşayan kişilere taziyede bulunurken "Allah sabr-ı cemil ihsan eylesin" şeklinde dua olarak söylenir. Bu dua, muhatabın bu ağır imtihanı en güzel, en vakarlı ve en huzurlu şekilde atlatmasını temenni etmek anlamına gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tasavvufi Yönü</span></span><br />
<br />
Tasavvufta sabr-ı cemil, sadece bir dayanma gücü değil, kulun Allah'a olan tam teslimiyeti ve aşkı olarak görülür. Sufiler bu kavramı şu derin manalarla açıklar:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rıza Makamı:</span></span> Belayı gönderenin Allah olduğunu bilip, O'ndan gelen her şeye sevgiyle razı olmaktır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şikayetin Terki:</span></span> Sufilere göre derdini insana şikayet etmek, Yaradan'ı yaratılana şikayet etmektir; bu yüzden sabr-ı cemil şikayetsizdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gönül Huzuru:</span></span> Zahiren (dışarıdan) acı çekilirken, batınen (kalben) Allah ile beraber olmanın verdiği bir iç huzurdur.<br />
İmtihanı Sevmek: Kulun, imtihan vesilesiyle Allah tarafından hatırlandığını ve temizlendiğini düşünerek belaya tebessüm edebilmesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diğer Sabır Türleri</span></span><br />
<br />
İslam alimleri ve sufiler, sabrı karşılaşılan durumlara göre üç ana gruba ayırır. Sabr-ı cemil, bu üç türün de en yüksek ve en kusursuz halidir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İtaat ve İbadette Sabır:</span></span> Nefsin tembelliğine karşı direnmektir. İbadetleri düzenli, istekli ve sürekli kılmak için gösterilen istikrardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Günahlara Karşı Sabır:</span></span> Nefsin kötü ve haram isteklerine karşı koymaktır. Günah işlemeye imkan varken, Allah korkusuyla kendini tutabilme iradesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Musibet ve Belalara Karşı Sabır:</span></span> Ölüm, hastalık, fakirlik veya haksızlık gibi elde olmayan acılara karşı metanetini korumaktır. Sabr-ı cemil en çok bu kategoride kendisini gösterir.<br />
<br />
Tasavvufta ayrıca sabır; avâmın sabrı (zoraki dayanma), zâhidlerin sabrı (sevap için dayanma) ve âriflerin sabrı (beladan lezzet alma/sabr-ı cemil) olarak da derecelendirilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sabr-ı Cemil Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Hz. Yakub’un (a.s.) büyük imtihanı ve “sabr-ı cemîl” anlayışı üzerinden sabrın mahiyeti ve musibetler karşısında tevekkülün önemi anlatılıyor.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a sordu:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SABR-I CEMİL NEDİR?</span></span><br />
<br />
“–Yâkûb’un Yûsuf’a olan hicrânı ne dereceye varmıştı?”<br />
<br />
Cebrâîl -aleyhisselâm-:<br />
<br />
“–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” cevâbını verdi.<br />
<br />
Fahr-i Kâinât Efendimiz:<br />
<br />
“–O hâlde onun sevâbı ne kadardır?” diye sordu.<br />
<br />
O da:<br />
<br />
“–Yüz şehîd sevâbıdır. Çünkü O, Allâh’a bir an bile sû-i zan beslemedi.” dedi. (Taberî, XIII, 61; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570; Yûsuf, 86)<br />
<br />
İşte bu sabır, “sabr-ı cemîl” idi.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sabr-ı Cemil Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Sabr-ı cemil, başa gelen bela, musibet ve zorluklar karşısında hiç kimseye şikayet etmeden, feryat figan etmeden gösterilen en güzel ve en asil sabır anlamına gelir.<br />
<br />
Arapça kökenli bir tamlama olan bu kavram, kelime anlamı olarak "güzel sabır" demektir. Dinî ve ahlaki bir terim olarak kalbin kırılmasına veya canın yanmasına rağmen isyan etmeme olgunluğunu ifade eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Temel Özellikleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şikayetsizlik:</span></span> Derdini insanlara sızlanarak değil, yalnızca Allah'a arz etmektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İsyansızlık:</span></span> Kaderi sorgulamadan ve rıza göstererek metanetini korumaktır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şükür Hali:</span></span> Zorluk anında bile kalbin "Elhamdülillah" diyebilme teslimiyetidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur'an-ı Kerim'deki Yeri</span></span><br />
<br />
Bu kavram Kur'an-ı Kerim'de özellikle Hz. Yakub'un, oğlu Hz. Yusuf'un kaybolması üzerine gösterdiği teslimiyeti anlatırken geçer. Yusuf Suresi 18. ayette Hz. Yakub, oğullarının yalanı karşısında "Artık bana düşen sabr-ı cemîldir" diyerek bu yüce duruşu sergilemiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Günlük Hayatta Kullanımı</span></span><br />
<br />
Toplumda genellikle büyük bir vefat, acı veya felaket yaşayan kişilere taziyede bulunurken "Allah sabr-ı cemil ihsan eylesin" şeklinde dua olarak söylenir. Bu dua, muhatabın bu ağır imtihanı en güzel, en vakarlı ve en huzurlu şekilde atlatmasını temenni etmek anlamına gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tasavvufi Yönü</span></span><br />
<br />
Tasavvufta sabr-ı cemil, sadece bir dayanma gücü değil, kulun Allah'a olan tam teslimiyeti ve aşkı olarak görülür. Sufiler bu kavramı şu derin manalarla açıklar:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rıza Makamı:</span></span> Belayı gönderenin Allah olduğunu bilip, O'ndan gelen her şeye sevgiyle razı olmaktır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şikayetin Terki:</span></span> Sufilere göre derdini insana şikayet etmek, Yaradan'ı yaratılana şikayet etmektir; bu yüzden sabr-ı cemil şikayetsizdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gönül Huzuru:</span></span> Zahiren (dışarıdan) acı çekilirken, batınen (kalben) Allah ile beraber olmanın verdiği bir iç huzurdur.<br />
İmtihanı Sevmek: Kulun, imtihan vesilesiyle Allah tarafından hatırlandığını ve temizlendiğini düşünerek belaya tebessüm edebilmesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diğer Sabır Türleri</span></span><br />
<br />
İslam alimleri ve sufiler, sabrı karşılaşılan durumlara göre üç ana gruba ayırır. Sabr-ı cemil, bu üç türün de en yüksek ve en kusursuz halidir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İtaat ve İbadette Sabır:</span></span> Nefsin tembelliğine karşı direnmektir. İbadetleri düzenli, istekli ve sürekli kılmak için gösterilen istikrardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Günahlara Karşı Sabır:</span></span> Nefsin kötü ve haram isteklerine karşı koymaktır. Günah işlemeye imkan varken, Allah korkusuyla kendini tutabilme iradesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Musibet ve Belalara Karşı Sabır:</span></span> Ölüm, hastalık, fakirlik veya haksızlık gibi elde olmayan acılara karşı metanetini korumaktır. Sabr-ı cemil en çok bu kategoride kendisini gösterir.<br />
<br />
Tasavvufta ayrıca sabır; avâmın sabrı (zoraki dayanma), zâhidlerin sabrı (sevap için dayanma) ve âriflerin sabrı (beladan lezzet alma/sabr-ı cemil) olarak da derecelendirilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sabr-ı Cemil Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Hz. Yakub’un (a.s.) büyük imtihanı ve “sabr-ı cemîl” anlayışı üzerinden sabrın mahiyeti ve musibetler karşısında tevekkülün önemi anlatılıyor.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a sordu:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SABR-I CEMİL NEDİR?</span></span><br />
<br />
“–Yâkûb’un Yûsuf’a olan hicrânı ne dereceye varmıştı?”<br />
<br />
Cebrâîl -aleyhisselâm-:<br />
<br />
“–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” cevâbını verdi.<br />
<br />
Fahr-i Kâinât Efendimiz:<br />
<br />
“–O hâlde onun sevâbı ne kadardır?” diye sordu.<br />
<br />
O da:<br />
<br />
“–Yüz şehîd sevâbıdır. Çünkü O, Allâh’a bir an bile sû-i zan beslemedi.” dedi. (Taberî, XIII, 61; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570; Yûsuf, 86)<br />
<br />
İşte bu sabır, “sabr-ı cemîl” idi.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Müezzinlik nasıl yapılır?]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26276</link>
			<pubDate>Fri, 29 May 2026 18:40:52 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26276</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müezzinlik nasıl yapılır?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzin</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzin, </span>camilerde ezan okuyan, sala getiren, namazlarda selam ve tesbih dualarını okuyan kişidir. Müezzinlik makamı, Hz. Peygamber (asm) Efendimiz zamanından beri vardır. İlk müezzin Bilal-i Habeşi'dir. Cemaatten herkes müezzin olabilir. Müezzin olacak kişinin Kuran-ı Kerim okuyabilmesi ve güzel sesli olması genel olarak kabul edilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Müezzinler güzel ve gür sesli olmalıdır. Peygamberimiz yirmi kişiye ezan okutturup dinlemiş, içlerinden Ebû Mahzûre'nin sesini beğenmiştir." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Dârimî, Salât, 7)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Kıyamet günü boyunları en uzun olanlar müezzinlerdir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İbni Mâce, Ezân 5)</span><br />
Müezzin, ezan okurken kıbleye döner. İbadet sırasında, müezzin bazı camilerde bulunan, müezzin mahfili denilen özel bir platform üzerinde bulunur. Müezzin, namaz aralarındaki duaları buradan sesli bir şekilde okur. Güzel sesin önemli olduğu müezzinlik, zamanla bir sanat haline gelmiştir. Ezanın belli bir makamla okunması, müezzinlerin güzel sesli olmaları gerektiği düşünülmesi, müezzinliği sanat haline getirmiştir.<br />
Öyleki her bir vaktin ezanı kendine has bir makamla okunur. Osmanlı Camilerinde;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabah Ezanı:</span> Sabâ makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Öğle Ezanı:</span> Rast makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İkindi Ezanı:</span> Hicaz makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Akşam Ezanı:</span> Segâh makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yatsı Ezanı:</span> Uşşak makamında okunurmuş.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabah namazından önce verilen salâ da Hüseyni makamından okunurmuş.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzinlik nasıl yapılır?</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Müezzin Ezan Okur.</span></span><br />
Öncelikle müezzin, namaz vaktinin girdiği belirtmek için ve Müslümanları namaza çağırmak için ezan okur;<ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ – اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللهِ – اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللهِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">حَىَّ عَلَى الصَّلَاةِ – حَىَّ عَلَى الصَّلَاةِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ – حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allahu Ekber, Allahu Ekber Allahu Ekber, Allahu Ekber Eşhedu en Lailahe illallah, Eşhedu en Lailahe illallah Eşhedu enne Muhammeden Resûlullah Eşhedu enne Muhammeden Rasûlullah Hayyaala's-salâh, Hayyaala's-salâh Hayyaala'l-felâh, Hayyaala'l-felâh Allahu Ekber, Allahu Ekber La ilahe illallah"</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anlamı:</span><br />
Allah en büyük ve en yücedir.<br />
Allah'tan başka ibadete lâyık olan bulunmadığına şehadet ederim.<br />
Muhammed’in, Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet ederim.<br />
Haydi namaza geliniz.<br />
Haydi kurtuluşa geliniz.<br />
Allah en büyük ve en yücedir.<br />
Allah'tan başka ilah yoktur<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Ezandan sonra müezzin ezan duası okur.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلَاةِ الْقَائِمَةِ آتِ مُحَمَّداً الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَالدَّرَجَةَ الرَّافِعَةَ وَابْعَثْهُ مَقَاماً مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَهُ إَنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allahumme Rebbe hazihi'd-da'veti't-tamme. Vesselatil kâimeti ati Muhammedenil vesilete vel fazilete ved-dereceter-refîate. vebashu makamen Mahmudenillezi veadteh. İnneke lâ tuhlifu'l-mîâd."</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın rabbi Allah'ım! Muhammed'e vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaadettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır, muhakkak ki sen vaadinden dönmezsin."</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Müezzin farz namazdan önce kamet getirir.</span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü en Lailahe illallah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü en Lailahe illallah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hayyaala’s-salâh, Hayyaala’s-salâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hayyaala’l-felâh, Hayyaala’l-felâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kad kâmetis-Salâh, Kad kâmetis-Salâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">La ilahe illallah.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Müezzin, namazın farzından sonra “Selam Duası” Okur.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللّهمَّ اَ نْتَ السّلاَ مُ و مِنْكَ السّلامُ ﴿﴾ تَبارَكْتَ ياَذَلْجَلالِ وَلاِكْراَمِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allâhumme ente’s-selâmü ve minke’s-selâm, tebârekte yâ zelcelâli ve’l-ikrâm."</span><br />
"Allah'ım sen selamsın. Bütün noksanlardan berisin, uzaksın. Dünya ve ahiret selameti senin inayet ve yardımınla olur. Sen mukaddessin, tazime gerçekten layık olansın. Ey celal ve ikram sahibi olan yüce mabudum!"<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Müezzin namaz tesbihatına devam eder.</span></span><br />
Müezzin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Peygamberimiz üzerine salavat"</span> (getirin) anlamına gelen;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">عَلي رَسؤُ لِناَ صَلَواَتٌ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Alâ Rasulina salavat"</span> der. Bunun üzerine cemaat salavat getirir. Sonra müezzin:<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ اللّهِ وَ الْحَمْدُ لِلهِ و لاآاِلَاهَ الا اللهُ وَللهُ اَكْبَرْ وَلا حَوْلَ ولا قُوَّةَ اِلاَّباِللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhanallahi vel hamdu lillahi ve la ilahe illellahu vallahu ekber. Ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim."</span> <br />
"Allah'ı bütün noksan sıfatlardan tanzih eder, kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu kabul ederim. Bütün hamd ve şükürler Allah'adır. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. İhtiyaçları gideren ve zararları yok eden yalnız yüce ve güçlü olan Allah'tır." duasını okur.<br />
Dua bitince bütün cemaat sessizce <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayete’l-Kürsi</span>'yi okur.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاو ;َاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allâhu lâ ilâhe illâ huve’l-hayyu’l-kayyûm. Lâ te’huzuhû sinetun ve lâ nevm. Lehû mâ fi’s-semâvâti ve mâ fi’l-ardı men zellezî yeşfe’u ‘ındehû illâ bi iznih. Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ‘ılmihî illâ bimâ şâe vesi’a kursiyyuhu’s-semâvâti ve’larda ve lâ yeûduhû hıfzuhumâ ve huve’l-‘aliyyu’l-‘azîm."</span><br />
"O'ndan başka ilah olmayan Allah, hay ve kayyumdur <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ezel ve ebedidir).</span> O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerlerde olan şeyler O'nundur. İzni olmaksızın O'nun yanında şefaat eden yoktur. Halkın önünde ve arkasında olanı<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (istikbal ve maziyi)</span> bilir. İnsanlar O'nun ilminden, O'nun isteğinden başkasını ihata edemezler. Kürsisi semaları ve yeri içine alır. Onların hıfzı O'nu <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Cenab-ı Ecelli Ala'yı) </span>yormaz. O, pek yüksek ve büyüktür."<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Herkes Ayete’l-Kürsi Okunduktan Sonra Tesbih Çekilir</span></span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">وَ هُوَ الْعَلىُّ الْعَظِيمُ ذولْجَلاَلِ سُبْحاَنَ اللهِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ve huvel aliyyil azimi zul celali Subhanallah"</span> der. Herkes 33 kez; <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ اللهِ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah noksan sıfatlardan uzaktır."</span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ الْكَريمِ دآَءِمَنِ الْحَمْدُ لِلهِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhanel Kerimi daimenil hamdulillah"</span> der. Herkes 33 kez;<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">اَلْحَمْدُ لِلهِ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Hamd Allah'adır."</span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">رَبِّ الْعاَلَمِينَ تَعاَلَى شاَنُهُ اللَهُ اَكْبَرْ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Rabbil alemine teala şanuhullahu ekber"</span> der. Herkes 33 kez;<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلّلَهُ اَكْبَرْ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah en büyüktür."</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. Müezzin Tesbihlerden Sonra Şu Duayı Okur</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">لاَأِلَاهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلىَ كُلِّ شَيْءِِقَدِيرُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"La ilahe illallahu vahdehu la şerikeleh, lehul mulku ve lehul hamdu ve huve ala kulli şey’in gadir."</span><br />
“Allah Teala'dan başka ilah yoktur, tek ilah sadece odur, ortağı da yoktur. Bütün mülk ona aittir. Bütün hamd ve senalar onadır. Her şeye kadirdir."<br />
Müezzin şu duayı okur;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">َسُبْحاَنَ ربِّىَ الْعلِىِّ ااَعْلَ لْوَهاَّبْ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhane Rabbiye'l-aliyyi'l-a'le'l-vehhab"</span> Anlamı: "Yüce, ulu ve lütufkâr olan Rabbimi tesbih ederim."<br />
Bu duadan sonra cemaat hep birlikte ellerini açıp dua eder. Dua bitince <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">آمين, </span>Amin</span> denilir. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Duamı kabul et."</span><br />
Bu şekilde müezzinin görevi tamamlanmış olur.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müezzinlik nasıl yapılır?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzin</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzin, </span>camilerde ezan okuyan, sala getiren, namazlarda selam ve tesbih dualarını okuyan kişidir. Müezzinlik makamı, Hz. Peygamber (asm) Efendimiz zamanından beri vardır. İlk müezzin Bilal-i Habeşi'dir. Cemaatten herkes müezzin olabilir. Müezzin olacak kişinin Kuran-ı Kerim okuyabilmesi ve güzel sesli olması genel olarak kabul edilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Müezzinler güzel ve gür sesli olmalıdır. Peygamberimiz yirmi kişiye ezan okutturup dinlemiş, içlerinden Ebû Mahzûre'nin sesini beğenmiştir." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Dârimî, Salât, 7)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Kıyamet günü boyunları en uzun olanlar müezzinlerdir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İbni Mâce, Ezân 5)</span><br />
Müezzin, ezan okurken kıbleye döner. İbadet sırasında, müezzin bazı camilerde bulunan, müezzin mahfili denilen özel bir platform üzerinde bulunur. Müezzin, namaz aralarındaki duaları buradan sesli bir şekilde okur. Güzel sesin önemli olduğu müezzinlik, zamanla bir sanat haline gelmiştir. Ezanın belli bir makamla okunması, müezzinlerin güzel sesli olmaları gerektiği düşünülmesi, müezzinliği sanat haline getirmiştir.<br />
Öyleki her bir vaktin ezanı kendine has bir makamla okunur. Osmanlı Camilerinde;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabah Ezanı:</span> Sabâ makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Öğle Ezanı:</span> Rast makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İkindi Ezanı:</span> Hicaz makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Akşam Ezanı:</span> Segâh makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yatsı Ezanı:</span> Uşşak makamında okunurmuş.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabah namazından önce verilen salâ da Hüseyni makamından okunurmuş.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzinlik nasıl yapılır?</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Müezzin Ezan Okur.</span></span><br />
Öncelikle müezzin, namaz vaktinin girdiği belirtmek için ve Müslümanları namaza çağırmak için ezan okur;<ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ – اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللهِ – اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللهِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">حَىَّ عَلَى الصَّلَاةِ – حَىَّ عَلَى الصَّلَاةِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ – حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allahu Ekber, Allahu Ekber Allahu Ekber, Allahu Ekber Eşhedu en Lailahe illallah, Eşhedu en Lailahe illallah Eşhedu enne Muhammeden Resûlullah Eşhedu enne Muhammeden Rasûlullah Hayyaala's-salâh, Hayyaala's-salâh Hayyaala'l-felâh, Hayyaala'l-felâh Allahu Ekber, Allahu Ekber La ilahe illallah"</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anlamı:</span><br />
Allah en büyük ve en yücedir.<br />
Allah'tan başka ibadete lâyık olan bulunmadığına şehadet ederim.<br />
Muhammed’in, Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet ederim.<br />
Haydi namaza geliniz.<br />
Haydi kurtuluşa geliniz.<br />
Allah en büyük ve en yücedir.<br />
Allah'tan başka ilah yoktur<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Ezandan sonra müezzin ezan duası okur.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلَاةِ الْقَائِمَةِ آتِ مُحَمَّداً الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَالدَّرَجَةَ الرَّافِعَةَ وَابْعَثْهُ مَقَاماً مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَهُ إَنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allahumme Rebbe hazihi'd-da'veti't-tamme. Vesselatil kâimeti ati Muhammedenil vesilete vel fazilete ved-dereceter-refîate. vebashu makamen Mahmudenillezi veadteh. İnneke lâ tuhlifu'l-mîâd."</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın rabbi Allah'ım! Muhammed'e vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaadettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır, muhakkak ki sen vaadinden dönmezsin."</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Müezzin farz namazdan önce kamet getirir.</span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü en Lailahe illallah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü en Lailahe illallah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hayyaala’s-salâh, Hayyaala’s-salâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hayyaala’l-felâh, Hayyaala’l-felâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kad kâmetis-Salâh, Kad kâmetis-Salâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">La ilahe illallah.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Müezzin, namazın farzından sonra “Selam Duası” Okur.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللّهمَّ اَ نْتَ السّلاَ مُ و مِنْكَ السّلامُ ﴿﴾ تَبارَكْتَ ياَذَلْجَلالِ وَلاِكْراَمِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allâhumme ente’s-selâmü ve minke’s-selâm, tebârekte yâ zelcelâli ve’l-ikrâm."</span><br />
"Allah'ım sen selamsın. Bütün noksanlardan berisin, uzaksın. Dünya ve ahiret selameti senin inayet ve yardımınla olur. Sen mukaddessin, tazime gerçekten layık olansın. Ey celal ve ikram sahibi olan yüce mabudum!"<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Müezzin namaz tesbihatına devam eder.</span></span><br />
Müezzin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Peygamberimiz üzerine salavat"</span> (getirin) anlamına gelen;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">عَلي رَسؤُ لِناَ صَلَواَتٌ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Alâ Rasulina salavat"</span> der. Bunun üzerine cemaat salavat getirir. Sonra müezzin:<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ اللّهِ وَ الْحَمْدُ لِلهِ و لاآاِلَاهَ الا اللهُ وَللهُ اَكْبَرْ وَلا حَوْلَ ولا قُوَّةَ اِلاَّباِللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhanallahi vel hamdu lillahi ve la ilahe illellahu vallahu ekber. Ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim."</span> <br />
"Allah'ı bütün noksan sıfatlardan tanzih eder, kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu kabul ederim. Bütün hamd ve şükürler Allah'adır. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. İhtiyaçları gideren ve zararları yok eden yalnız yüce ve güçlü olan Allah'tır." duasını okur.<br />
Dua bitince bütün cemaat sessizce <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayete’l-Kürsi</span>'yi okur.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاو ;َاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allâhu lâ ilâhe illâ huve’l-hayyu’l-kayyûm. Lâ te’huzuhû sinetun ve lâ nevm. Lehû mâ fi’s-semâvâti ve mâ fi’l-ardı men zellezî yeşfe’u ‘ındehû illâ bi iznih. Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ‘ılmihî illâ bimâ şâe vesi’a kursiyyuhu’s-semâvâti ve’larda ve lâ yeûduhû hıfzuhumâ ve huve’l-‘aliyyu’l-‘azîm."</span><br />
"O'ndan başka ilah olmayan Allah, hay ve kayyumdur <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ezel ve ebedidir).</span> O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerlerde olan şeyler O'nundur. İzni olmaksızın O'nun yanında şefaat eden yoktur. Halkın önünde ve arkasında olanı<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (istikbal ve maziyi)</span> bilir. İnsanlar O'nun ilminden, O'nun isteğinden başkasını ihata edemezler. Kürsisi semaları ve yeri içine alır. Onların hıfzı O'nu <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Cenab-ı Ecelli Ala'yı) </span>yormaz. O, pek yüksek ve büyüktür."<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Herkes Ayete’l-Kürsi Okunduktan Sonra Tesbih Çekilir</span></span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">وَ هُوَ الْعَلىُّ الْعَظِيمُ ذولْجَلاَلِ سُبْحاَنَ اللهِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ve huvel aliyyil azimi zul celali Subhanallah"</span> der. Herkes 33 kez; <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ اللهِ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah noksan sıfatlardan uzaktır."</span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ الْكَريمِ دآَءِمَنِ الْحَمْدُ لِلهِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhanel Kerimi daimenil hamdulillah"</span> der. Herkes 33 kez;<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">اَلْحَمْدُ لِلهِ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Hamd Allah'adır."</span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">رَبِّ الْعاَلَمِينَ تَعاَلَى شاَنُهُ اللَهُ اَكْبَرْ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Rabbil alemine teala şanuhullahu ekber"</span> der. Herkes 33 kez;<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلّلَهُ اَكْبَرْ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah en büyüktür."</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. Müezzin Tesbihlerden Sonra Şu Duayı Okur</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">لاَأِلَاهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلىَ كُلِّ شَيْءِِقَدِيرُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"La ilahe illallahu vahdehu la şerikeleh, lehul mulku ve lehul hamdu ve huve ala kulli şey’in gadir."</span><br />
“Allah Teala'dan başka ilah yoktur, tek ilah sadece odur, ortağı da yoktur. Bütün mülk ona aittir. Bütün hamd ve senalar onadır. Her şeye kadirdir."<br />
Müezzin şu duayı okur;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">َسُبْحاَنَ ربِّىَ الْعلِىِّ ااَعْلَ لْوَهاَّبْ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhane Rabbiye'l-aliyyi'l-a'le'l-vehhab"</span> Anlamı: "Yüce, ulu ve lütufkâr olan Rabbimi tesbih ederim."<br />
Bu duadan sonra cemaat hep birlikte ellerini açıp dua eder. Dua bitince <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">آمين, </span>Amin</span> denilir. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Duamı kabul et."</span><br />
Bu şekilde müezzinin görevi tamamlanmış olur.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ayet ile hadis arasındaki farkı anlatır mısınız?]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26272</link>
			<pubDate>Fri, 29 May 2026 18:23:25 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26272</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ayet ile hadis arasındaki farkı anlatır mısınız?</span></span><br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayet'</span></span>in manası; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur'an sureleri içinde yer almış olan, başı ve sonu belli cümlelerdir. Kur'an</span>'ın her bir ayeti mucizedir. Her ayet onları tebliğ eden peygamberlerin doğruluğuna birer delil, düşünen ve kafasını yoranlar için birer ibret; mucize oluşları ve değerleri itibariyle de birer<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> "emr-i acîb"</span>dir.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadis;</span> </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Peygamber (s.a.s)'in sözleri, fiilleri, takrirleri ile ahlaki ve beşerî vasıflarındarı oluşan sünnetinin söz veya yazı ile ifade edilmiş şekli.</span> Bu mânâda hadis, sünnet ile eş anlamlıdır.<br />
Hadis kelimesi zamanla, Hz. Peygamber (sas)'den rivâyet edilen haberlerin genel adı olarak kullanılmaya başlanmıştır.<br />
Rasûlullah (s.a.s), Allah'tan aldığı vahyi yalnızca insanlara aktarmakla kalmamış, aynı zamanda onları açıklamış ve kendi hayatında da tatbik ederek müşahhas örnekler hâline getirmiştir. Bu nedenle O'na <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Yaşayan Kur'ân"</span> da denilmiştir.<br />
İslâm bilginleri genellikle, dinî konularla ilgili hâdislerin, Allah tarafından Hz. Peygamber (s.a.s)'e vahyedilmiş olduklarını kabul ederler; delil olarak da,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"O </span>(Peygamber)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">, kendiliğinden konuşmaz; onun sözleri, kendisine gönderilmiş vahiyden başkası değildir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Necm, 54/3-4)</span><br />
âyetini ileri sürerler. Ayrıca,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Andolsun ki; Allah, müminlere büyük lütufta bulundu. Çünkü daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken, kendi aralarından, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i lmrân, 3/164)</span><br />
âyetinde sözü edilen<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> "hikmet" </span>kelimesinin, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"sünnet"</span> anlamında olduğunu da belirtmişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) ve O'nun ashâbından nakledilen bazı haberler de, bu gerçeği ortaya koymaktadır. Rasûlullah (s.a.s)'tan şöyle rivayet edilmiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Bana kitap</span> (Kur'ân)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ve bir de onunla birlikte, onun gibisi </span>(sünnet)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> verildi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ebû Dâvûd, Sünen, II, 505).</span><br />
Hassan İbn Atiyye, aynı konuda şu açıklamayı yapmıştır: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Cibrîl (a.s.) Rasûlullah (s.a.s)'e Kur'ân'ı getirdiği ve öğrettiği gibi, sünneti de öylece getirir ve öğretirdi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İbn Abdilberr, Câmiu'l Beyâni'l-ilm, II, 191).</span><br />
Yukarıda zikredilen âyet ve haberlerden de anlaşılacağı gibi, Kur'ân ve hadîs (daha geniş ifadesiyle sünnet), Allah (c.c.) tarafından Rasûlullah (s.a.s.)'a gönderilmiş birer vahiy olmak bakımından aynıdırlar. Şu kadar var ki;<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kur'ân, </span>hadîsin aksine, anlam ve lâfız yönünden bir benzerinin meydana getirilmezliği (i'câz) ve Levh-i Mahfûz'da yazı ile tesbit edildiği için, ne Cibrîl (a.s.)'in ve ne de Hz. Peygamber (s.a.s)'in, üzerinde hiçbir tasarrufları bulunmaması noktasında hadîsten ayrılır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadîs ise,</span> lâfız olarak vahyedilmediği için, Kur'ân lâfzı gibi mu'ciz olmayıp, ifade ettiği anlama bağlı kalmak şartıyla sadece mânâ yönüyle nakledilmesi câizdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vahye dayalı bir fıkıh kaynağı olarak hadis, Kur'ân karşısındaki durumu ve getirdiği hükümler açısından şu şekillerde bulunur:</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Bazı hadisler, Kur'ân'ın getirdiği hükümleri teyid ve tekit eder.</span> Ana-babaya itâatsizliği, yalancı şâhitliği, cana kıymayı yasaklayan hadisler böyledir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Bir kısmı hadisler, Kur'ân'ın getirdiği hükümleri açıklar, onları tamamlayıcı bilgiler verir. </span>Kur'ân'da namaz kılmak, haccetmek, zekât vermek... emredilmiş, fakat bunların nasıl olacağı belirtilmemiştir. Bu ibadetlerin nasıl yapılacağını hadislerden öğreniyoruz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Bazı hadisler de, Kur'ân'ın hiç temas etmediği konularda, hükümler koyar.</span> Hadîsin başlı başına müstakil bir teşri' (yasama) kaynağı olduğunu gösteren bu tür hadislere, ehlî merkeplerle yırtıcı kuşların etinin yenmesini haram kılan, diyetlerle ilgili birçok hükmü belirten hadisler... örnek olarak verilebilir.<br />
Buraya kadar anlatılanlar, hadîsin (sünnet) İslâm dinindeki önemli yerini gözler önüne sermektedir. Din açısından, Kur'ân'dan hemen sonra gelen bir hüküm kaynağı olarak hadislere gereken önemin verilerek Hz. Peygamber (s.a.s)'in sünnetine uyulması, başta Allah (c.c.) olmak üzere, O'nun Rasülü Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından da çok kesin ifadelerle emredilmiştir. Bu konuda Kur'ân'da şu âyetlere yer verilmiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey Peygamber de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmrân, 3/31);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey Peygamber de ki: Allah'a ve Peygamber'e itaat ediniz. Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki Allah kâfirleri sevmez."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmran, 3/32)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah'a ve peygamberlere itaat ediniz, umulur ki rahmet olunursunuz." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmrân, 3/132);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Peygamber size neyi getirmişse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan sakının." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Haşr, 59/7).</span><br />
Görüldüğü gibi bu âyetlerde, Rasûlullah (s.a.s)'e itâat, Allah'a (c.c.) itâat ile birlikte emredilmiş, hatta Peygamber (s.a.s)'e itâatin Allah'a (c.c.) itâat demek olduğu açıkça belirtilmiştir.<br />
Rasûlullah (s.a.s) da bir hadîsinde:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur'ân ve onunla beraber onun bir benzeri </span>(sünnet)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> daha verilmiştir. Karnı tok bir halde rahat koltuğuna oturarak;<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> 'Şu Kur'an'a sarılın; onda neyi helal görürseniz onu helal, neyi haram görürseniz onu da haram kabul ediniz.' </span>diyecek bazı kimseler gelmesi yakındır. Şüphesiz ki, Allah Rasûlünün haram kıldığı şey de Allah'ın haram kıldığı gibidir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ebû Davûd Sünnet, 5; İbni Mace, Mukaddime, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 131)</span><br />
buyurarak, sünnetini küçümseyip dinden ayırmak isteyenlere karşı müslümanları uyarmış ve dinin sünnetsiz düşünülemeyeceğini vurgulamıştır.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Selam ve dua ile...<br />
Sorularla İslamiyet</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ayet ile hadis arasındaki farkı anlatır mısınız?</span></span><br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayet'</span></span>in manası; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur'an sureleri içinde yer almış olan, başı ve sonu belli cümlelerdir. Kur'an</span>'ın her bir ayeti mucizedir. Her ayet onları tebliğ eden peygamberlerin doğruluğuna birer delil, düşünen ve kafasını yoranlar için birer ibret; mucize oluşları ve değerleri itibariyle de birer<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> "emr-i acîb"</span>dir.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadis;</span> </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Peygamber (s.a.s)'in sözleri, fiilleri, takrirleri ile ahlaki ve beşerî vasıflarındarı oluşan sünnetinin söz veya yazı ile ifade edilmiş şekli.</span> Bu mânâda hadis, sünnet ile eş anlamlıdır.<br />
Hadis kelimesi zamanla, Hz. Peygamber (sas)'den rivâyet edilen haberlerin genel adı olarak kullanılmaya başlanmıştır.<br />
Rasûlullah (s.a.s), Allah'tan aldığı vahyi yalnızca insanlara aktarmakla kalmamış, aynı zamanda onları açıklamış ve kendi hayatında da tatbik ederek müşahhas örnekler hâline getirmiştir. Bu nedenle O'na <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Yaşayan Kur'ân"</span> da denilmiştir.<br />
İslâm bilginleri genellikle, dinî konularla ilgili hâdislerin, Allah tarafından Hz. Peygamber (s.a.s)'e vahyedilmiş olduklarını kabul ederler; delil olarak da,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"O </span>(Peygamber)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">, kendiliğinden konuşmaz; onun sözleri, kendisine gönderilmiş vahiyden başkası değildir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Necm, 54/3-4)</span><br />
âyetini ileri sürerler. Ayrıca,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Andolsun ki; Allah, müminlere büyük lütufta bulundu. Çünkü daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken, kendi aralarından, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i lmrân, 3/164)</span><br />
âyetinde sözü edilen<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> "hikmet" </span>kelimesinin, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"sünnet"</span> anlamında olduğunu da belirtmişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) ve O'nun ashâbından nakledilen bazı haberler de, bu gerçeği ortaya koymaktadır. Rasûlullah (s.a.s)'tan şöyle rivayet edilmiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Bana kitap</span> (Kur'ân)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ve bir de onunla birlikte, onun gibisi </span>(sünnet)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> verildi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ebû Dâvûd, Sünen, II, 505).</span><br />
Hassan İbn Atiyye, aynı konuda şu açıklamayı yapmıştır: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Cibrîl (a.s.) Rasûlullah (s.a.s)'e Kur'ân'ı getirdiği ve öğrettiği gibi, sünneti de öylece getirir ve öğretirdi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İbn Abdilberr, Câmiu'l Beyâni'l-ilm, II, 191).</span><br />
Yukarıda zikredilen âyet ve haberlerden de anlaşılacağı gibi, Kur'ân ve hadîs (daha geniş ifadesiyle sünnet), Allah (c.c.) tarafından Rasûlullah (s.a.s.)'a gönderilmiş birer vahiy olmak bakımından aynıdırlar. Şu kadar var ki;<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kur'ân, </span>hadîsin aksine, anlam ve lâfız yönünden bir benzerinin meydana getirilmezliği (i'câz) ve Levh-i Mahfûz'da yazı ile tesbit edildiği için, ne Cibrîl (a.s.)'in ve ne de Hz. Peygamber (s.a.s)'in, üzerinde hiçbir tasarrufları bulunmaması noktasında hadîsten ayrılır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadîs ise,</span> lâfız olarak vahyedilmediği için, Kur'ân lâfzı gibi mu'ciz olmayıp, ifade ettiği anlama bağlı kalmak şartıyla sadece mânâ yönüyle nakledilmesi câizdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vahye dayalı bir fıkıh kaynağı olarak hadis, Kur'ân karşısındaki durumu ve getirdiği hükümler açısından şu şekillerde bulunur:</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Bazı hadisler, Kur'ân'ın getirdiği hükümleri teyid ve tekit eder.</span> Ana-babaya itâatsizliği, yalancı şâhitliği, cana kıymayı yasaklayan hadisler böyledir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Bir kısmı hadisler, Kur'ân'ın getirdiği hükümleri açıklar, onları tamamlayıcı bilgiler verir. </span>Kur'ân'da namaz kılmak, haccetmek, zekât vermek... emredilmiş, fakat bunların nasıl olacağı belirtilmemiştir. Bu ibadetlerin nasıl yapılacağını hadislerden öğreniyoruz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Bazı hadisler de, Kur'ân'ın hiç temas etmediği konularda, hükümler koyar.</span> Hadîsin başlı başına müstakil bir teşri' (yasama) kaynağı olduğunu gösteren bu tür hadislere, ehlî merkeplerle yırtıcı kuşların etinin yenmesini haram kılan, diyetlerle ilgili birçok hükmü belirten hadisler... örnek olarak verilebilir.<br />
Buraya kadar anlatılanlar, hadîsin (sünnet) İslâm dinindeki önemli yerini gözler önüne sermektedir. Din açısından, Kur'ân'dan hemen sonra gelen bir hüküm kaynağı olarak hadislere gereken önemin verilerek Hz. Peygamber (s.a.s)'in sünnetine uyulması, başta Allah (c.c.) olmak üzere, O'nun Rasülü Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından da çok kesin ifadelerle emredilmiştir. Bu konuda Kur'ân'da şu âyetlere yer verilmiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey Peygamber de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmrân, 3/31);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey Peygamber de ki: Allah'a ve Peygamber'e itaat ediniz. Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki Allah kâfirleri sevmez."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmran, 3/32)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah'a ve peygamberlere itaat ediniz, umulur ki rahmet olunursunuz." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmrân, 3/132);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Peygamber size neyi getirmişse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan sakının." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Haşr, 59/7).</span><br />
Görüldüğü gibi bu âyetlerde, Rasûlullah (s.a.s)'e itâat, Allah'a (c.c.) itâat ile birlikte emredilmiş, hatta Peygamber (s.a.s)'e itâatin Allah'a (c.c.) itâat demek olduğu açıkça belirtilmiştir.<br />
Rasûlullah (s.a.s) da bir hadîsinde:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur'ân ve onunla beraber onun bir benzeri </span>(sünnet)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> daha verilmiştir. Karnı tok bir halde rahat koltuğuna oturarak;<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> 'Şu Kur'an'a sarılın; onda neyi helal görürseniz onu helal, neyi haram görürseniz onu da haram kabul ediniz.' </span>diyecek bazı kimseler gelmesi yakındır. Şüphesiz ki, Allah Rasûlünün haram kıldığı şey de Allah'ın haram kıldığı gibidir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ebû Davûd Sünnet, 5; İbni Mace, Mukaddime, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 131)</span><br />
buyurarak, sünnetini küçümseyip dinden ayırmak isteyenlere karşı müslümanları uyarmış ve dinin sünnetsiz düşünülemeyeceğini vurgulamıştır.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Selam ve dua ile...<br />
Sorularla İslamiyet</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kur’ân-ı Kerim'in Gök Bilimine Dair Mucizeleri]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26187</link>
			<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 16:11:03 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26187</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’ân-ı Kerim'in Gök Bilimine Dair Mucizeleri</span></span><br />
<br />
Kur’ân-ı Kerim dünden bugüne henüz yeni yeni keşfedilen astronomiye dair bilgileri asırlar öncesinden haber veriyor. Kur’ân-ı Kerim'in insanı dehşetle tefekküre sevkeden gök bilimine dair mucizeleri...<br />
<br />
Mîlâdî 7. asır. İnsanlık semâya baktığında binlerce yıldızı görüyor, fakat onların ne olduğunu bilmiyor. Şekillerini benzeterek uydurduğu isimlerle fal bakıyor, az çok da yol bulma, cihet tespitinde onlardan istifâde edebiliyor.<br />
<br />
Kur’ân-ı Hakîm’de ise Cenâb-ı Hak yemin ediyor:<br />
<br />
“Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” (el-Vâkıa, 75-76)<br />
<br />
«Yıldızın yeri» olarak tercüme edilen ifade, «mevki»dir ki, düşülen yer mânâsına da gelir. Günümüz fizik ve astrofizik uzmanları; «yıldızların mevkileri»nden maksadın, onların doğdukları beyaz delikler ve ölüp kayboldukları kara delikler olduğunu ifade ederler. İnsanlık ancak teleskopun icadından uzun bir zaman sonra 19 ve 20. asırlarda fezâya dair mâlûmatını bir miktar vuzuha kavuşturabilmiştir.<br />
<br />
Gökyüzünde siyah ve beyaz delikler mevcuttur. Cenâb-ı Hak, müsbet ilmin yeni keşfettiği bu boşluklara Kur’ân-ı Kerim’de yemin etmektedir. Bugünkü ilmin henüz tespit edebildiği şu hakikat ne kadar müthiş bir ihtişamla karşı karşıya bulunduğumuzu ifade eder. Yıldızların doğduğu yere beyaz delik; öldüğü yere de siyah delik adı verilir. Beyaz deliklerden küçük bir cisim çıkmakta ve ânî bir genişlemeyle gövdesinin trilyonlarca katı büyüyerek dev bir yıldız kütlesini meydana getirmektedir. Ve dünyamızdan kat kat daha büyük nice dev kütleli yıldızlar da, vakti gelince kara deliklerin içine girerek ölmekte yıldız mezarlığına düşmektedir. Bu itibarla bizim semâmızı aydınlatan güneş de bir gün:<br />
<br />
“Güneş dağılıp parçalandığı zaman...” (Tekvîr, 1) âyetinde buyurulan gerçeği yaşayacaktır.<br />
<br />
Geçmişte münkir filozofların ekserîsi; müşâhede ve delillere istinâd etmeyen akıl yürütmeleriyle, kâinâtın ezelî olduğunu iddia ediyordu. Ancak müsbet ilimlerde yapılan araştırmalar, kâinâtın bir başlangıç noktasının olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Geliştirilen bir nazariyeye göre, madde henüz gaz bulutu hâlinde birleşik iken bir infilâk ile kâinât oluşmaya başladı.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerim bu hakikatlere 7. asırda işaret etmişti:<br />
<br />
“Sonra (Allâh’ın iradesi) göğe yöneldi; o zaman gök duman hâlinde idi.” (Fussılet, 11)<br />
<br />
“İnkârcılar bilmezler mi ki, göklerle yer birbirine bitişik idi; onları Biz ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. (Bilip de) hâlâ îmân etmezler mi?” (el-Enbiyâ, 30)<br />
<br />
Kâinâtın bir noktadan başlayarak genişleyen bir enerji akışıyla, (nazariyeye göre bir patlamayla) meydana geldiğinin ispatı; 20. asırda teleskop müşâhedeleriyle tespit edilen kâinâtın hâlâ genişlemeye devam ettiği hakikati oldu. Bu kanuna göre koskoca galaksiler, aralarındaki uzaklıkla doğru orantılı bir şekilde birbirinden uzaklaşmaktadır. Meselâ, bizden 10 milyon ışık yılı uzaktaki bir galaksi, saniyede 250 kilometre hızla bizden uzaklaşırken, 10 milyar ışık yılı uzaktaki bir galaksinin uzaklaşma hızı saniyede 250.000 kilometredir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’ân-ı Kerim'in Gök Bilimine Dair Mucizeleri</span></span><br />
<br />
Kur’ân-ı Kerim dünden bugüne henüz yeni yeni keşfedilen astronomiye dair bilgileri asırlar öncesinden haber veriyor. Kur’ân-ı Kerim'in insanı dehşetle tefekküre sevkeden gök bilimine dair mucizeleri...<br />
<br />
Mîlâdî 7. asır. İnsanlık semâya baktığında binlerce yıldızı görüyor, fakat onların ne olduğunu bilmiyor. Şekillerini benzeterek uydurduğu isimlerle fal bakıyor, az çok da yol bulma, cihet tespitinde onlardan istifâde edebiliyor.<br />
<br />
Kur’ân-ı Hakîm’de ise Cenâb-ı Hak yemin ediyor:<br />
<br />
“Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” (el-Vâkıa, 75-76)<br />
<br />
«Yıldızın yeri» olarak tercüme edilen ifade, «mevki»dir ki, düşülen yer mânâsına da gelir. Günümüz fizik ve astrofizik uzmanları; «yıldızların mevkileri»nden maksadın, onların doğdukları beyaz delikler ve ölüp kayboldukları kara delikler olduğunu ifade ederler. İnsanlık ancak teleskopun icadından uzun bir zaman sonra 19 ve 20. asırlarda fezâya dair mâlûmatını bir miktar vuzuha kavuşturabilmiştir.<br />
<br />
Gökyüzünde siyah ve beyaz delikler mevcuttur. Cenâb-ı Hak, müsbet ilmin yeni keşfettiği bu boşluklara Kur’ân-ı Kerim’de yemin etmektedir. Bugünkü ilmin henüz tespit edebildiği şu hakikat ne kadar müthiş bir ihtişamla karşı karşıya bulunduğumuzu ifade eder. Yıldızların doğduğu yere beyaz delik; öldüğü yere de siyah delik adı verilir. Beyaz deliklerden küçük bir cisim çıkmakta ve ânî bir genişlemeyle gövdesinin trilyonlarca katı büyüyerek dev bir yıldız kütlesini meydana getirmektedir. Ve dünyamızdan kat kat daha büyük nice dev kütleli yıldızlar da, vakti gelince kara deliklerin içine girerek ölmekte yıldız mezarlığına düşmektedir. Bu itibarla bizim semâmızı aydınlatan güneş de bir gün:<br />
<br />
“Güneş dağılıp parçalandığı zaman...” (Tekvîr, 1) âyetinde buyurulan gerçeği yaşayacaktır.<br />
<br />
Geçmişte münkir filozofların ekserîsi; müşâhede ve delillere istinâd etmeyen akıl yürütmeleriyle, kâinâtın ezelî olduğunu iddia ediyordu. Ancak müsbet ilimlerde yapılan araştırmalar, kâinâtın bir başlangıç noktasının olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Geliştirilen bir nazariyeye göre, madde henüz gaz bulutu hâlinde birleşik iken bir infilâk ile kâinât oluşmaya başladı.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerim bu hakikatlere 7. asırda işaret etmişti:<br />
<br />
“Sonra (Allâh’ın iradesi) göğe yöneldi; o zaman gök duman hâlinde idi.” (Fussılet, 11)<br />
<br />
“İnkârcılar bilmezler mi ki, göklerle yer birbirine bitişik idi; onları Biz ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. (Bilip de) hâlâ îmân etmezler mi?” (el-Enbiyâ, 30)<br />
<br />
Kâinâtın bir noktadan başlayarak genişleyen bir enerji akışıyla, (nazariyeye göre bir patlamayla) meydana geldiğinin ispatı; 20. asırda teleskop müşâhedeleriyle tespit edilen kâinâtın hâlâ genişlemeye devam ettiği hakikati oldu. Bu kanuna göre koskoca galaksiler, aralarındaki uzaklıkla doğru orantılı bir şekilde birbirinden uzaklaşmaktadır. Meselâ, bizden 10 milyon ışık yılı uzaktaki bir galaksi, saniyede 250 kilometre hızla bizden uzaklaşırken, 10 milyar ışık yılı uzaktaki bir galaksinin uzaklaşma hızı saniyede 250.000 kilometredir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kur’an-ı Kerim ile Hemhal Olmak ile İlgili Örnekler]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26186</link>
			<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 16:08:09 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26186</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’an-ı Kerim ile Hemhal Olmak ile İlgili Örnekler</span></span><br />
<br />
Kur’an-ı Kerim ile iletişimimizi neden artırmalıyız? Hz. Peygamber (sav.) ve ashabının Kur’an-ı Kerim ile münasebeti nasıldı? Kur’ân ile hemhal olmak ile ilgili örnekler...<br />
<br />
İki cihan saâdetimiz için, Kur’ân-ı Kerîm ile kalbî irtibâtımızı artırmalıyız. Onu okuyup anlamalı, kalbimizde hissetmeli ve hükümlerini ihlâs ile tatbîke gayret etmeliyiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’AN İLE HEMHAL OLMAK İLE İLGİLİ ÖRNEKLER</span></span><br />
<br />
Peygamberimiz Her Gün Kur’an Okur muydu?<br />
<br />
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân-ı Kerîm’i hakkıyla okur, mânâsı üzerinde çokça tefekkür eder, emirlerini derhâl tatbîke koyulurdu. Âdeta Kur’ân’ı hissederek, yaşayarak ve kalbiyle okurdu. Okurken Allâh’ı tesbîh etmekten bahseden âyetlere gelince “Sübhânallâh” gibi tesbîh ifâdeleriyle Allâh’ı noksanlıklardan tenzîh ederdi. Duâ âyetleri gelince onlarla Allâh’a münâcâtta bulunurdu. Cenâb-ı Hakk’a sığınmaktan bahseden âyetleri okuyunca hemen Allâh’a sığınırdı.[1]<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, her gün düzenli bir şekilde Kur’ân-ı Kerîm okurdu.[2] Medîne’ye gelen Sakîf Kabîlesi heyetinde bulunan Evs bin Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:<br />
<br />
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanımıza gelmedi.<br />
<br />
«–Yâ Rasûlâllah! Yanımıza gelmekte niçin geç kaldınız?» diye sorduk. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:<br />
<br />
«–Her gün Kur’ân’dan bir hizb okumayı kendime vazîfe edinmişimdir. Bunu yerine getirmedikçe, gelmek istemedim.» buyurdu.<br />
<br />
Sabaha çıkınca ashâb-ı kirâma; «Siz Kur’ân’ı nasıl hizipleyip okursunuz?» diye sorduk. Onlar:<br />
<br />
«–Biz sûreleri ilk üçünü bir hizb, sonra devâmındaki beş sûreyi ikinci bir hizb, daha sonra sırayla yedi, dokuz, on bir ve on üç sûreyi birleştirerek birer hizb yaparız. En son olarak da Kâf Sûresi’nden sonuna kadar mufassal sûreleri bir hizb yaparak Kur’ân-ı Kerîm’i (yedi kısımda) okuruz.» dediler.” (Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178)<br />
Peygamber Efendimiz’i Ağlatan Ayet<br />
<br />
Abdullâh ibn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:<br />
<br />
Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Ey İbn-i Mes’ûd! Bana Kur’ân oku!” diye emretti. Ben de:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Kur’ân Siz’e vahyedildiği hâlde onu Siz’e ben mi okuyacağım?” dedim.<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi de severim.” buyurdu.<br />
<br />
Ben de Nisâ sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki;<br />
<br />
“Her ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şâhit gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!” (en-Nisâ, 41) âyet-i kerîmesine geldim, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Kâfî!” buyurdular.<br />
<br />
O esnâda baktım ki, Rasûlullâh Efendimiz’in gözlerinden inci tânesi gibi yaşlar süzülüyordu.” (Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)<br />
<br />
Efendimiz’in biz ümmetine olan merhametini sergileyen, ne güzel bir manzara…<br />
Hz. Aişe’nin (r.anha) Geç Kalma Sebebi<br />
<br />
Bir gün Hazret-i Âişe vâlidemiz, Allah Rasûlü’nün yanına gitmekte geç kaldığında, Efendimiz, kendisine bunun sebebini sormuştu. O da:<br />
<br />
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Mescidde bir adam vardı ki, ondan daha güzel Kur’ân okuyan kimse görmedim.” diyerek gecikme sebebinin Kur’ân dinlemekten kaynaklandığını ifâde etti. Bunun üzerine Efendimiz mescide giderek o zâtın Sâlim -radıyallâhu anh- olduğunu gördü. Hissiyâtını şöyle dile getirdi:<br />
<br />
“Ümmetimin arasında böyle birini bulunduran Allâh’a hamd olsun!” (İbn-i Mâce, İkâmet, 176; Ahmed, VI, 165; Hâkim, III, 250/5001)<br />
Allah Katında En Sevimli Amel<br />
<br />
Bir sahâbî Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Hangi amel Allâh katında daha sevimlidir?” diye sordu. Habîb-i Ekrem Efendimiz:<br />
<br />
“–Hâl ve mürtehil(in ameli).” cevâbını verdi. Sahâbî:<br />
<br />
“–Peki hâl ve mürtehil kimdir?” diye sorunca Efendimiz:<br />
<br />
“–Kur’ân’ı başından sonuna kadar okuyan ve her bitirdiğinde hemen başa dönüp yeniden başlayandır.” buyurdu. (Tirmizî, Kırâât, 11/2948)<br />
<br />
Bu hadîs-i şerîfte bahsedilen fazîlete erebilme hikmetine binâen, hatim duâlarında Kur’ân’ın son sûreleri olan İhlâs, Felak ve Nâs okunduktan sonra, tekrar Kur’ân’ın en başına dönülüp Fâtiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nin ilk beş âyeti okunmaktadır. Bu şekilde hemen yeni bir hatme başlangıç yapılarak Hak katında makbûl olan bu sâlih amel tatbîk edilmiş olmaktadır.<br />
“Kur’ân’ı Öğrenin, Okuyun, Okutun ve Onunla Amel Edin!”<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kur’ân-ı Kerîm’e son derece ehemmiyet verir, ashâbından da böyle olanları çok severdi.<br />
<br />
Bir defâsında Peygamber Efendimiz sayıca kalabalık bir müfreze gönderecekti. Onlara Kur’ân okuttu. Her biri ezberinde olduğu kadarıyla Allâh’ın âyetlerinden okudu. Efendimiz, yaşça en genç olan sahâbînin yanına geldi ve:<br />
<br />
“–Ey filân! Senin ezberinde ne var?” buyurdu. O da:<br />
<br />
“–Ezberimde falan falan sûreler ve bir de Bakara Sûresi var!” dedi. Efendimiz:<br />
<br />
“–Ezberinde Bakara Sûresi var mı?” diye sordu:<br />
<br />
“–Evet!” cevâbını alınca:<br />
<br />
“–Haydi git, onların emîri (kumandanı) sensin! Çünkü bu sûre, neredeyse dînin tamamını ihtivâ eder.” buyurdu.<br />
<br />
Cemaatin ileri gelenlerinden biri:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Muhtevâsını yaşayamayacağım korkusu, benim Bakara Sûresi’ni ezberlememe mânî olmuştur.” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Kur’ân’ı öğrenin, okuyun, okutun ve onunla amel edin! Çünkü Kur’ân’ı öğrenen, okuyan ve onunla amel eden kişi, içi misk dolu dağarcık gibidir ki, kokusu her tarafa yayılır. Kur’ân’ı öğrenip uyuyan, (Kur’ân’a hizmetten geri kalan) kimse de, içine misk doldurulup ağzı bağlanmış dağarcık gibidir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 2/2876)<br />
<br />
Bu hâdise, Bakara Sûresi’ni okuyup yaşayan bir kişinin maddî ve mânevî tahsîlinin seviyesini sergilemektedir. Yine bu hadîs-i şerîfiyle Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân ile hemhâl olma ve onun tâlîmi hususlarında mü’minlerin mes’ûliyetini beyân buyurmuşlardır.<br />
“Bakara Sûresini On İki Senede Tamamladım”<br />
<br />
Ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh Efendimiz’den on âyet öğrendiklerinde, bunlardaki emir ve hikmetleri iyice anlayıp hayatlarına tatbîk etmeden diğer on âyete geçmemişlerdir. Kur’ân’daki ilimlerle âmil olmuş ve yine Kur’ânî hikmetlerle de kâmil hâle gelmişlerdir. (Ahmed, V, 410)<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“Bakara sûresini on iki senede tamamladım ve şükrâne olarak bir deve kurbân ettim.” buyurmuştur.[3]<br />
<br />
Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh- da Bakara sûresini sekiz senede bitirebilmiştir. (Muvatta, Kur’ân, 11)<br />
<br />
Kur’ân’ı okumak; yaşamak ve yaşatmak için olursa bir kıymet ifâde eder.<br />
Sakîf Kabîlesine İmam Tayin Edilen Genç<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’le görüşmek üzere gelen Sakîf Kabîlesi temsilcileri, aralarında bulunan Osman bin Ebi’l-Âs’ı, yaşca en gençleri olması sebebiyle geride, hayvanlarının yanında bırakmışlardı. Temsilciler onun yanına dönüp öğle sıcağında uykuya daldıkları zaman, Osman -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in yanına gelerek ona dinî sorular sorar, Kur’ân-ı Kerîm dinler ve öğrenirdi. Böylece Efendimiz’den bâzı sûreleri okuyup ezberledi.<br />
<br />
Temsilci arkadaşlarından önce gizlice bey’at edip Müslüman olan Osman -radıyallâhu anh-, Kur’ân öğrenmek için geldiğinde, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müsâit değilse, ya Ebûbekir’e ya da Übey bin Kâ’b’a gider, soracağını sorar, öğrenmek istediğini öğrenirdi.<br />
<br />
Onun bu hâli, Allah Rasûlü’nün çok hoşuna gidiyor, kendisini seviyordu. Sakîf temsilcileri yurtlarına dönmek istediklerinde:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! İçimizden birini bize imam (idâreci) yapar mısınız!” dediler.<br />
<br />
O da Osman bin Ebi’l-Âs’ı, yaşca en gençleri olmasına rağmen, onlara imam tâyin etti. (İbn-i Sa’d, V, 508; İbn-i Hişâm, IV, 185; Ahmed, IV, 218)<br />
Peygamber ve Ashabını Kederlendiren Şey<br />
<br />
Farklı sebeplere binâen ve peyderpey nâzil olan Kur’ân âyetleri, her indiğinde Allah Rasûlü’nü ve ashâbını târifsiz bir sürûra gark eder, azimlerini artırır ve Allâh ile olan kalbî irtibatlarını tâzelerdi. Onlar vahiy ile o kadar hemhâl olmuşlardı ki, Efendimiz’den sonra vahyin kesilmesi, kederlerini bir kat daha artırmıştı. Bu muhabbetin en câlib-i dikkat misâlini şu hâdisede görmekteyiz:<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekir, Ömer -radıyallâhu anh-’a:<br />
<br />
“–Kalk, Allah Rasûlü’nün yakını olan Ümmü Eymen’e gidelim, Rasûlullâh’ın yaptığı gibi, biz de onu ziyâret edelim.” dedi.<br />
<br />
Yanına vardıklarında Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ- ağlamaya başladı. Onlar:<br />
<br />
“–Niçin ağlıyorsun? Efendimiz için Allah katındaki nîmetlerin çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” dediler. Ümmü Eymen:<br />
<br />
“–Ben onun için ağlamıyorum. Allâh katındaki nîmetlerin, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz için elbette daha hayırlı olduğunu biliyorum. Ben, vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum.” dedi.<br />
<br />
Vahy-i İlâhiye hasretini ifâde eden bu sözleriyle, Hazret-i Ebûbekir ve Ömer’i de duygulandırdı. Ümmü Eymen ile birlikte onlar da ağladılar. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 103)<br />
“Câmiu’l-Kur’ân: Kur’ân’ı Toplayan”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in ashâbı, Kur’ân-ı Kerîm’i çokça okur; onu okumadıkları ve sayfalarına bakmadıkları bir günün geçmesini istemezlerdi. Günlerine Kur’ân ile başlar, göz rahatsızlığı olanlara da Mushaf-ı Şerîf’e bakmayı tavsiye ederlerdi. (Heysemî, VII, 165)<br />
<br />
Kur’ân’a yaptığı hizmetleri sebebiyle “Câmiu’l-Kur’ân: Kur’ân’ı Toplayan” vasfıyla tebcîl edilen Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerîm ile çok meşgul olduğu için iki mushaf eskitmişti.[4]<br />
Kur’ân Tilâvetini Dinlemeye Gelen Melekler<br />
<br />
Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh- anlatıyor:<br />
<br />
Bir gece Bakara sûresini okuyordum. Atım da yanıbaşımda bağlı duruyordu. Bir ara at şahlanmaya başladı. Okumayı kestim; at sâkinleşti. Tekrar okumaya başladım, at yine şahlandı. Hattâ oğlum Yahyâ’yı atın çiğnemesinden endişe ederek yanıma aldım. O esnâda semâya baktığımda üzerimde kandillere benzer bir şeyler olduğunu gördüm. Sonra onlar göğe doğru yükselip gözden kayboldu.<br />
<br />
Sabahleyin, olup biteni Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e anlattığımda bana:<br />
<br />
“–Oku ey Üseyd, oku!” buyurdu... Sonra da:<br />
<br />
“–Ey Üseyd! O gördüklerinin ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu.<br />
<br />
“–Hayır.” dedim. Bunun üzerine Allah Rasûlü:<br />
<br />
“–Onlar, senin Kur’ân tilâvetini dinlemeye gelen meleklerdi. Eğer sen okumaya devâm etseydin, sabaha kadar seni dinleyeceklerdi. O melekler, insanlara gizli kalmayacak, insanlar da onları görebileceklerdi.” buyurdular. (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 15, Menâkıb 25; Müslim, Müsâfirîn 241-242)<br />
Sahabiyi Duygulandıran İltifat<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir gün Kur’ân âşıklarından Übey bin Kâ’b Hazretleri’ne hitâben:<br />
<br />
“–Allah Teâlâ, «Lem yekünillezine keferû» sûresini sana okumamı emir buyurdu.” dedi.<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“–Allah Teâlâ benim ismimi zikretti mi?” dedi.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Evet!” buyurdu.<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-, bu ilâhî iltifat karşısında son derece duygulandı ve içli içli ağlamaya başladı. (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr 16, Tefsîr 98/1, 3; Müslim, Müsâfirîn 246)<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-, Kur’ân’ı tamamıyla ezberleyen hâfız sahâbîlerin başında gelirdi. Peygamber Efendimiz’in, “Kur’ân’ı dört kişiden öğreniniz!” iltifâtına mazhar olan bahtiyarlardan biriydi. Kur’ân’ı en güzel ve en fazla okuyan da o idi.[5] İşte Übey -radıyallâhu anh-’ın, Kur’ân-ı Kerîm ile bu şekilde hemhâl olması, onu, peygamberler hâricindeki sayılı birkaç kişiye nasîb olan bir lûtfa, şerefe ve izzete nâil eyledi; ilâhî iltifâta mazhar kıldı. Ne büyük bir izzet, ne büyük bir saâdet!..<br />
“Kur’ân’a Tabi Olunuz”<br />
<br />
Ashâb-ı kirâm, her hususta olduğu gibi Kur’ân’a bağlılık ve onun muhtevâsını gönül âlemlerinde hazmederek canlı bir Kur’ân hayâtı yaşama husûsunda da Allah Rasûlü’nün izinde yürümekteydiler. Kinâne el-Adevî -rahimehullâh- anlatıyor:<br />
<br />
Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- ordu kumandanlarına:<br />
<br />
“Kur’ân’ı ezberlemiş zevâtı tespit edip bana bildirin, onlara şeref bahşedip ihsanlarda bulunayım ve etrâfa göndereyim ki, insanlara Kur’ân’ı öğretsinler.” diye yazmıştı.<br />
<br />
Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Hazret-i Ömer’e idâresi altında 300 küsur Kur’ân hâfızı bulunduğunu haber verdi. Hazret-i Ömer’in o hâfızlara[6] hitâben yazdığı mektupta yer alan nasihatlerin bir kısmı şöyledir:<br />
<br />
“Biliniz ki Kur’ân, sizler için bir sevap ve şeref hazinesidir. Ona tâbî olunuz. Onu kendinize uydurmayınız. Kim Kur’ân’ı kendisine uydurursa Kur’ân o kimseyi tepe üstü düşürür, tâ cehenneme atıverir. Her kim de Kur’ân’a tâbî olursa, Kur’ân onu Firdevs cennetlerine ulaştırır. Gücünüz yeterse Kur’ân’ın sizlere şefâatçi olmasını, hasmınız olmamasını temine çalışınız. Zîrâ Kur’ân’ın şefâat ettiği kimse cennete, dâvâcı olduğu şahıs da cehenneme gider. Biliniz ki bu Kur’ân, hidâyet menbaı ve ilimlerin en parlağıdır. O, Rahmân’dan gelen ve kendisiyle kör gözlerin, sağır kulakların ve kilitli kalplerin açıldığı en son kitaptır…” (Ali el-Müttakî, II, 285-286/4019)<br />
Enes b. Malik (ra.) Hatim Duası Yapardı<br />
<br />
Allah Rasûlü’nün akıllı ve gönüllü hizmetçisi Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği zaman âilesini toplar, onlarla birlikte hatim duâsı yapardı.[7]<br />
“Haydi Bize Rabbimiz’i Hatırlat!”<br />
<br />
Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh-, sesi çok güzel olan ve Kur’ân’ı pek mükemmel bir sûrette okuyan Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh-’a zaman zaman:<br />
<br />
“–Ey Ebû Mûsâ! Haydi bize Rabbimiz’i hatırlat!” derdi.<br />
<br />
O da Kur’ân-ı Kerîm okurdu.[8]<br />
<br />
Yine bir defâsında Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye:<br />
<br />
“–Kardeşim! Rabbimiz’e olan şevkimizi artır!” demişti.<br />
<br />
O da Kur’ân okumaya başladı. Bir müddet okuduktan sonra Hazret-i Ömer’i namaza çağırdılar. Derin bir huşû ile Kur’ân dinleyen Halîfe, birden kendine gelerek:<br />
<br />
“–Biz zâten namazda değil miydik?” dedi. (İbn-i Sa’d, IV, 109)<br />
“Sürekli Kur’ân Okurdu”<br />
<br />
Abdullâh bin Ömer’in âzatlısı Nâfî’ye:<br />
<br />
“–Abdullâh evinde ne yapardı?” diye sorulduğunda:<br />
<br />
“–İnsanlar onun yaptığını yapamaz! O, her vakit namazı için yeni bir abdest alır ve bu iki vakit arasında Mushaf-ı Şerîf’i açar, sürekli Kur’ân okurdu.” demiştir. (İbn-i Sa’d, IV, 170)<br />
Kur’ân-ı Kerîm ile Hemhâl Olmanın Fazileti<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm ile hemhâl olan hakîkî hâfızlar dünyâ ve âhirette pek çok ilâhî ikramlara nâil olurlar. Nitekim Allâh dostlarından Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu -kuddise sirruh-, Adana’da bu vasıfta vefât etmiş bir hâfızın 30 sene sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin pırıl pırıl durduğunu, bizzat müşâhede eden biri olarak nakletmişlerdir.<br />
Abdestsiz Kur’an Okunur mu?<br />
<br />
Rabbimiz’in kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’e karşı edep ve hürmet husûsunda son derece hassas ve titiz davranmamız gerekir. Çünkü Kur’ân’ın fazîlet ve rûhâniyetine en fazla muhtaç olduğumuz bir zamanda yaşıyoruz.<br />
<br />
Meselâ abdestsizken Kur’ân okumamak ve okutmamak îcâb eder. Zîrâ âyet-i kerîmede açık ve kesin olarak şöyle buyrulmaktadır:<br />
<br />
“Ona tam bir sûrette temizlenmiş (yâni tertemiz) olanlardan başkası dokunamaz.” (el-Vâkıa, 79)<br />
<br />
Bu âyette küçük abdest, büyük abdest ve kadınların muayyen hâlleri (yâni âdet ve lohusalık hâlleri) mevzubahistir. Dört hak mezhep de, Mushaf’a abdestsiz el sürmenin haram olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir.[9]<br />
<br />
Zâten Hazret-i Peygamber’den itibâren 1400 küsur senedir bu hüküm böyle tatbik edilegelmiştir. Hadîs-i şerîflerde buyrulur:<br />
<br />
“Ne hayızlı kadın ne de cünup kimse Kur’ân’dan hiçbir şey okuyamaz.” (Tirmîzî, Tahâret, 98/131)<br />
<br />
“Kur’ân’a temiz olan dışında hiç kimse dokunmasın!” (Hâkim, I, 553/1447)<br />
<br />
Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Amr bin Hazm’ı Yemen’e gönderirken ona farzları, sünnetleri ve hukûkî hükümleri açıklayan bir beyannâme yazmıştı. O yazıda Hazret-i Amr’ın insanlara Kur’ân’ı öğretmesi, onun emir ve hikmetlerini tebliğ etmesinin yanında, temiz olmayan insanları Kur’ân’a dokunmaktan nehyetmesi de emredilmektedir.[10]<br />
<br />
İmâm Mâlik şöyle der:<br />
<br />
“Tâhir/abdestli olmayan kimse, Mushaf’ı kılıfıyla veya yastık üzerinde dahi olsa taşıyamaz, mekruhtur… Bu, Kur’ân’a ikram ve tâzîm sebebiyledir.” (Muvatta, Kur’ân, 1)<br />
<br />
Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm’i bel hizâsından aşağı bir mevkîde tutmamak, ona doğru ayak uzatmamak, üzerine başka kitap ve eşya koymamak, Kur’ân-ı Kerîm’le tuvalete girmemek gibi her türlü hürmet ve ihtirâmı bir ibâdet vecdiyle yerine getirmek ve bu hassâsiyeti yeni nesillere intikâl ettirmek gerekir. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, en mühim “Şeâir-i İslâm”dandır, yâni İslâm’ın nişânelerinin başında gelir. Âyet-i kerîmede ise:<br />
<br />
“…Kim Allâh’ın şeâirine tâzîm ederse, şüphe yok ki bu kalplerin takvâsındandır.” (el-Hac, 32) buyrulmaktadır.<br />
<br />
Velhâsıl, Kur’ân-ı Kerîm, insanların doğru yolu bulmaları, kendi gayretleriyle bilemeyecekleri hususları öğrenmeleri ve âhireti elde etmeleri için gönderilmiş ilâhî bir kitaptır. O hâlde ona sarılmamız ve sâhip çıkmamız, tutulacak en akıllıca yoldur.<br />
<br />
Kur’ân ile hemhâl olmanın fazîleti, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilmektedir:<br />
<br />
“Kur’ân, bir ucu Allâh’ın, diğer ucu da sizin elinizde olan sağlam bir ip (gibi)dir. Ona sıkıca sarılınız. İşte o zaman sapıtmaz ve helâk olmazsınız.” (Heysemî, IX, 164)<br />
<br />
Kur’ân’dan ne kadar rûhâniyet ve feyz alabilirsek îmanımız da o derece seviye kazanır. Kur’ân-ı Kerîm’de fânî olanlar, Allâh ve Rasûlü’nün rızâsını kazanarak idrâk ötesi ilâhî lûtuflara mazhar olurlar. Cenâb-ı Hak bu hâli cümlemize nasîb ve müyesser eylesin. Âmîn!..<br />
<br />
Dipnotlar:<br />
<br />
[1]. Bkz. Müslim, Müsâfirîn, 203; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl, 25. [2]. Müslim, Müsâfirîn, 142; Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178. [3]. Kurtubî, el-Câmî li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1985, I, 40. [4]. Kettânî, Nizâmü’l-Hukûmeti’n-Nebeviyye (et-Terâtibü’l-İdâriyye), Beyrut 1996, II, 197. [5]. Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 8. [6]. O devirlerde “Hamele-i Kur’ân: Kur’ân Hâfızları” tâbiri, Kur’ân’ın hem lafzına hem de muhtevâsına vâkıf olan âlimler mânâsında kullanılırdı. [7]. İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannef (Hût), Riyad 1409, VI, 128. [8]. Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 34; İbn-i Sa’d, IV, 109; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, Beyrut 1967, I, 258. [9]. el-Mevsûatü’l-Fıkhıyye, XVIII, 322. [10]. Muvatta, Kur’ân, 1; Kettânî, I, 216.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’an-ı Kerim ile Hemhal Olmak ile İlgili Örnekler</span></span><br />
<br />
Kur’an-ı Kerim ile iletişimimizi neden artırmalıyız? Hz. Peygamber (sav.) ve ashabının Kur’an-ı Kerim ile münasebeti nasıldı? Kur’ân ile hemhal olmak ile ilgili örnekler...<br />
<br />
İki cihan saâdetimiz için, Kur’ân-ı Kerîm ile kalbî irtibâtımızı artırmalıyız. Onu okuyup anlamalı, kalbimizde hissetmeli ve hükümlerini ihlâs ile tatbîke gayret etmeliyiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’AN İLE HEMHAL OLMAK İLE İLGİLİ ÖRNEKLER</span></span><br />
<br />
Peygamberimiz Her Gün Kur’an Okur muydu?<br />
<br />
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân-ı Kerîm’i hakkıyla okur, mânâsı üzerinde çokça tefekkür eder, emirlerini derhâl tatbîke koyulurdu. Âdeta Kur’ân’ı hissederek, yaşayarak ve kalbiyle okurdu. Okurken Allâh’ı tesbîh etmekten bahseden âyetlere gelince “Sübhânallâh” gibi tesbîh ifâdeleriyle Allâh’ı noksanlıklardan tenzîh ederdi. Duâ âyetleri gelince onlarla Allâh’a münâcâtta bulunurdu. Cenâb-ı Hakk’a sığınmaktan bahseden âyetleri okuyunca hemen Allâh’a sığınırdı.[1]<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, her gün düzenli bir şekilde Kur’ân-ı Kerîm okurdu.[2] Medîne’ye gelen Sakîf Kabîlesi heyetinde bulunan Evs bin Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:<br />
<br />
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanımıza gelmedi.<br />
<br />
«–Yâ Rasûlâllah! Yanımıza gelmekte niçin geç kaldınız?» diye sorduk. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:<br />
<br />
«–Her gün Kur’ân’dan bir hizb okumayı kendime vazîfe edinmişimdir. Bunu yerine getirmedikçe, gelmek istemedim.» buyurdu.<br />
<br />
Sabaha çıkınca ashâb-ı kirâma; «Siz Kur’ân’ı nasıl hizipleyip okursunuz?» diye sorduk. Onlar:<br />
<br />
«–Biz sûreleri ilk üçünü bir hizb, sonra devâmındaki beş sûreyi ikinci bir hizb, daha sonra sırayla yedi, dokuz, on bir ve on üç sûreyi birleştirerek birer hizb yaparız. En son olarak da Kâf Sûresi’nden sonuna kadar mufassal sûreleri bir hizb yaparak Kur’ân-ı Kerîm’i (yedi kısımda) okuruz.» dediler.” (Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178)<br />
Peygamber Efendimiz’i Ağlatan Ayet<br />
<br />
Abdullâh ibn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:<br />
<br />
Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Ey İbn-i Mes’ûd! Bana Kur’ân oku!” diye emretti. Ben de:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Kur’ân Siz’e vahyedildiği hâlde onu Siz’e ben mi okuyacağım?” dedim.<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi de severim.” buyurdu.<br />
<br />
Ben de Nisâ sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki;<br />
<br />
“Her ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şâhit gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!” (en-Nisâ, 41) âyet-i kerîmesine geldim, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Kâfî!” buyurdular.<br />
<br />
O esnâda baktım ki, Rasûlullâh Efendimiz’in gözlerinden inci tânesi gibi yaşlar süzülüyordu.” (Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)<br />
<br />
Efendimiz’in biz ümmetine olan merhametini sergileyen, ne güzel bir manzara…<br />
Hz. Aişe’nin (r.anha) Geç Kalma Sebebi<br />
<br />
Bir gün Hazret-i Âişe vâlidemiz, Allah Rasûlü’nün yanına gitmekte geç kaldığında, Efendimiz, kendisine bunun sebebini sormuştu. O da:<br />
<br />
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Mescidde bir adam vardı ki, ondan daha güzel Kur’ân okuyan kimse görmedim.” diyerek gecikme sebebinin Kur’ân dinlemekten kaynaklandığını ifâde etti. Bunun üzerine Efendimiz mescide giderek o zâtın Sâlim -radıyallâhu anh- olduğunu gördü. Hissiyâtını şöyle dile getirdi:<br />
<br />
“Ümmetimin arasında böyle birini bulunduran Allâh’a hamd olsun!” (İbn-i Mâce, İkâmet, 176; Ahmed, VI, 165; Hâkim, III, 250/5001)<br />
Allah Katında En Sevimli Amel<br />
<br />
Bir sahâbî Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Hangi amel Allâh katında daha sevimlidir?” diye sordu. Habîb-i Ekrem Efendimiz:<br />
<br />
“–Hâl ve mürtehil(in ameli).” cevâbını verdi. Sahâbî:<br />
<br />
“–Peki hâl ve mürtehil kimdir?” diye sorunca Efendimiz:<br />
<br />
“–Kur’ân’ı başından sonuna kadar okuyan ve her bitirdiğinde hemen başa dönüp yeniden başlayandır.” buyurdu. (Tirmizî, Kırâât, 11/2948)<br />
<br />
Bu hadîs-i şerîfte bahsedilen fazîlete erebilme hikmetine binâen, hatim duâlarında Kur’ân’ın son sûreleri olan İhlâs, Felak ve Nâs okunduktan sonra, tekrar Kur’ân’ın en başına dönülüp Fâtiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nin ilk beş âyeti okunmaktadır. Bu şekilde hemen yeni bir hatme başlangıç yapılarak Hak katında makbûl olan bu sâlih amel tatbîk edilmiş olmaktadır.<br />
“Kur’ân’ı Öğrenin, Okuyun, Okutun ve Onunla Amel Edin!”<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kur’ân-ı Kerîm’e son derece ehemmiyet verir, ashâbından da böyle olanları çok severdi.<br />
<br />
Bir defâsında Peygamber Efendimiz sayıca kalabalık bir müfreze gönderecekti. Onlara Kur’ân okuttu. Her biri ezberinde olduğu kadarıyla Allâh’ın âyetlerinden okudu. Efendimiz, yaşça en genç olan sahâbînin yanına geldi ve:<br />
<br />
“–Ey filân! Senin ezberinde ne var?” buyurdu. O da:<br />
<br />
“–Ezberimde falan falan sûreler ve bir de Bakara Sûresi var!” dedi. Efendimiz:<br />
<br />
“–Ezberinde Bakara Sûresi var mı?” diye sordu:<br />
<br />
“–Evet!” cevâbını alınca:<br />
<br />
“–Haydi git, onların emîri (kumandanı) sensin! Çünkü bu sûre, neredeyse dînin tamamını ihtivâ eder.” buyurdu.<br />
<br />
Cemaatin ileri gelenlerinden biri:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Muhtevâsını yaşayamayacağım korkusu, benim Bakara Sûresi’ni ezberlememe mânî olmuştur.” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Kur’ân’ı öğrenin, okuyun, okutun ve onunla amel edin! Çünkü Kur’ân’ı öğrenen, okuyan ve onunla amel eden kişi, içi misk dolu dağarcık gibidir ki, kokusu her tarafa yayılır. Kur’ân’ı öğrenip uyuyan, (Kur’ân’a hizmetten geri kalan) kimse de, içine misk doldurulup ağzı bağlanmış dağarcık gibidir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 2/2876)<br />
<br />
Bu hâdise, Bakara Sûresi’ni okuyup yaşayan bir kişinin maddî ve mânevî tahsîlinin seviyesini sergilemektedir. Yine bu hadîs-i şerîfiyle Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân ile hemhâl olma ve onun tâlîmi hususlarında mü’minlerin mes’ûliyetini beyân buyurmuşlardır.<br />
“Bakara Sûresini On İki Senede Tamamladım”<br />
<br />
Ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh Efendimiz’den on âyet öğrendiklerinde, bunlardaki emir ve hikmetleri iyice anlayıp hayatlarına tatbîk etmeden diğer on âyete geçmemişlerdir. Kur’ân’daki ilimlerle âmil olmuş ve yine Kur’ânî hikmetlerle de kâmil hâle gelmişlerdir. (Ahmed, V, 410)<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“Bakara sûresini on iki senede tamamladım ve şükrâne olarak bir deve kurbân ettim.” buyurmuştur.[3]<br />
<br />
Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh- da Bakara sûresini sekiz senede bitirebilmiştir. (Muvatta, Kur’ân, 11)<br />
<br />
Kur’ân’ı okumak; yaşamak ve yaşatmak için olursa bir kıymet ifâde eder.<br />
Sakîf Kabîlesine İmam Tayin Edilen Genç<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’le görüşmek üzere gelen Sakîf Kabîlesi temsilcileri, aralarında bulunan Osman bin Ebi’l-Âs’ı, yaşca en gençleri olması sebebiyle geride, hayvanlarının yanında bırakmışlardı. Temsilciler onun yanına dönüp öğle sıcağında uykuya daldıkları zaman, Osman -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in yanına gelerek ona dinî sorular sorar, Kur’ân-ı Kerîm dinler ve öğrenirdi. Böylece Efendimiz’den bâzı sûreleri okuyup ezberledi.<br />
<br />
Temsilci arkadaşlarından önce gizlice bey’at edip Müslüman olan Osman -radıyallâhu anh-, Kur’ân öğrenmek için geldiğinde, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müsâit değilse, ya Ebûbekir’e ya da Übey bin Kâ’b’a gider, soracağını sorar, öğrenmek istediğini öğrenirdi.<br />
<br />
Onun bu hâli, Allah Rasûlü’nün çok hoşuna gidiyor, kendisini seviyordu. Sakîf temsilcileri yurtlarına dönmek istediklerinde:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! İçimizden birini bize imam (idâreci) yapar mısınız!” dediler.<br />
<br />
O da Osman bin Ebi’l-Âs’ı, yaşca en gençleri olmasına rağmen, onlara imam tâyin etti. (İbn-i Sa’d, V, 508; İbn-i Hişâm, IV, 185; Ahmed, IV, 218)<br />
Peygamber ve Ashabını Kederlendiren Şey<br />
<br />
Farklı sebeplere binâen ve peyderpey nâzil olan Kur’ân âyetleri, her indiğinde Allah Rasûlü’nü ve ashâbını târifsiz bir sürûra gark eder, azimlerini artırır ve Allâh ile olan kalbî irtibatlarını tâzelerdi. Onlar vahiy ile o kadar hemhâl olmuşlardı ki, Efendimiz’den sonra vahyin kesilmesi, kederlerini bir kat daha artırmıştı. Bu muhabbetin en câlib-i dikkat misâlini şu hâdisede görmekteyiz:<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekir, Ömer -radıyallâhu anh-’a:<br />
<br />
“–Kalk, Allah Rasûlü’nün yakını olan Ümmü Eymen’e gidelim, Rasûlullâh’ın yaptığı gibi, biz de onu ziyâret edelim.” dedi.<br />
<br />
Yanına vardıklarında Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ- ağlamaya başladı. Onlar:<br />
<br />
“–Niçin ağlıyorsun? Efendimiz için Allah katındaki nîmetlerin çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” dediler. Ümmü Eymen:<br />
<br />
“–Ben onun için ağlamıyorum. Allâh katındaki nîmetlerin, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz için elbette daha hayırlı olduğunu biliyorum. Ben, vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum.” dedi.<br />
<br />
Vahy-i İlâhiye hasretini ifâde eden bu sözleriyle, Hazret-i Ebûbekir ve Ömer’i de duygulandırdı. Ümmü Eymen ile birlikte onlar da ağladılar. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 103)<br />
“Câmiu’l-Kur’ân: Kur’ân’ı Toplayan”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in ashâbı, Kur’ân-ı Kerîm’i çokça okur; onu okumadıkları ve sayfalarına bakmadıkları bir günün geçmesini istemezlerdi. Günlerine Kur’ân ile başlar, göz rahatsızlığı olanlara da Mushaf-ı Şerîf’e bakmayı tavsiye ederlerdi. (Heysemî, VII, 165)<br />
<br />
Kur’ân’a yaptığı hizmetleri sebebiyle “Câmiu’l-Kur’ân: Kur’ân’ı Toplayan” vasfıyla tebcîl edilen Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerîm ile çok meşgul olduğu için iki mushaf eskitmişti.[4]<br />
Kur’ân Tilâvetini Dinlemeye Gelen Melekler<br />
<br />
Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh- anlatıyor:<br />
<br />
Bir gece Bakara sûresini okuyordum. Atım da yanıbaşımda bağlı duruyordu. Bir ara at şahlanmaya başladı. Okumayı kestim; at sâkinleşti. Tekrar okumaya başladım, at yine şahlandı. Hattâ oğlum Yahyâ’yı atın çiğnemesinden endişe ederek yanıma aldım. O esnâda semâya baktığımda üzerimde kandillere benzer bir şeyler olduğunu gördüm. Sonra onlar göğe doğru yükselip gözden kayboldu.<br />
<br />
Sabahleyin, olup biteni Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e anlattığımda bana:<br />
<br />
“–Oku ey Üseyd, oku!” buyurdu... Sonra da:<br />
<br />
“–Ey Üseyd! O gördüklerinin ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu.<br />
<br />
“–Hayır.” dedim. Bunun üzerine Allah Rasûlü:<br />
<br />
“–Onlar, senin Kur’ân tilâvetini dinlemeye gelen meleklerdi. Eğer sen okumaya devâm etseydin, sabaha kadar seni dinleyeceklerdi. O melekler, insanlara gizli kalmayacak, insanlar da onları görebileceklerdi.” buyurdular. (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 15, Menâkıb 25; Müslim, Müsâfirîn 241-242)<br />
Sahabiyi Duygulandıran İltifat<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir gün Kur’ân âşıklarından Übey bin Kâ’b Hazretleri’ne hitâben:<br />
<br />
“–Allah Teâlâ, «Lem yekünillezine keferû» sûresini sana okumamı emir buyurdu.” dedi.<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“–Allah Teâlâ benim ismimi zikretti mi?” dedi.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Evet!” buyurdu.<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-, bu ilâhî iltifat karşısında son derece duygulandı ve içli içli ağlamaya başladı. (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr 16, Tefsîr 98/1, 3; Müslim, Müsâfirîn 246)<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-, Kur’ân’ı tamamıyla ezberleyen hâfız sahâbîlerin başında gelirdi. Peygamber Efendimiz’in, “Kur’ân’ı dört kişiden öğreniniz!” iltifâtına mazhar olan bahtiyarlardan biriydi. Kur’ân’ı en güzel ve en fazla okuyan da o idi.[5] İşte Übey -radıyallâhu anh-’ın, Kur’ân-ı Kerîm ile bu şekilde hemhâl olması, onu, peygamberler hâricindeki sayılı birkaç kişiye nasîb olan bir lûtfa, şerefe ve izzete nâil eyledi; ilâhî iltifâta mazhar kıldı. Ne büyük bir izzet, ne büyük bir saâdet!..<br />
“Kur’ân’a Tabi Olunuz”<br />
<br />
Ashâb-ı kirâm, her hususta olduğu gibi Kur’ân’a bağlılık ve onun muhtevâsını gönül âlemlerinde hazmederek canlı bir Kur’ân hayâtı yaşama husûsunda da Allah Rasûlü’nün izinde yürümekteydiler. Kinâne el-Adevî -rahimehullâh- anlatıyor:<br />
<br />
Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- ordu kumandanlarına:<br />
<br />
“Kur’ân’ı ezberlemiş zevâtı tespit edip bana bildirin, onlara şeref bahşedip ihsanlarda bulunayım ve etrâfa göndereyim ki, insanlara Kur’ân’ı öğretsinler.” diye yazmıştı.<br />
<br />
Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Hazret-i Ömer’e idâresi altında 300 küsur Kur’ân hâfızı bulunduğunu haber verdi. Hazret-i Ömer’in o hâfızlara[6] hitâben yazdığı mektupta yer alan nasihatlerin bir kısmı şöyledir:<br />
<br />
“Biliniz ki Kur’ân, sizler için bir sevap ve şeref hazinesidir. Ona tâbî olunuz. Onu kendinize uydurmayınız. Kim Kur’ân’ı kendisine uydurursa Kur’ân o kimseyi tepe üstü düşürür, tâ cehenneme atıverir. Her kim de Kur’ân’a tâbî olursa, Kur’ân onu Firdevs cennetlerine ulaştırır. Gücünüz yeterse Kur’ân’ın sizlere şefâatçi olmasını, hasmınız olmamasını temine çalışınız. Zîrâ Kur’ân’ın şefâat ettiği kimse cennete, dâvâcı olduğu şahıs da cehenneme gider. Biliniz ki bu Kur’ân, hidâyet menbaı ve ilimlerin en parlağıdır. O, Rahmân’dan gelen ve kendisiyle kör gözlerin, sağır kulakların ve kilitli kalplerin açıldığı en son kitaptır…” (Ali el-Müttakî, II, 285-286/4019)<br />
Enes b. Malik (ra.) Hatim Duası Yapardı<br />
<br />
Allah Rasûlü’nün akıllı ve gönüllü hizmetçisi Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği zaman âilesini toplar, onlarla birlikte hatim duâsı yapardı.[7]<br />
“Haydi Bize Rabbimiz’i Hatırlat!”<br />
<br />
Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh-, sesi çok güzel olan ve Kur’ân’ı pek mükemmel bir sûrette okuyan Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh-’a zaman zaman:<br />
<br />
“–Ey Ebû Mûsâ! Haydi bize Rabbimiz’i hatırlat!” derdi.<br />
<br />
O da Kur’ân-ı Kerîm okurdu.[8]<br />
<br />
Yine bir defâsında Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye:<br />
<br />
“–Kardeşim! Rabbimiz’e olan şevkimizi artır!” demişti.<br />
<br />
O da Kur’ân okumaya başladı. Bir müddet okuduktan sonra Hazret-i Ömer’i namaza çağırdılar. Derin bir huşû ile Kur’ân dinleyen Halîfe, birden kendine gelerek:<br />
<br />
“–Biz zâten namazda değil miydik?” dedi. (İbn-i Sa’d, IV, 109)<br />
“Sürekli Kur’ân Okurdu”<br />
<br />
Abdullâh bin Ömer’in âzatlısı Nâfî’ye:<br />
<br />
“–Abdullâh evinde ne yapardı?” diye sorulduğunda:<br />
<br />
“–İnsanlar onun yaptığını yapamaz! O, her vakit namazı için yeni bir abdest alır ve bu iki vakit arasında Mushaf-ı Şerîf’i açar, sürekli Kur’ân okurdu.” demiştir. (İbn-i Sa’d, IV, 170)<br />
Kur’ân-ı Kerîm ile Hemhâl Olmanın Fazileti<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm ile hemhâl olan hakîkî hâfızlar dünyâ ve âhirette pek çok ilâhî ikramlara nâil olurlar. Nitekim Allâh dostlarından Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu -kuddise sirruh-, Adana’da bu vasıfta vefât etmiş bir hâfızın 30 sene sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin pırıl pırıl durduğunu, bizzat müşâhede eden biri olarak nakletmişlerdir.<br />
Abdestsiz Kur’an Okunur mu?<br />
<br />
Rabbimiz’in kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’e karşı edep ve hürmet husûsunda son derece hassas ve titiz davranmamız gerekir. Çünkü Kur’ân’ın fazîlet ve rûhâniyetine en fazla muhtaç olduğumuz bir zamanda yaşıyoruz.<br />
<br />
Meselâ abdestsizken Kur’ân okumamak ve okutmamak îcâb eder. Zîrâ âyet-i kerîmede açık ve kesin olarak şöyle buyrulmaktadır:<br />
<br />
“Ona tam bir sûrette temizlenmiş (yâni tertemiz) olanlardan başkası dokunamaz.” (el-Vâkıa, 79)<br />
<br />
Bu âyette küçük abdest, büyük abdest ve kadınların muayyen hâlleri (yâni âdet ve lohusalık hâlleri) mevzubahistir. Dört hak mezhep de, Mushaf’a abdestsiz el sürmenin haram olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir.[9]<br />
<br />
Zâten Hazret-i Peygamber’den itibâren 1400 küsur senedir bu hüküm böyle tatbik edilegelmiştir. Hadîs-i şerîflerde buyrulur:<br />
<br />
“Ne hayızlı kadın ne de cünup kimse Kur’ân’dan hiçbir şey okuyamaz.” (Tirmîzî, Tahâret, 98/131)<br />
<br />
“Kur’ân’a temiz olan dışında hiç kimse dokunmasın!” (Hâkim, I, 553/1447)<br />
<br />
Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Amr bin Hazm’ı Yemen’e gönderirken ona farzları, sünnetleri ve hukûkî hükümleri açıklayan bir beyannâme yazmıştı. O yazıda Hazret-i Amr’ın insanlara Kur’ân’ı öğretmesi, onun emir ve hikmetlerini tebliğ etmesinin yanında, temiz olmayan insanları Kur’ân’a dokunmaktan nehyetmesi de emredilmektedir.[10]<br />
<br />
İmâm Mâlik şöyle der:<br />
<br />
“Tâhir/abdestli olmayan kimse, Mushaf’ı kılıfıyla veya yastık üzerinde dahi olsa taşıyamaz, mekruhtur… Bu, Kur’ân’a ikram ve tâzîm sebebiyledir.” (Muvatta, Kur’ân, 1)<br />
<br />
Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm’i bel hizâsından aşağı bir mevkîde tutmamak, ona doğru ayak uzatmamak, üzerine başka kitap ve eşya koymamak, Kur’ân-ı Kerîm’le tuvalete girmemek gibi her türlü hürmet ve ihtirâmı bir ibâdet vecdiyle yerine getirmek ve bu hassâsiyeti yeni nesillere intikâl ettirmek gerekir. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, en mühim “Şeâir-i İslâm”dandır, yâni İslâm’ın nişânelerinin başında gelir. Âyet-i kerîmede ise:<br />
<br />
“…Kim Allâh’ın şeâirine tâzîm ederse, şüphe yok ki bu kalplerin takvâsındandır.” (el-Hac, 32) buyrulmaktadır.<br />
<br />
Velhâsıl, Kur’ân-ı Kerîm, insanların doğru yolu bulmaları, kendi gayretleriyle bilemeyecekleri hususları öğrenmeleri ve âhireti elde etmeleri için gönderilmiş ilâhî bir kitaptır. O hâlde ona sarılmamız ve sâhip çıkmamız, tutulacak en akıllıca yoldur.<br />
<br />
Kur’ân ile hemhâl olmanın fazîleti, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilmektedir:<br />
<br />
“Kur’ân, bir ucu Allâh’ın, diğer ucu da sizin elinizde olan sağlam bir ip (gibi)dir. Ona sıkıca sarılınız. İşte o zaman sapıtmaz ve helâk olmazsınız.” (Heysemî, IX, 164)<br />
<br />
Kur’ân’dan ne kadar rûhâniyet ve feyz alabilirsek îmanımız da o derece seviye kazanır. Kur’ân-ı Kerîm’de fânî olanlar, Allâh ve Rasûlü’nün rızâsını kazanarak idrâk ötesi ilâhî lûtuflara mazhar olurlar. Cenâb-ı Hak bu hâli cümlemize nasîb ve müyesser eylesin. Âmîn!..<br />
<br />
Dipnotlar:<br />
<br />
[1]. Bkz. Müslim, Müsâfirîn, 203; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl, 25. [2]. Müslim, Müsâfirîn, 142; Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178. [3]. Kurtubî, el-Câmî li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1985, I, 40. [4]. Kettânî, Nizâmü’l-Hukûmeti’n-Nebeviyye (et-Terâtibü’l-İdâriyye), Beyrut 1996, II, 197. [5]. Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 8. [6]. O devirlerde “Hamele-i Kur’ân: Kur’ân Hâfızları” tâbiri, Kur’ân’ın hem lafzına hem de muhtevâsına vâkıf olan âlimler mânâsında kullanılırdı. [7]. İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannef (Hût), Riyad 1409, VI, 128. [8]. Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 34; İbn-i Sa’d, IV, 109; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, Beyrut 1967, I, 258. [9]. el-Mevsûatü’l-Fıkhıyye, XVIII, 322. [10]. Muvatta, Kur’ân, 1; Kettânî, I, 216.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hafızlık İlk Ne Zaman Başladı? Kurra Hafız Kime Denir?]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26181</link>
			<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 15:20:03 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26181</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hafızlık İlk Ne Zaman Başladı? Kurra Hafız Kime Denir?</span></span><br />
<br />
Hafızlık ilk ne zaman başladı ve ilk hafız kimdir? Kurra hafız kime denir?<br />
<br />
"Bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve günahtan korunun ki size rahmet edilsin." <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(En’âm, 6/155)</span></span><br />
<br />
Asr-ı saadetten itibaren Kur’an’ın muhafazasında büyük bir yere sahip olan hafızlık, Peygamberimizin eğitim metodunun da merkezinde yer almış ve güncelliğini her daim korumuştur. Vahyin ilk muhatabı olan Hz. Peygamber (sas) aynı zamanda ilk hafızdır. Hz. Peygamber’in teşvikiyle sahabenin inen ayetleri ezberleme gayreti de hafızlığın başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu anlamda Mekke’de Erkam’ın (ra) evinde, Medine’de Mescid-i Nebevî’de yer alan suffede hafızlık eğitimleri gerçekleşmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Kurra" Kime Denir?</span></span><br />
<br />
İslam’ın yayılmasına bağlı olarak Kur’an talimi ve hıfzı ile eğitimlerdeki yöntem çeşitliliğinde artış olmuştur. Beşinci asra kadar diğer İslami ilimlerle birlikte camilerde yapılan Kur’an talimi ve hıfzı, beşinci asırdan itibaren medreselerde gerçekleştirilmeye başlanmış ve bu ilimleri tahsil edenlere “Kurra” denilmiştir. Kur’an öğretimi için kurulan ilk müstakil medreseler Dâru’l-Kur’an’lar olup 1924’ten itibaren Kur’an eğitimi Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Kur’an kurslarında devam etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Diyanet Haber</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hafızlık İlk Ne Zaman Başladı? Kurra Hafız Kime Denir?</span></span><br />
<br />
Hafızlık ilk ne zaman başladı ve ilk hafız kimdir? Kurra hafız kime denir?<br />
<br />
"Bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve günahtan korunun ki size rahmet edilsin." <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(En’âm, 6/155)</span></span><br />
<br />
Asr-ı saadetten itibaren Kur’an’ın muhafazasında büyük bir yere sahip olan hafızlık, Peygamberimizin eğitim metodunun da merkezinde yer almış ve güncelliğini her daim korumuştur. Vahyin ilk muhatabı olan Hz. Peygamber (sas) aynı zamanda ilk hafızdır. Hz. Peygamber’in teşvikiyle sahabenin inen ayetleri ezberleme gayreti de hafızlığın başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu anlamda Mekke’de Erkam’ın (ra) evinde, Medine’de Mescid-i Nebevî’de yer alan suffede hafızlık eğitimleri gerçekleşmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Kurra" Kime Denir?</span></span><br />
<br />
İslam’ın yayılmasına bağlı olarak Kur’an talimi ve hıfzı ile eğitimlerdeki yöntem çeşitliliğinde artış olmuştur. Beşinci asra kadar diğer İslami ilimlerle birlikte camilerde yapılan Kur’an talimi ve hıfzı, beşinci asırdan itibaren medreselerde gerçekleştirilmeye başlanmış ve bu ilimleri tahsil edenlere “Kurra” denilmiştir. Kur’an öğretimi için kurulan ilk müstakil medreseler Dâru’l-Kur’an’lar olup 1924’ten itibaren Kur’an eğitimi Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Kur’an kurslarında devam etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Diyanet Haber</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mescid-i Nebevî’de Kırk Vakit Namaz Kılmanın Hükmü Nedir?]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26180</link>
			<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 15:15:57 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=26180</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mescid-i Nebevî’de Kırk Vakit Namaz Kılmanın Hükmü Nedir?</span></span><br />
<br />
Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmanın hükmü nedir? Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmanın fazileti nedir?<br />
<br />
Hac ve umre ziyareti için Medine-i Münevvere’de kalınan süre içinde beş vakit namazın Mescid-i Nebevî’de kılınmasına özen gösterilir. Hz. Peygamber, Mescid-i Nebevî’de kılınacak bir namazın, Mescid-i Haram hariç diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletli olduğunu bildirmiştir (Buhârî, Fazlü’s-salât, 1). Halk arasında Medine’de sekiz gün kalıp kırk vakit namaz kılmanın gerekli olduğu kanaati yaygın hâle gelmiştir. Bu kanaatin dayanağı, sıhhati tartışmalı olmakla birlikte, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) rivayet edilen şu hadistir: “Kim benim şu mescidimde, bir tek vakti geçirmeksizin kırk vakit namaz kılarsa, kendisi için cehennemden berat ve azaptan kurtuluş yazılır. O kişi nifaktan da uzak olur.” <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XX, 40; Taberânî, el-Mu‘cemü’l-evsat, II, 22)</span></span><br />
<br />
Hadis âlimleri, gerek senet gerekse metin açısından bu rivayetin sıhhatinin tartışmalı olduğunu ifade etmişlerdir (Bkz. Elbânî, ed-Da‘îfe, I, 540; Rufâî, el-Ehâdîs, s. 435-436). Fıkıh eserlerinde de hacı adaylarının Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namazı ihmal etmemeleriyle ilgili vurgulu hükümler yer almamıştır. Bu bağlamda kırk vakit namaz konusuyla ilgili şu hadisin metin itibarıyla daha sahih olduğu bilinmektedir: “Kim ilk tekbire yetişmek kaydıyla kırk gün cemaatle namaz kılarsa o kimse için iki şeyden beraat gerçekleşir: Cehennem ateşinden ve nifaktan.”<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> (Tirmizî, Salât, 66)</span></span><br />
<br />
Buna göre Medine’de kalış zamanı yeterli olan kişilerin, sayı hesabı yapmaksızın Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mescidinde, onun Ravza’sının yanında cemaatle namaz kılmaya devam etmeleri yerinde bir davranış olacaktır. Fakat organizasyon açısından daha kısa sürelerde kalmak zorunluluğu doğarsa, bu da anlayışla karşılanmalı ve kırk vakit kılamamanın bir eksiklik olacağı zannedilmemelidir. Zira Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmak, haccın ne farzı ne vacibi ne de sünnetidir. Dolayısıyla haccın tamamlanmasının bu namazlara bağlanmaması gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Diyanet Haber</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mescid-i Nebevî’de Kırk Vakit Namaz Kılmanın Hükmü Nedir?</span></span><br />
<br />
Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmanın hükmü nedir? Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmanın fazileti nedir?<br />
<br />
Hac ve umre ziyareti için Medine-i Münevvere’de kalınan süre içinde beş vakit namazın Mescid-i Nebevî’de kılınmasına özen gösterilir. Hz. Peygamber, Mescid-i Nebevî’de kılınacak bir namazın, Mescid-i Haram hariç diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletli olduğunu bildirmiştir (Buhârî, Fazlü’s-salât, 1). Halk arasında Medine’de sekiz gün kalıp kırk vakit namaz kılmanın gerekli olduğu kanaati yaygın hâle gelmiştir. Bu kanaatin dayanağı, sıhhati tartışmalı olmakla birlikte, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) rivayet edilen şu hadistir: “Kim benim şu mescidimde, bir tek vakti geçirmeksizin kırk vakit namaz kılarsa, kendisi için cehennemden berat ve azaptan kurtuluş yazılır. O kişi nifaktan da uzak olur.” <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XX, 40; Taberânî, el-Mu‘cemü’l-evsat, II, 22)</span></span><br />
<br />
Hadis âlimleri, gerek senet gerekse metin açısından bu rivayetin sıhhatinin tartışmalı olduğunu ifade etmişlerdir (Bkz. Elbânî, ed-Da‘îfe, I, 540; Rufâî, el-Ehâdîs, s. 435-436). Fıkıh eserlerinde de hacı adaylarının Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namazı ihmal etmemeleriyle ilgili vurgulu hükümler yer almamıştır. Bu bağlamda kırk vakit namaz konusuyla ilgili şu hadisin metin itibarıyla daha sahih olduğu bilinmektedir: “Kim ilk tekbire yetişmek kaydıyla kırk gün cemaatle namaz kılarsa o kimse için iki şeyden beraat gerçekleşir: Cehennem ateşinden ve nifaktan.”<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> (Tirmizî, Salât, 66)</span></span><br />
<br />
Buna göre Medine’de kalış zamanı yeterli olan kişilerin, sayı hesabı yapmaksızın Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mescidinde, onun Ravza’sının yanında cemaatle namaz kılmaya devam etmeleri yerinde bir davranış olacaktır. Fakat organizasyon açısından daha kısa sürelerde kalmak zorunluluğu doğarsa, bu da anlayışla karşılanmalı ve kırk vakit kılamamanın bir eksiklik olacağı zannedilmemelidir. Zira Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmak, haccın ne farzı ne vacibi ne de sünnetidir. Dolayısıyla haccın tamamlanmasının bu namazlara bağlanmaması gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Diyanet Haber</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İslam'dan Çıkartan 10 Madde ve Şerhi]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=24716</link>
			<pubDate>Tue, 05 Dec 2023 17:44:50 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=24716</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İSLAM'DAN ÇIKARTAN 10 MADDE ve ŞERHİ</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Değerli müslüman ! Aşağıda okuyacağınız maddeler müslümanı ilmi delillerle tevhid ve şirk hakkında bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Okuyacağınız maddelere muhalif bir müslüman gördüğünüzde hemen ona sen kâfirsin, muşriksin diyemezsiniz. Zira hakkı bilmeyene, hakkı tebliğ etmek kuranın, sünnetin ve davet usulünün gereğindendir. Bu risale insanlara hükmetmek için hazırlanmadı. Bu risalenin amacı tevhidle şirk arasındaki farkı beyan etmektir..</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1- ALLAH’A ŞİRK KOŞMAK İMANI BOZAR :</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslam dininden çıkaran ilk maddemiz Allah’a şirk koşmaktır. Şirk en büyük günahtır. Yeryüzüne gelen her peygamber şirkten sakındırmış ve kavimlerini şirke karşı bilinçlendirmiştir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Şirk Luğatta;</span></span> ortak olmak manasına gelir.<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">İslami terimde ise;</span></span> Allah’ın Rububiyet’inde,<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[2]</span> Uluhiyyetinde,<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[3]</span> İsim ve Sıfatlarında<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[4]</span>ortağı olduğuna inanmaktır.<br />
 Şirk, günümüzde pek bilinmeyen bir gerçektir. Bu sebeble şirk mutlaka bilinmesi gereken ilk emirdir. Her müslüman ilkin şirk ve çeşitlerini bilmelidir. İzin verirseniz şirkten sakındıran bir ayet okuyalım.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın</span></span>." (Nisa, 36)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……hiçbir şeyi ortak koşmayın."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, Allah’a kulluk etmeyi, yalnız onu birlemeyi ve şirk koşmamayı emretmektedir. İzin verirseniz Kur'an'da şirkle alakalı bir ayeti anlayalım :</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hiç şubhe yok ki Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar. Her kim, Allah’a ortak koşarsa, hiç şubhe yok ki büyük bir günah ile iftirâ etmiştir.</span></span> ”(Nisâ 48)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“…Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> “Ayet; şirkin asla bağışlanmayacağını, en büyük günahın şirk olduğunu ve şirkin ebedi cehennemlik bir amel olarak beyan edildiğini öğreniyoruz. “</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[تَاللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ إِذْ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’a yemin olsun ki biz gerçekten apaçık bir sapıklıkta idik. Çünkü sizi alemlerin Rabbi ile bir tutmuştuk </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ona eş koşmuştuk)</span> </span>(Şuara, 97-98)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> ”…Çünkü sizi alemlerin Rabbi ile bir tutmuştuk (ona eş koşmuştuk) ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Bu konuşmalar cehennem ehlinin dünyada taptıkları putlar <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(sistemler, liderler, sanatçılar…)</span> arasında geçen konuşmalardır. Dünya hayatında Allah’a şirk koşmuş olan bu insanlar sapık bir yolda yaşadıklarını itiraf ediyorlar. Ayet içinde bildirilen şirk koşanlar, taptıkları putların rızık veren, hayat bağışlayan, yoktan var eden ve öldüren olduğuna inanmazlardı. Zira onlar bunları hak edenin Allah olduğunu bilirlerdi. Onlar putlara duydukları sevgide, onlara duydukları tutkuda, onlara her hususta itaatte şirk koşmuşlardı. Onlar, Allah ve peygamberlerinden gelen hükümleri hayatlarında tatbik etmeyip bilginlerini, atalarını Allah’a eş koşmuşlardı. Onlar yüceltmeleri gereken Allah’ı yüceltmeyip putları yüceltmişlerdi.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[5]</span> Bu yüzden şirke düşmüşlerdi. Allah’a şirk koşmak kişiyi ebedi cehenneme düşürür.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَـئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık, zulûm </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(şirk) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlaradır ve onlar doğru yolu bulanlardır</span></span>. ” (En’am, 82) ayeti inince ashab “imanlarına herhangi bir haksızlık karıştırmayanlar ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(cümlesini) </span>anlamakta zorlandılar ve Ey Allah Rasulu “Bizden kim nefsine zulmetmez” diye sordular ? <br />
 Rasulullah bu sizin sandığınız gibi değildir bu Lokman’ın (a.s.) “ Ey yavrucuğum muhakkak ki şirk büyük bir zulûmdur” sözü gibidir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Buhari; Muslim; Ahmed bin Hanbel)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>” Ey yavrucuğum muhakkak ki şirk büyük bir zulûmdur …”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah nefse zulmetmenin şirk koşmak olduğunu Lukman’ın (a.s.) oğluna söylediği sözle açıklamıştır. Şirk koşmak, Allah’a karşı işlenen en büyük günahtır. Şirk asla afvolunmayan ve sahibini de ebediyen cehenneme sürükleyen bir ameldir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">5. Delil:</span> Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur : “ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kulların Allah üzerindeki hakkı, kendisine hiçbir şeyi şirk koşmayana azab etmemesidir</span></span>. ”<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color"> (İmam Buhari; Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz: </span>“………………şirk koşmayana azab etmemesidir.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah (s.a.v.) kulların Allah üzerinde hakkı olduğunu ve bu hakkın da kul şirk işlemediği takdirde azaba düşmemesi olarak açıklamaktadır. Hadis, Şirk işlendiği takdirde azabın hak olduğunu beyan etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İzin verirseniz gelin hep birlikte şirkin çeşitlerini öğrenelim :</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Şirk</span></span> : Büyük, Küçük, gizli olmak üzere üç türlüdür.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1- Büyük Şirk:</span></span><br />
 Bir kimsenin ibadetlerde işlemiş olduğu şirktir. Bu şirk, insanı dinden çıkarır. Misal : Kainatı yöneten düzenleyen olarak salihleri, efendileri, gavs azamları<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[6]</span> bilmek, kabirlerden fayda<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">-zarar-</span> rızık ve şifa beklemek, kanun koyma hakkını beşeri düzenlere vermek, putların veya bir insanın önünde eğilmek, türbeler önünde mumlar yakarak zenginlik istemek…<br />
 <br />
 Büyük şirk altı kısımdır.<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">a- Duada şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin duada Allah'ın dışında birine yönelmesidir. Bir kimsenin yardımı, Allah’tan beklemeyip, istemeyip, ummayıp bir Peygamberden – <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">salihten</span> – veliden - yatan ölüden – <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">alimden </span>- istemesi durumunda gerçekleşen şirktir. Diyelim ki; “ Ey Abdulkadir Geylani derdime şifa ver, Ey Efendim sen sıkıntımı görüyorsun derdime derman ver, Ey filan hazretleri oğlumun rızkını genişlet, kızımın bahtını aç gibi sözlerle dua etmekle…”</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[فَإِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil : </span>" <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gemiye bindiklerinde, dini yalnız Allah'a halis kılanlar olarak O'na yalvarırlar. Onları karaya </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ulaştırmakla)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> kurtarınca da, bakarsın ki, onlar ortak koşarlar</span></span>." (Ankebut, 65)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……dini yalnız Allah'a halis kılanlar olarak O'na yalvarırlar…………..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, gemide bir boğulma tehlikesi geçirince hemen Allah’a dönen insanların halini beyan etmektedir. Bu insanlar ne zaman gemi içinde bir boğulma tehlikesi yaşasalar hemen Allah’a dönerler boğulma tehlikesinden kurtulunca da Allah’a şirk koşmaya başlarlardı. Ayet, sıkıntı anında duayı Allah’a yaptıklarını, sıkıntı bitince de duayı <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ibadet)</span> putlara doğru yaptıklarını belirtir.<br />
 Günümüzde bir çok insan bir kaza, mûsibet, deprem anında Allah diyerek dua eder sonra kurtulunca da Allah’a yine çeşitli varlıkları Allah’a şirk koşarlar.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[7]</span><br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">b- Niyet ve kasıtda şirk :</span></span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kişinin, amelini Allah için ihlaslı kılmayıp, kişiler ve kurumlar adına yapması ve dünya çıkarlarını Allah’ın rıdasını kazanmaktan daha hoş görmesidir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[مَن كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لاَ يُبْخَسُونَ أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ إِلاَّ النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُواْ فِيهَا وَبَاطِلٌ مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil : </span>“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(yalnız) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dünya hayatını ve onun ziynetini istemekte ise, onların işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz ve onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar ahiratte ateşten başka hiçbir şeyleri olmayacak kimselerdir. Orada işledikleri şeyler boşa gitmiştir. Zaten yapa geldikleri de hep batıldır</span></span>.” (Hud,15-16)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…………………..Kim (yalnız) dünya hayatını ve onun ziynetini istemekte ise,…………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Bir kimse Allah için değil de bir başkası için bir amel işlerse o amelin sevabını Allah’tan alması mümkün değildir. Ameliyle dünya nimetlerini kazanmak amacında ise; Allah’ın rıdasını aramadığı kesindir. Bu ameliyle Allah rıdası aramadığı için şirk koşmuş olur. Zira ameller ancak Allah için yapılır.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">c- İtaatte Şirk:</span></span></span><br />
 Bir kimsenin, Allah’ın emrine hükmüne bildirdiklerine itaat etmeyip kişilerin sistemlerin kurumların- patronların şıhların emrine uyması durumunda gerçekleşen şirktir. Allah ve Rasulunün ilkesine muhalif hüküm koyanlara itaat etmek bu şirk içine girer.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ey İman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin, işlerinizi boşa çıkarmayın</span></span> " (Muhammed-33)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span>“……Allah’a itaat edin,………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet itaatin ancak Allah ve Rasulune olması gerektiğini beyan eder. Bir kimse Allah’ın namaz kılma emrini hiçe sayarak bir patronun-<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">müdürün</span>-amirin emrini dinleyerek namaz kılmaz ise, bu Allah’a değil de emir verene kul olmuş ve Allah’a şirk koşmuş olur. Müslüman ancak Allah’ın emrini dinler ve ona itaat eder.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar hahamlarını ve rahiplerini Rabb'ler edindiler.</span></span>" (Tevbe, 31)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“…….Rabler edindiler."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Yahudiler ve Hıristiyanlar Allah’ın emirlerine ve hükümlerine itaat etmeyip bilginlerine itaati seçince, Allah onların bilginlerini Rabb'ler <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(kanun belirleyenler-nizam koyanlar)</span> edindiler buyurmuştur. Bir kimse Allah’ın emrini yerine getirmeyip bir insanın veya kurumun emrini yerine getirirse bu yaptığı şirk olur. Zira bu amelle Allah emrini küçük görüp uygulamamış ve emredenin hükmünü ise üstün görmüş olur.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">d- Sevgide Şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin, bir kimseyi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">-sistemi- kurumu- alimi- Şeyhi- takımı- partiyi- artisti- sanatçıyı-</span> ideolojiyi Allah’tan daha çok düşünmesi ve sevmesidir. Kişinin, bu varlığı, Allah’tan daha çok düşünme ve sevme sebebi, bu varlığa Allah’tan daha çok değer vermesindendir.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsanlardan bazıları vardır ki Allah'tan başka ilahları Allah'ı sever gibi severler</span></span>." (Bakara,165)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……Allah'tan başka ilahları Allah'ı sever gibi severler."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, bir kimseyi veya sistemi Allah’ı sever gibi sevmenin şirk olduğunu beyan eder. Bir insan Allah’ın emirlerine, hükmüne itaat etmek için hiçbir çaba harcamayıp, dünyanın çeşitli varlıklarını daha çok sevmeye çalışırsa bu amel kişiyi şirke düşürebilir. Zira bir kimse, birini Allah’dan daha çok düşünmesi, onu daha çok sevmesi, ona her emirde itaat etmesi onun kulu olduğunun delilidir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">e- Tasarrufta Şirk:</span></span></span><br />
 Allah’ın, Alemi düzenleme- <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">oluşturma- yağmuru yağdırma- öldürme- diriltme-</span> rızık verme hususlarda ki hakkını, Salihlerin ve velilerin hakkıdır, diyerek onlara vermek, onların güç sahibi olduğuna inanmaktır.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Eğer sen onlara Göklerle yeri kim yarattı ve güneşi ve ay'ı kim emrinize verdi diye sorsan onlar elbette Allah diyeceklerdir. O halde nasıl yüz çevirip döndürülüyorlar</span></span>." (Ankebut, 61)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…….Göklerle yeri kim yarattı ve güneşi ve ay'ı kim emrinize verdi diye sorsan onlar elbette Allah diyeceklerdir……”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Yerde ve gökte düzenleyen, meydana getiren, yaratan sadece Allah’tır. Kim yerde ve gökte seyyidlerin, efendilerin, kutbu Azamların, ölülerin, şıhların düzenleyen, meydana getiren, yardım eden olduğunu kabul ederse tasarrufta şirk işlemiş olur. Zira Allah’ın yerdeki ve gökteki tasarruf hakkını bir insan vermiş olur ki buda Allah’a ortak koşmaktır.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">f- Korkuda Şirk:</span></span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kişinin; Allah dışında birilerinin, kendisine aleme fayda ve zarar verdiğine inanması-onlardan korkması ürkmesidir. Kişinin, Şirk sistemlerin baskısından-tehdidinden korkması. Allah korkusunu hiçe sayması, Rabb'inin hesab soruculuğunu hiçe sayarak beşerden ve sistemlerden korkması, ölülerin yaşayanlara zarar vereceğine inanılması, Şeyhlerin haram işlendiği takdirde çarpmasından korkulmasıdır.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> " <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine "Düşmanlarınız olan insanlar size karşı bir ordu hazırladılar. O halde onlardan korkun dediler de bu söz onların</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (mûminlerin)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> imanlarını artırdı. Ve "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir" dediler.</span></span>" (Al-i İmran, 173)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…O halde onlardan korkun dediler de bu söz onların <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(mûminlerin)</span> imanlarını artırdı…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Müslüman ancak Allah’dan korkar. Eğer bir kimse ölülerden, efendilerden, cinlerden zarar gelecek diye onlardan korkup, Allah’dan korkmuyorsa bu insan şirk işlemiş olur. Diyelim ki cinlerin, şıhların beni çarpmasından korkuyorum demek caiz değildir. Zira zarar ve fayda veren ancak Allah’dır.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.</span></span>" (Al-i İmran, 200)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “….Allah'tan korkun ki……..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Ayet Allah’dan korkmak gereğini beyan eder. Müslüman ancak Allah’dan korkmalıdır.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2- Küçük şirk:</span></span> Bu şirk çeşidi, Tevhidin kemaline zarar verir. Küçük şirk, insanı dinden çıkarmayan şirk olub, büyük şirke taşıyan bir vesiledir. Misal: Namazda gösterişte bulunmak,<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">a- Sözlü şirk :</span></span></span><br />
 Kişinin, Allah adına değil de bir başkası adına yemin etmesi, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(namusuma-şerefime-ulusumun üzerine…)</span> veya Kur'an çarpsın -<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">iki gözüm aksın-şeyhim çarpsın - </span>ekmek çarpsın gibi sözlerle koşulan şirktir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتُبْعَثُنَّ ثُمَّ لَتُنَبَّؤُنَّ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">De ki Hayır, Rabbime Andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz</span></span>." (Tegabun, 7)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…Rabb'ime Andolsun……….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, Allah üzerine yemin edilmesi gerektiğini açıkça beyan etmektedir. Yemin ancak Allah üzerine olur.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim yemin edecekse ya Allah'a yemin etsin, ya sussun.</span></span>" <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İmam Buhari; Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “..ya Allah'a yemin etsin, ya sussun."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Hadis, yeminin ya Allah üzerine edilmesi gerektiğini ya da susmanın zorunluluğunu ispat eder. İnsanlar günümüze değişik varlıkların üzerine yemin ederek Allah’a şirk işlemekteler.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">b- Fiili şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin, insanı-<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kuşu-kediyi-yaşlı birini-şeyhi-at nalını-koç boynuzunu-</span>mavi boncuğu uğurlu sayması ve şans getirdiğine inanması, -<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">fala inanması</span>-şeyh ekmeklerini bereketli sanması-ellerinden şifa beklemesi -<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">yüzünden nurlar dökülerek kalbinde nur pınarlarının aktığına inanması</span>- gibi farklı farklı akıl almaz, Şeriat kabul etmez, ayet emretmez, hadis bahsetmez, sapık ve hurafe akidelere inanmasıdır.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Sem’i Delil :</span></span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur</span></span>." (En'am, 17)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “….Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span>Ayet, zarar ve fayda verenin ancak Allah olduğunu, koç boynuzlarının – <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">boncuklarının</span> - uğur getirdiğine inanmanın batıl olduğunu beyan eder. Bize hayır ve bereket ancak Allah’dan gelir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Uğura inanmak şirktir.</span></span>" <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> Hadisin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Uğur asla yoktur. Bir insandan, bir yerden, bir ağaçtan, bir boncuktan, asla uğur gelmez. Zira fayda ve zarar ancak Allah’dan gelir. Hadis çok açık bir şekilde uğura inanmanın şirk olduğunu beyan eder.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Eser delil :</span> " Şansa ve uğura inanmak şirktir." <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İmam İbn Kayyim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> İbn Kayyım’ın tüm sözü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> İbn kayyım’ın sözü çok açık bir şekilde şansa ve uğura inanmanın şirk olduğunu beyan eder. Günümüzde insanlar şansım yok gibi tabirleri çok kullanırlar, bu tabirler ise asla caiz değildir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">c- Kalbi Şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin, kendini insanlara-<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kurumlara</span>-patronlara sevdirmek için gösterişte bulunması. Riyakar amellerle insan takdiri toplamak bu çeşit şirktir.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1.Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah ancak takva sahiblerinden kabul eder.</span></span>” (Maide-27)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> Ayetin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ancak amellerini sırf kendi rıdasını kazanmak için yapanlardan kabul eder. Allah riyakar olarak yapılan ameli asla kabul etmez. Radı edilemeye bir insan veya kurum değil de Allah’dır. Kim Allah’ı değil de bir başkasını radı etmek için amel edilirse bu amel Allah’a kalbi boyutta işlene şirktir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Her kim ki Allah için yaptığı bir amele başkasını da ortak koşmuş ise; o amelin sevabını gidip ortak koştuğu kimseden istesin. Allah, kendisine ortak koşulan şeylerden munezzehtir</span></span>.” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Ahmed İbn Hanbel)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…bir amele başkasını da ortak koşmuş ise; o amelin sevabını gidip ortak koştuğu kimseden istesin…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Hadis, amellerin ancak Allah için olması gerektiğini ve bir başkası için yapılan amelin sevabının alınmayacağını, beyan eder.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) “ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir</span></span>.” buyurdu.<br />
 Ya Rasulullah “<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">küçük şirk nedir ?</span></span>” diye sorduklarında şu cevabı verdi. "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Riyadır</span></span>."<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color"> (Ahmed İbn Hanbel)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……“küçük şirk nedir ? ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Bir ameli Allah için değil de bir başkasının rızasını kazanmak için yaparsak bu amel küçük şirk olur ki bu amelin sevabı olmaz.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">3- Gizli şirk:</span></span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kişinin, Allah ve sen dilersen diye konuşması ve o kişiyi Allah’a farkında olmadan denk koşması ki, tehlikeli bir sözdür. Kişi “ senin sayende- <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sen olmasaydın- sen el atmasaydın-</span> sen dilersen olur ” gibi sözlerle kişiyi "her işi o yapanmış" gibi Allah’a denk koşmasıdır.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">De ki Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Yalnız bana ilahınızın ancak tek bir ilah olduğu vahy ediliyor. Artık kim Rabb'ine kavuşmayı ümit ediyorsa; Salih bir amel işlesin ve Rabb'ine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın</span></span>." (Kehf, 110)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “..kim Rabb'ine kavuşmayı ümit ediyorsa; Salih bir amel işlesin ve Rabb'ine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Müslüman bir işe başlarken ilkin Allah dilerse sonra da filan veya sen dilersen demelidir. Aksi halde ameline şirk katmış olur. Müslüman bilmeli ki Allah diledikten sonra kimse Allah’ın dilemesini ortadan kaldıramaz. Allah bir şeyi diledi mi o oluverir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2-İNSANIN ALLAH İLE KENDİ ARASINDA yardım DİLEDİĞİ, TEVEKKÜL ETTİĞİ, DUADA YÖNELDİĞİ VASITALAR [b][u]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[8]</span></span></span> KILMASI İMANI BOZAR :</span>[/u][/b]<br />
 <br />
 İnsanın, Allah dışında birilerini vasıta kılmasıdır. Günümüz insanın en çok yaptığı ameldir. Bu dua şekli iki şekildedir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">a- Allah’a yönelerek dua etmeyip direk peygamberlere, nebilere, salihlere, velilere, seyyidlere, ölülere, türbelerde yatırlara doğru duada yönelerek şirk işlemektir.</span></span></span></span><br />
 Örnek, “Ya Muhammed şifa ver, sıkıntımı gider, rızkımı gönder. Ya seyyidim dertlerime derman ver, başımdaki şu sıkıntımı al. Ya Abdulkadir Geylani şu şu işimi hayra çevir. Ey yüce gök kurtar beni, ey yüce güç sen yardımcımsın ” gibi dualarla dua etmektir. Bu dua şekli şirki duadır ve icma ile küfürdür.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[9]</span> Bu amel ebedi cehennem getiren bir ameldir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">b- Bir peygamberin, nebinin, seyyidin, efendinin, Allah katında faziletli olduğunu düşünerek ihtiyaçları, sıkıntıları, dertleri, Allah katında gideren defeden olarak onu görmekle işlenen şirktir.</span></span></span></span><br />
 Örnek, “Ey Seyyidim, Ey Efendim, Ey Abdulkadir Geylani hazretleri bana Allah katında yardım et, şifa ver, beni azabdan koru ” gibi dualarla Allah ile kendi arasında vasıta <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(aracı)</span> kılmakla meydana gelen şirktir. Bu duayı <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ibadeti)</span> başkasına yapmaktır ki bu şirktir ve icma ile küfürdür. Çünkü kişi Allah dışında birinin duayı işittiğine ve duasına icabet ettiğine inandığı takdirde onu ilah konumuna koymuş olur ki bunun şirk olduğunda ihtilaf yoktur.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[10]</span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[له دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَجِيبُونَ لَهُم بِشَيْءٍ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1.Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hak olan davet yalnız O’nadır. O’nu bırakıp çağırdıkları ise, kendilerine hiçbir şekilde cevab veremezle</span>r</span>.”<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Rad 14)</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…………O’nu bırakıp çağırdıkları ise, kendilerine hiçbir şekilde cevab veremezler.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : “</span>Ayetten, Allah dışında duaya layık görülen, ibadet edilen kim varsa asla fayda ve zarar veremediklerini, fayda ve zarar verenin ancak Allah olduğunu, Allah ile kul arasında duada asla kimsenin olamayacağını öğreniyoruz.”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَلاَ تَدْعُ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَنفَعُكَ وَلاَ يَضُرُّكَ فَإِن فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مِّنَ الظَّالِمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2.Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’tan başka </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(zatlara ölülere seyyidlere)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> sana fayda ve zarar vermeyen şeylere de ibadet etme. Eğer böyle yaparsan, o takdirde şubhesiz ki sen zalimlerden olursun</span></span>.” (Yunus, 106)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“Allah’tan başka <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(zatlara-ölülere-seyyidlere)</span> sana fayda ve zarar vermeyen şeylere de ibadet etme............”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet açık bir ifade ile Allah dışında kime yönelerek dua <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ibadet)</span> edilirse bunun fayda ve zarar vermediğini, bunun da şirk olduğunu beyan eder.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">3.Delil :</span></span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allah ile birlikte başka bir İlah dua etme. O takdirde azab edilenlerden olursun</span></span>.” (Şuara, 213)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> Ayetin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ayetinde, Allah dışında birine dua edildiği takdirde bu duanın şirk olduğunu beyan eder.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[11]</span><br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3-MUŞRİKLERİ ŞİRK EHLİ GÖRMEMEK, ŞİRKLERİNDE ŞUBHEYE DÜŞMEK VEYA YOLLARINI DOĞRULAMAK İMANI BOZAR.</span>[b]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[12]</span></span></span>[/b]<br />
 <br />
 Muşrikleri ve akidelerini <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[13] </span>şirk saymamak ve şirklerinde tereddüt etmek, gittikleri yolu desteklemek insanı muşrik eder. Yahudilerin, Hıristiyanların, Allah’ın şeriatı ile hükmetmeyenlerin, küfründe şubhe duymak onları doğrulamak küfürdür. Onların belirledikleri sistemleri, menhecleri, yolları benimsemek, desteklemek küfürdür.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1.Delil:</span></span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ey İman edenler, Yahudileri de Hıristiyanları da dostlar edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar</span></span>.” <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Maide 51)</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “………………….Yahudileri de Hıristiyanları da dostlar edinmeyin.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> “Ayet, Yahudilerin, Hıristiyanların, muşriklerin, asla dost<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">-sevilen-</span>desteklenen olmaması gerektiğini beyan eder. ”</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim Tağutu inkar sonra da Allah’a iman ederse sapasağlam bir kulpa yapışmış olur</span></span>.” (Bakara, 256)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ ….Tağutu inkar sonra da Allah’a iman ederse…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ilkin Tağutun <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(şeytan-küfür-Allah dışında tapılan varlıklar, Allah’a isyana çağıran her kişi ve sistem)</span> inkar edilmesini sonra da Allah’a iman edilmesini emretmektedir. Tağut inkar edilmeden iman gerçekleşmez.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil : </span>Rasulullah (s.a.v.) : “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Herkim Allah’tan başka hak üzere bir ilah olmadığını kabul eder ve Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her şeyi inkar ederse, artık onun kanı ve malı </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(diğer Müslümanlara)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> haram olmuştur</span></span>.” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İmam Muslim )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz</span> : “……………Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her şeyi inkar ederse,…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama:</span> Allah Rasulu, Allah dışında tapılanların, muşriklerin, küfür ehlinin asla inkar edilmesi gerektiğini söylemektedir.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[14]</span><br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) : “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah muşrik birinin müslüman olduktan sonra muşrikleri terk edip müslümanlara dönmedikçe yaptığı ameli kabul etmez</span></span>.”<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color"> (Nesai ve diğer sünen kaynakları / senedi ceyyid )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…….muşrikleri terk edip müslümanlara dönmedikçe yaptığı ameli kabul etmez.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah müslüman olmuş bir muşrikin, muşrikleri terk etmedikçe onun amelini kabul etmeyeceğini söylemekle müşriklerden uzak kalmanın önemini beyan etmektedir.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">4- ALLAH RASULUNUN GETİRDİĞİ TERTEMİZ SÜNNET [b][u]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[15]</span></span></span> YOLUNDAN DAHA ÜSTÜN, BİR YOL-SİSTEM OLDUĞUNA İNANMAK İMANI BOZAR :</span>[/u][/b]<br />
 <br />
 Bir kimsenin Rasulullah’ın getirdiği saf ve tertemiz sahih sünnet yolunu, ortaya koyduğu tertemiz ameli, söylediği şerefli sözü hakir görerek, basite indirerek bir başka yolu, ameli üstün görmesi-tutması durumunda düştüğü küfürdür. Kim Allah Rasulunun ortaya koyduğu tertemiz sünnet yolunu, şeriat yolunu bir başka yolla kıyas ederek hafif görürse icma ile kafirdir.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[16]</span> Diyelim ki; Tağutun hükmünü Allah ve Rasulunun hükmü önüne geçirmesi, Rasulullah’ın sünnetinden dışarı çıkma hakkım vardır demesi, Rasulullah’ın hükmü beni ilgilendirmez ben batılı kanunları üstün görürüm diyerek düşünmesi, Yahudilerin ve Hıristiyanların dinini-yollarını şeriattan üstün görmesi, beşeri bir kanunu-düşünceyi Kuran ve sünnetten öne alması, karşılıklı rıda oldukça zina suç değildir inancını savunması, günümüzde hırsızın elini kesmek çağdışılıktır düşüncesi benimsemesi gibi ... <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[17]</span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align">
 <span style="font-size: large;" class="mycode_size">[أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّهُ مَن يُحَادِدِ اللّهَ وَرَسُولَهُ فَأَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدًا فِيهَا ذَلِكَ الْخِزْيُ الْعَظِيمُ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hala bilmezler mi ki, Kim Allah’a ve Rasulüne karşı sınır mucadelesine kalkışırsa ona, içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır</span></span>.” (Tevbe 63)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…Kim Allah’a ve Rasulune karşı sınır mucadelesine kalkışırsa…….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>”Ayetten, Allah ve Rasulunun koyduğu hükümler -emirler- karşısında hüküm koyanların, kanun belirleyenlerin, bir başka dini veya ideolojiyi üstün görenlerin imanı olmadığını öğreniyoruz.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar, Allah’ın indirdiğini hoş görmediler. Bundan dolayı amellerini boşa çıkartmıştır</span></span>. ” (Muhammed 9)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Allah’ın indirdiğini hoş görmediler. Bundan dolayı amellerini boşa çıkartmıştır.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah, indirdiği hükümleri hoş görmeyenleri kafirler olarak kitabında zikretmiştir. Bir kimse Allah ve Rasulunun emrettiklerin hoş görmediği takdirde küfre düşer.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Delil :</span></span> ”<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirat gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve Rasulune götürün, bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.</span></span> ” (Nisa, 59)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> ”……………… onu Allah’a ve Rasulune götürün, bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ve ahirate iman eden müslüman gerçekten imanında ihlaslı ise ihtilafa düştüğü bir meseleyi Alalh ve Rasulune götürmek zorundadır. Bir kimse Allah ve Rasulünün şeriatını en üstün şeriat, yol, nizam görmediği müddetçe dini ve imanı istikamet etmez.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil : </span>“<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sözlerin en güzeli Allah’ın, yolların en güzeli de Muhammed’indir.</span></span> ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Muslim ve diğer sünen kaynakları)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil cümlemiz :</span> “………..yolların en güzeli de Muhammed’indir. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah (s.a.v.) hadislerinde çok açık bir dille yolunun en güzel yol olduğunu beyan eder. Yoldan maksad; Rasulullah’ın sözlerini, amellerini, takrirlerini içeren sünnetidir.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[18]</span><br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">5- ALLAH RASULUNDEN GELEN BİR SÖZE-AMELE BUĞZETMEK, BU BUĞZ EDİLEN AMEL KİŞİ TARAFINDAN YAPILSA BİLE İMANI BOZAR:</span></span></span><br />
 <br />
 İnsanın, Allah Rasulunden duyduğu bir söze, amele, itikadi prensibe, ameli bir ibadete, yasaklanan bir emre, bu söylenenleri bizzat amel etse de buğz etmesi durumunda imanı bozulur. Zira her insan Rasulullah’dan gelene iman etmeli, kalben doğrulamalı, hükmünü ameli olarak uygulamalıdır. Rasulullah’ın sünneti vahiy hükmündedir. Ehli sünnet kuran ve sünneti iki vahiy görür. Zira Rasulullah hevasından asla konuşmaz. Onun konuşması ancak Allah’ın emri iledir. <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[19]</span> İki kadının bir erkeğe denk olmasını inkar eden, sakalı uzattığı halde hakir gören, Rasulullah’ın iki elini rüku öncesi ve sonrası kaldırmasını inkar eden veya bu sünneti küçümseyen bir kimse gibi.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar, Allah’ın</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Muhammed’e) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">indirdiği Kuran’dan hoşlanmayıp onu yalanladılar. Bundan dolayı Allah, onların amellerini boşa çıkardı</span></span>.” (Muhammed 9)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“………Allah’ın <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Muhammed’e)</span> indirdiği Kuran’dan hoşlanmayıp onu yalanladılar..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : “</span>Ayetten, Kuran’a buğzedenlerin, onu inkar edenlerin, hükmünü istemeyenlerin imanı olmadığını öğreniyoruz.”<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) “ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kim muhlis bir kalble La İlahe İllAllah derse cennete girer</span></span>. ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Ahmed bin Hanbel; İbn Hibban )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Kim muhlis bir kalble La İlahe İllallah derse……….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Muhlis kalble iman ve amel eden munafıklıktan kurtulur. Kişinin İslamın veya Rasulullah’ın bir amelini yaparken muhlis bir kalble yapması durumunda cennete girmesi mümkündür. Müslüman Rasulululah’tan gelen bir sözü ve ameli hem kalbiyle hem de ameliyle kabullenmelidir.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">6- RASULULLAH’IN DİNİNDEN SAYILAN CENNETİN SEVAB CEHENNEMİNDE CEZA YERİ OLDUĞU GİBİ HUSUSLARLA ALAY ETMEK İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 Rasulullah’ın dininden bir emirle, hükümle, alay etmek, sakalla, el kesmekle, şeriatla, cennetle alay etmek icma ile küfürdür. Bir kimse cennet müminlerin gideceği bir yerde bizlerin gideceği yerde cehennem mi diyerek cennet ve cehennemle alay etse küfre düşer. Zira bu Allah ayetiyle alay etmektir. Munafıklar Tebuk Gazvesinde Rasulullah ve ashabı hakkında “Onlar gibi çok yiyenler, yalan konuşanlar, düşman önünde onlardan daha korkaklar yoktur ” demiş alay etmişler Allah da şu ayeti indirmiştir. <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[20]</span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[قُلْ أَبِاللّهِ وَآيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنتُمْ تَسْتَهْزِؤُونَ لاَ تَعْتَذِرُواْ قَدْ كَفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ey Muhammed! Onlara) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">de ki: Siz, Allah ile, âyetleri ile ve elçisiyle mi alay ediyordunuz? Hiç özür dilemeyin. Çünkü siz, alay ettiğiniz bu sözünüzle îmân ettikten sonra kâfir oldunuz</span></span>.” (Tevbe : 65-66)<br />
 Delil Cümlemiz : “………elçisiyle mi alay ediyordunuz?...................................... ...”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Munafıklar Rasulullah ve ashabıyla yukarıda söylediğimiz şekilde alay etmişlerdi, peki Diniyle alay edenin durumu nasıl olur kardeşim?</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[ذَلِكَ جَزَاؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَرُسُلِي هُزُوًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil : </span>“ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İşte böyle onların cezası kafir oldukları, ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için, cehennemdir</span></span>. ” (Kehf, 106)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için…..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ayeti, ayetleri ve Rasulleri alaya alanların akıbetini çok açık beyan eder.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">7- SİHİR YAPMAK, ONA RADI OLMAK İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 İnsanın Sihirle Uğraşması, Yapanların Yanına Giderek Doğrulaması, Radı Olması, imanı bozar. Sihirbazlar kişiye sihir yaparak zevcesinden ayıra bilmekteler, kişiye rahatsızlık-hastalık tattırabilmekteler, sihirle bir başksına zarar verdirebilmekteler. Sihirbazların insan üzerindeki etkileri Allah’ın izniyledir. Sihirbaz, cin şeytanlarla bağ kurarak şeytani ameller yapar. <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[21]</span></span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delili:</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oysa o iki melek, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Hârût ve Mârût)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> insanlara</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (nasihat ederek sihri öğrenmemeyi îkâz eder ve)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> : ‘Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın sihri öğrenerek şeytanlara itaat edip kâfir olma demedikçe de hiç kimseye sihir ilmini öğretmezlerdi</span></span>” <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">(Bakara 102)</span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……sakın sihri öğrenerek şeytanlara itaat edip kâfir olma» demedikçe de hiç kimseye sihir ilmini öğretmezlerdi ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> İki melek, Harut ve Marut insanlara nasihat ederek bildikleri sihir öğretmezlerdi. Öğrettiklerine de sakın şeytan yolunda giderek, ona itaat ederek küfre düşmeyin diyerek uyarırlardı.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَلَـكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2</span></span><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Lakin şeytanlar kafir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı</span></span>.” (Bakara, 102)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “Ayetin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah Şeytanların kafir olduklarını, sebebinin de İnsanlara sihir öğretmeleri olduğunu beyan etmektedir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3.Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) : “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yedi helak edici şeyden kaçınınız, Allah’a şirk </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(eş)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> koşmak, sihir yapmak ve…….</span></span>.” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz</span>“………sihir yapmak………….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah (s.a.v.) sihir yapmanın helak edici olduğunu beyan ederken, Allah’a şirk koşmak olduğunu da söylemektedir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">8- MUŞRİKLERE SEVGİ GÖSTERMEK, MÜSLÜMANLAR KARŞISINDA ONLARA DESTEK VERMEK, İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 Kafirlere ve dostlarına sevgi duymak, onları desteklemek, yollarında gitmek, müslümanlara karşı mücadelelerinde onlara yardım etmek, kişiyi kafir eder.<br />
 Kafirlere yapılan yardım müslümanların gücünü, izzetini, nusretini, mücadelelerini kırıyorsa yapılan yardım ve destek kişiyi kafir eder. Kafirleri izzetli müslümanları zelil kılacak her söz ve amel kafirlere destek hükmündedir.<br />
 Günümüzde bazıları müslümanların İslam uğrandaki izzetlerine leke, kafirlerin İslam önündeki düşmanlıklarına destek verebilmekteler. Kafirler karşısında hoşgörü ilkesini bilenler, Müslümanlar karşısında nefret tohumlarını ekebilmekteler.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sizden her kim, onları </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Yahûdî ve Hıristiyanları) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dost edinirse, o da onlardandır. Şubhesiz ki Allah, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(kâfirleri dost edinen)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> zâlimleri asla doğru yola iletmez</span></span>.” (Mâide 51)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…………………….Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinirse, o da onlardandır………………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Allah Yahudileri ve Hıristiyanları dostlar edinmemek gerektiğini beyan eder.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ أَوْلِيَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ey iman edenler ! sizden evvel kendilerine kitab verilenlerden dininizi bir eğlence ve bir oyuncak edinenleri ve kafirleri veli edinmeyin.</span></span>” (Maide, 57)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ …………..dininizi bir eğlence ve bir oyuncak edinenleri ve kafirleri veli edinmeyin. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Allah, dinimizi oyun ve eğlence edinen kafirleri asla dostlar edinmememiz gerektiğini ortaya koymaktadır.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">9- ALLAH’IN ŞERİATININ [b][u]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[22]</span></span></span> VE RASULULLAH’IN ORTAYA KOYDUKLARININ DIŞINA ÇIKILABİLECEĞİNE, MÜSLÜMANIN BUNA HAKKI OLDUĞUNA İNANMAK, İMANI BOZAR :[/u][/b]<br />
 <br />
 İnsanın İslam’ın dışında ki bir başka şeriata, yola, sisteme, nizama, dine, hayat programına uyabileceğine inanması kişiyi kafir eder. Müslüman için İslam ve onun hükümden başka seçeceği bir din ve hüküm yoktur. Her müslümanın Şeriatı, Rasulullah’ın sünnetini yüceltmesi farzdır. Kim Demokrasiyi, Komünizmi, Liberalizmi, Sosyalizmi ve diğer beşeri ideolojileri İslam’ın önüne geçirerek bir başka dine uyma-itaat etme hakkı olduğuna inanırsa kafir olur. Zira bu seçim Allah ve Rasulunun şeriatını dışlamak o batıl şeriatlara uymaktır ki hiçbir alim bunun küfür olduğunda şüphe etmemiştir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Her kim, İslâm’dan başka bir dîn ararsa, o dîn ondan asla kabul olunmayacaktır. Ve o, âhiratte hüsrana uğrayanlardan olacaktır</span></span>.” (Âl-i İmrân 85)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Her kim, İslâm’dan başka bir dîn ararsa, o dîn ondan asla kabul olunmayacaktır…..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, İslam dışında bir dine mensub olanın, şeriatın dışında nizam arayanın, Allah ve Rasulunun emirlerini hiçe sayanların Allah huzurunda hüsrana düşerler.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيماً فَاتَّبِعُوهُ وَلا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şubhesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başak yollara uymayın. Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar.</span></span>“ (Enam, 153)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Şubhesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun……”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah peygambere de ki bu yol <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(tevhid-iman-sünnet)</span> benim yolumdur, bu yola uyun, asla başka yola uymayın.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) bir gün ashabının huzurunda bir çizgi çizdi : '<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bu Allah’ın yolu'</span></span> sonra da sağına soluna çizgiler çizdi ve dedi ki, “ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bunlar şeytanın yolu bu yol üzerinde birer şeytan yoluna davet eder. </span></span>“ <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Ebu Davud, Ahmed, Darimi )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…… “ Bunlar şeytanın yoludur, bu her bir yol üzerinde şeytan <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(bulunur)</span> yoluna davet eder. “<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Kim Allah’ın dininden çıkabileceğine, bu hakkı olduğuna inanırsa kişi küfre düşer.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> Müfessirlerin İmamı Mucahid “O, dini dosdoğru tutun, onda ayrılığa düşmeyin, diye dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim, Musa ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi, size de şeriat yaptı. ” ayetinin tefsirinde, diyor ki ; “Ey Muhammed sana bir tek dini emrettik.” ve “Sana ve tüm nebilere bir tek dini emrettik.” demektedir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İbn Hacer Askalani, Fethu'l Bari şerhu sahihu’l Buhari, İbn Cerir et-Tabari Tefsirinde )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……..diye dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi,……… size de şeriat yaptı. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah tüm Rasullere ve nebilere bir tek din olan İslam’ı tavsiye etmiştir. Gelen tüm peygamberlerin dini birdir. Allah’ın emrettiği tek dine tutunmak her müslüman üzerine farzdır. Kim resullerin dini olan İslam’dan başka bir din ararsa ondan kabul edilmez.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">10- ALLAH’IN DİNİNDEN, YÜZ ÇEVİRMEK, ÖĞRENMEMEK, AMEL ETMEMEK İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 Kişi kendisini müslüman kılan, imanlı eden, şirke götüren, azaba düşüren hükümleri bilmekten-öğrenmekten kaçınması imanını bozar. Kişinin Allah’ın ayetlerinden, emirlerinden, hükümlerinden, yüz çevirmesi, dinini öğrenme hırsı taşımaması, amel etmemesi, İslam zıddına hayat sürmesi kişiyi küfre düşürür. Müslüman dünya ve ahirette kendisini selamete götürecek emirlere hükümlere önem verir, öğrenir, onlarla amel eder ve müslüman kimliğinin izzetini bilir.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآياتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatıldığı halde, onlardan yüz çevirerek öğüt almayıp kibirlenen kimseden daha zâlim kim olabilir. Şubhesiz ki biz, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(âyetlerimizden yüz çevirerek onlardan faydalanmayan)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> günahkârlardan intikam alacağız.</span></span>” (Secde 22)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldığı halde, onlardan yüz çevirerek öğüt almayıp kibirlenen kimseden daha zâlim kim olabilir…………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah, ayette kendisine Allah ayetleri okunan sonra bu ayetin hükmünden-emrinden yüz çeviren-öğüt almayan bir kimsenin zalim olduğunu beyan etmektedir. Allah ayetlerini öğrenmemek, onlarla amel etmemek ayetler okunduğunda rahatsızlık duymak kişiyi Allah korusun küfre düşürür.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnkar edenler ise, uyarılıp korkutuldukları şeyden yüz çevirmektedirler.</span></span> ” (Ahkaf, 3)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ ……………….uyarılıp korkutuldukları şeyden yüz çevirmektedirler. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Yüz çevirmek, inkar etmek kafirlerin sıfatlarındandır. Kafirlere Allah’ın ayetleri ve Rasulullah’ın hadisleri öğretildiğinde, hatırlatıldığında hemen yüz çevirirler, dinlememek için kaçınırlar, öğüt almamak için çalışırlar. Bu sıfatlar ayette çok açık beyan edilmektedir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil : </span>“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim de zikrimden yüz çevirirse, gerçekten onun için dar bir geçim vardır.</span></span>” (Taha, 124)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ ………….zikrimden yüz çevirirse, gerçekten onun için dar bir geçim vardır.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah dünyada kullarının geçim darlığını ayetlerinden yüz çevirmek olarak beyan etmektedir. Eğer kişi Allah ayetinden yüz çevirince dünyada dar geçime düşüyorsa sizce ahirette ki cezası nasıldır ? O halde Allah ayetlerinden yüz çevirenleri, Allah cezalandırmaz mı ?<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> “ Kişinin kulağını ve kalbini Rasulullah’a çevirmemesi, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Rasulullah’dan gelenleri)</span> ne yalanlaması ne doğrulaması, ne dost ne de düşman bilmesidir. ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İbn Kayyim, Medarucu’s Salikin)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> İbn Kayyım’ın tüm sözü.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Kişi dünya ve ahiret selameti taşıyan dinin aslını, temelini öğrenmekten yüz çevirmek, kulak asmamak, hak ve batılı öğrenmek için umursamamak kişinin imanını bozar.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kulunu bu risalede muvaffak kılan Allah’a hamd olsun.</span><br />
 <br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[2] Rububiyyet : Allah’ın Rabb, yaratan, düzenleyen, hakim, alemi tasarrufu altında bulunduran, yöneten, olarak tanımak ve iman etmektir.<br />
 [3]Uluhiyyet: Allah’ın ibadete, kulluğa, itaate, layık tek hak mabud, ilah olarak tanımak ve iman etmektir.<br />
 [4] İsim ve sıfatlar: Allah’ın şerefli isimlerinin (Metin-Samed-Hakim-Halık) ve yüce sıfatlarının (Semi, Alim, Basir) tek hak sahibinin Allah olduğunu bilmek Allah’ın zatının benzerliğine inanmamaktır.<br />
 [5] Suleyman Ulvan, Şerhu navagidu’l İslam 5<br />
 [6] Gavs azamlar : Bazılarına göre, göklerde salihler yaşar ve bu salihler ihtiyaçları-sıkıntıları-dertleri giderir. İşte bu insanlara gavs azamlar denilir. Buna inanmak Allah’ın Rububiyyetinde şirk işlemektir.<br />
 [7] 17 Ağustos depreminin ilk günleriydi. İnsanlar depremin henüz acısını atamamışlardı. O gün deprem bölgesinde her cami tıklım tıklım dolmuş, eller Allah’a doğru açılmış, alınlar secde yüzü görmüş ve namaz kılanların sayısı artmıştı. Fakat aradan çok zaman geçmeden insanlar yeniden Allah’a yapmaları gereken kulluğu bırakarak çeşitli varlıklara doğru yöneldiler ve isyan etmeye başladılar. Endonezya’da meydana gelen Tsunami depreminde de aynı şeyleri yaşadık. Tsunami depreminde tüm sahiller Lut kavminin helakı gibi helak olmuşlardı fakat şimdilerde ise sahiller aynı haramlara yönelmişlerdir.<br />
 [8] Vasıtalar : insanın sığındığı -dayandığı-andığı- yöneldiği şeyhler-efendiler- babalar evliyalardır. Oysa, müslüman, Allah’a sığınır.<br />
 [9] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam-5<br />
 [10] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam-6</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[11] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz: </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Lokman-13, Mûminun 117, Fatır, 13-14, Cin- 18 ve 20, Zumer-38, Bakara-186)</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[12] Muşrikleri şirk içinde görmemek kişiyi şirke sokar. Kuran ve sünnet bu </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">hususu açık beyyinelerle açıklamıştır.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[13] Akide: İnsanın kati delillerle inandığı, kabullendiği din düşüncedir. </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müslümanın akidesi ehli sünnet akidesidir.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[14] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ali-İmran, 28 / Zuhruf, 26-27 / Tevbe,123 / Mucadele 22 Mumtehine,1)</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[15] Sünnet: Allah Rasulunun sözleri, amelleri takrirleridir. </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sünnete uymak farzdır.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[16] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam, 9 er-Racihi diyor </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">ki; Kim Rasulullah’ın yolundan daha güzel bir yol olduğuna inanırsa veya Rasulullah’ın koyduğu hükümden daha güzel bir hüküm olduğuna inanırsa icma ile kafirdir. Çünkü bu şahıs Allah’ın Rasulu Muhammed olduğuna şehadet etmiş olmaz zira ona şehadet etmek ona itaat etmeyi, bildirdiklerini doğrulamayı, yasaklarından sakınmayı gerektirir.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[17] Zina, içki, faiz, helaldir haram değildir diyerek Allah ve Rasulunun ortaya </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">koyduklarını küçük görmek ve beşeri kanunları üstün görmekle düşülen küfür.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[18] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz, Nisa, 60-65</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[19] İmam Buhari“ Nebinin Rabb'inden rivayet ettikleri” diyerek </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">başlık atmış ve sünneti Rabb'inden aldığına dair delil getirmiştir.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Darimi, Ebu Davud; Hatib Bağdadi, Abdulber, Mervezi, Evzai </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">yoluyla Hasan bin Atiyye’nin şu sözünü beyan eder “ Cibril, Kuran’ı indirdiği gibi sünneti de indirirdi.” Abdulaziz et- Tarifi Rasulullah’ın sünneti hakkında : “Kuran ve sünnet iki vahiydir.” demektedir (Abdulaziz er-Tarifi Şerhu Navagidu’l İslam 28)</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[20] Dinle , şeriatla, alay edenlerle oturmak kişiyi o alay edenlerin safına sokar.<br />
 [21] İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Ahmed (r.h) sihirbazın tövbesinin asla kabul edilmeyeceğine ve öldürülmesi gerektiği hükmetmişlerdir. (Abdulaziz er-Tarifi Şerhu Navagidu’l İslam 43)<br />
 [22] Şeriat: Allah’ın insanoğlu için sunduğu saadet-huzur-yolu-nizamının adıdır.</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İSLAM'DAN ÇIKARTAN 10 MADDE ve ŞERHİ</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Değerli müslüman ! Aşağıda okuyacağınız maddeler müslümanı ilmi delillerle tevhid ve şirk hakkında bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Okuyacağınız maddelere muhalif bir müslüman gördüğünüzde hemen ona sen kâfirsin, muşriksin diyemezsiniz. Zira hakkı bilmeyene, hakkı tebliğ etmek kuranın, sünnetin ve davet usulünün gereğindendir. Bu risale insanlara hükmetmek için hazırlanmadı. Bu risalenin amacı tevhidle şirk arasındaki farkı beyan etmektir..</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1- ALLAH’A ŞİRK KOŞMAK İMANI BOZAR :</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İslam dininden çıkaran ilk maddemiz Allah’a şirk koşmaktır. Şirk en büyük günahtır. Yeryüzüne gelen her peygamber şirkten sakındırmış ve kavimlerini şirke karşı bilinçlendirmiştir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Şirk Luğatta;</span></span> ortak olmak manasına gelir.<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">İslami terimde ise;</span></span> Allah’ın Rububiyet’inde,<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[2]</span> Uluhiyyetinde,<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[3]</span> İsim ve Sıfatlarında<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[4]</span>ortağı olduğuna inanmaktır.<br />
 Şirk, günümüzde pek bilinmeyen bir gerçektir. Bu sebeble şirk mutlaka bilinmesi gereken ilk emirdir. Her müslüman ilkin şirk ve çeşitlerini bilmelidir. İzin verirseniz şirkten sakındıran bir ayet okuyalım.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın</span></span>." (Nisa, 36)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……hiçbir şeyi ortak koşmayın."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, Allah’a kulluk etmeyi, yalnız onu birlemeyi ve şirk koşmamayı emretmektedir. İzin verirseniz Kur'an'da şirkle alakalı bir ayeti anlayalım :</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hiç şubhe yok ki Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar. Her kim, Allah’a ortak koşarsa, hiç şubhe yok ki büyük bir günah ile iftirâ etmiştir.</span></span> ”(Nisâ 48)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“…Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> “Ayet; şirkin asla bağışlanmayacağını, en büyük günahın şirk olduğunu ve şirkin ebedi cehennemlik bir amel olarak beyan edildiğini öğreniyoruz. “</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[تَاللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ إِذْ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’a yemin olsun ki biz gerçekten apaçık bir sapıklıkta idik. Çünkü sizi alemlerin Rabbi ile bir tutmuştuk </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ona eş koşmuştuk)</span> </span>(Şuara, 97-98)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> ”…Çünkü sizi alemlerin Rabbi ile bir tutmuştuk (ona eş koşmuştuk) ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Bu konuşmalar cehennem ehlinin dünyada taptıkları putlar <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(sistemler, liderler, sanatçılar…)</span> arasında geçen konuşmalardır. Dünya hayatında Allah’a şirk koşmuş olan bu insanlar sapık bir yolda yaşadıklarını itiraf ediyorlar. Ayet içinde bildirilen şirk koşanlar, taptıkları putların rızık veren, hayat bağışlayan, yoktan var eden ve öldüren olduğuna inanmazlardı. Zira onlar bunları hak edenin Allah olduğunu bilirlerdi. Onlar putlara duydukları sevgide, onlara duydukları tutkuda, onlara her hususta itaatte şirk koşmuşlardı. Onlar, Allah ve peygamberlerinden gelen hükümleri hayatlarında tatbik etmeyip bilginlerini, atalarını Allah’a eş koşmuşlardı. Onlar yüceltmeleri gereken Allah’ı yüceltmeyip putları yüceltmişlerdi.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[5]</span> Bu yüzden şirke düşmüşlerdi. Allah’a şirk koşmak kişiyi ebedi cehenneme düşürür.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَـئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık, zulûm </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(şirk) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlaradır ve onlar doğru yolu bulanlardır</span></span>. ” (En’am, 82) ayeti inince ashab “imanlarına herhangi bir haksızlık karıştırmayanlar ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(cümlesini) </span>anlamakta zorlandılar ve Ey Allah Rasulu “Bizden kim nefsine zulmetmez” diye sordular ? <br />
 Rasulullah bu sizin sandığınız gibi değildir bu Lokman’ın (a.s.) “ Ey yavrucuğum muhakkak ki şirk büyük bir zulûmdur” sözü gibidir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Buhari; Muslim; Ahmed bin Hanbel)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>” Ey yavrucuğum muhakkak ki şirk büyük bir zulûmdur …”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah nefse zulmetmenin şirk koşmak olduğunu Lukman’ın (a.s.) oğluna söylediği sözle açıklamıştır. Şirk koşmak, Allah’a karşı işlenen en büyük günahtır. Şirk asla afvolunmayan ve sahibini de ebediyen cehenneme sürükleyen bir ameldir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">5. Delil:</span> Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur : “ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kulların Allah üzerindeki hakkı, kendisine hiçbir şeyi şirk koşmayana azab etmemesidir</span></span>. ”<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color"> (İmam Buhari; Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz: </span>“………………şirk koşmayana azab etmemesidir.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah (s.a.v.) kulların Allah üzerinde hakkı olduğunu ve bu hakkın da kul şirk işlemediği takdirde azaba düşmemesi olarak açıklamaktadır. Hadis, Şirk işlendiği takdirde azabın hak olduğunu beyan etmektedir.</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İzin verirseniz gelin hep birlikte şirkin çeşitlerini öğrenelim :</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Şirk</span></span> : Büyük, Küçük, gizli olmak üzere üç türlüdür.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1- Büyük Şirk:</span></span><br />
 Bir kimsenin ibadetlerde işlemiş olduğu şirktir. Bu şirk, insanı dinden çıkarır. Misal : Kainatı yöneten düzenleyen olarak salihleri, efendileri, gavs azamları<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[6]</span> bilmek, kabirlerden fayda<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">-zarar-</span> rızık ve şifa beklemek, kanun koyma hakkını beşeri düzenlere vermek, putların veya bir insanın önünde eğilmek, türbeler önünde mumlar yakarak zenginlik istemek…<br />
 <br />
 Büyük şirk altı kısımdır.<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">a- Duada şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin duada Allah'ın dışında birine yönelmesidir. Bir kimsenin yardımı, Allah’tan beklemeyip, istemeyip, ummayıp bir Peygamberden – <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">salihten</span> – veliden - yatan ölüden – <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">alimden </span>- istemesi durumunda gerçekleşen şirktir. Diyelim ki; “ Ey Abdulkadir Geylani derdime şifa ver, Ey Efendim sen sıkıntımı görüyorsun derdime derman ver, Ey filan hazretleri oğlumun rızkını genişlet, kızımın bahtını aç gibi sözlerle dua etmekle…”</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[فَإِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil : </span>" <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gemiye bindiklerinde, dini yalnız Allah'a halis kılanlar olarak O'na yalvarırlar. Onları karaya </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ulaştırmakla)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> kurtarınca da, bakarsın ki, onlar ortak koşarlar</span></span>." (Ankebut, 65)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……dini yalnız Allah'a halis kılanlar olarak O'na yalvarırlar…………..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, gemide bir boğulma tehlikesi geçirince hemen Allah’a dönen insanların halini beyan etmektedir. Bu insanlar ne zaman gemi içinde bir boğulma tehlikesi yaşasalar hemen Allah’a dönerler boğulma tehlikesinden kurtulunca da Allah’a şirk koşmaya başlarlardı. Ayet, sıkıntı anında duayı Allah’a yaptıklarını, sıkıntı bitince de duayı <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ibadet)</span> putlara doğru yaptıklarını belirtir.<br />
 Günümüzde bir çok insan bir kaza, mûsibet, deprem anında Allah diyerek dua eder sonra kurtulunca da Allah’a yine çeşitli varlıkları Allah’a şirk koşarlar.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[7]</span><br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">b- Niyet ve kasıtda şirk :</span></span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kişinin, amelini Allah için ihlaslı kılmayıp, kişiler ve kurumlar adına yapması ve dünya çıkarlarını Allah’ın rıdasını kazanmaktan daha hoş görmesidir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[مَن كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لاَ يُبْخَسُونَ أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ إِلاَّ النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُواْ فِيهَا وَبَاطِلٌ مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil : </span>“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(yalnız) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dünya hayatını ve onun ziynetini istemekte ise, onların işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz ve onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar ahiratte ateşten başka hiçbir şeyleri olmayacak kimselerdir. Orada işledikleri şeyler boşa gitmiştir. Zaten yapa geldikleri de hep batıldır</span></span>.” (Hud,15-16)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…………………..Kim (yalnız) dünya hayatını ve onun ziynetini istemekte ise,…………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Bir kimse Allah için değil de bir başkası için bir amel işlerse o amelin sevabını Allah’tan alması mümkün değildir. Ameliyle dünya nimetlerini kazanmak amacında ise; Allah’ın rıdasını aramadığı kesindir. Bu ameliyle Allah rıdası aramadığı için şirk koşmuş olur. Zira ameller ancak Allah için yapılır.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">c- İtaatte Şirk:</span></span></span><br />
 Bir kimsenin, Allah’ın emrine hükmüne bildirdiklerine itaat etmeyip kişilerin sistemlerin kurumların- patronların şıhların emrine uyması durumunda gerçekleşen şirktir. Allah ve Rasulunün ilkesine muhalif hüküm koyanlara itaat etmek bu şirk içine girer.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ey İman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin, işlerinizi boşa çıkarmayın</span></span> " (Muhammed-33)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span>“……Allah’a itaat edin,………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet itaatin ancak Allah ve Rasulune olması gerektiğini beyan eder. Bir kimse Allah’ın namaz kılma emrini hiçe sayarak bir patronun-<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">müdürün</span>-amirin emrini dinleyerek namaz kılmaz ise, bu Allah’a değil de emir verene kul olmuş ve Allah’a şirk koşmuş olur. Müslüman ancak Allah’ın emrini dinler ve ona itaat eder.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar hahamlarını ve rahiplerini Rabb'ler edindiler.</span></span>" (Tevbe, 31)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“…….Rabler edindiler."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Yahudiler ve Hıristiyanlar Allah’ın emirlerine ve hükümlerine itaat etmeyip bilginlerine itaati seçince, Allah onların bilginlerini Rabb'ler <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(kanun belirleyenler-nizam koyanlar)</span> edindiler buyurmuştur. Bir kimse Allah’ın emrini yerine getirmeyip bir insanın veya kurumun emrini yerine getirirse bu yaptığı şirk olur. Zira bu amelle Allah emrini küçük görüp uygulamamış ve emredenin hükmünü ise üstün görmüş olur.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">d- Sevgide Şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin, bir kimseyi <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">-sistemi- kurumu- alimi- Şeyhi- takımı- partiyi- artisti- sanatçıyı-</span> ideolojiyi Allah’tan daha çok düşünmesi ve sevmesidir. Kişinin, bu varlığı, Allah’tan daha çok düşünme ve sevme sebebi, bu varlığa Allah’tan daha çok değer vermesindendir.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsanlardan bazıları vardır ki Allah'tan başka ilahları Allah'ı sever gibi severler</span></span>." (Bakara,165)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……Allah'tan başka ilahları Allah'ı sever gibi severler."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, bir kimseyi veya sistemi Allah’ı sever gibi sevmenin şirk olduğunu beyan eder. Bir insan Allah’ın emirlerine, hükmüne itaat etmek için hiçbir çaba harcamayıp, dünyanın çeşitli varlıklarını daha çok sevmeye çalışırsa bu amel kişiyi şirke düşürebilir. Zira bir kimse, birini Allah’dan daha çok düşünmesi, onu daha çok sevmesi, ona her emirde itaat etmesi onun kulu olduğunun delilidir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">e- Tasarrufta Şirk:</span></span></span><br />
 Allah’ın, Alemi düzenleme- <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">oluşturma- yağmuru yağdırma- öldürme- diriltme-</span> rızık verme hususlarda ki hakkını, Salihlerin ve velilerin hakkıdır, diyerek onlara vermek, onların güç sahibi olduğuna inanmaktır.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Eğer sen onlara Göklerle yeri kim yarattı ve güneşi ve ay'ı kim emrinize verdi diye sorsan onlar elbette Allah diyeceklerdir. O halde nasıl yüz çevirip döndürülüyorlar</span></span>." (Ankebut, 61)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…….Göklerle yeri kim yarattı ve güneşi ve ay'ı kim emrinize verdi diye sorsan onlar elbette Allah diyeceklerdir……”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Yerde ve gökte düzenleyen, meydana getiren, yaratan sadece Allah’tır. Kim yerde ve gökte seyyidlerin, efendilerin, kutbu Azamların, ölülerin, şıhların düzenleyen, meydana getiren, yardım eden olduğunu kabul ederse tasarrufta şirk işlemiş olur. Zira Allah’ın yerdeki ve gökteki tasarruf hakkını bir insan vermiş olur ki buda Allah’a ortak koşmaktır.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">f- Korkuda Şirk:</span></span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kişinin; Allah dışında birilerinin, kendisine aleme fayda ve zarar verdiğine inanması-onlardan korkması ürkmesidir. Kişinin, Şirk sistemlerin baskısından-tehdidinden korkması. Allah korkusunu hiçe sayması, Rabb'inin hesab soruculuğunu hiçe sayarak beşerden ve sistemlerden korkması, ölülerin yaşayanlara zarar vereceğine inanılması, Şeyhlerin haram işlendiği takdirde çarpmasından korkulmasıdır.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> " <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine "Düşmanlarınız olan insanlar size karşı bir ordu hazırladılar. O halde onlardan korkun dediler de bu söz onların</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (mûminlerin)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> imanlarını artırdı. Ve "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir" dediler.</span></span>" (Al-i İmran, 173)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…O halde onlardan korkun dediler de bu söz onların <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(mûminlerin)</span> imanlarını artırdı…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Müslüman ancak Allah’dan korkar. Eğer bir kimse ölülerden, efendilerden, cinlerden zarar gelecek diye onlardan korkup, Allah’dan korkmuyorsa bu insan şirk işlemiş olur. Diyelim ki cinlerin, şıhların beni çarpmasından korkuyorum demek caiz değildir. Zira zarar ve fayda veren ancak Allah’dır.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> "<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.</span></span>" (Al-i İmran, 200)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “….Allah'tan korkun ki……..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Ayet Allah’dan korkmak gereğini beyan eder. Müslüman ancak Allah’dan korkmalıdır.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2- Küçük şirk:</span></span> Bu şirk çeşidi, Tevhidin kemaline zarar verir. Küçük şirk, insanı dinden çıkarmayan şirk olub, büyük şirke taşıyan bir vesiledir. Misal: Namazda gösterişte bulunmak,<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">a- Sözlü şirk :</span></span></span><br />
 Kişinin, Allah adına değil de bir başkası adına yemin etmesi, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(namusuma-şerefime-ulusumun üzerine…)</span> veya Kur'an çarpsın -<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">iki gözüm aksın-şeyhim çarpsın - </span>ekmek çarpsın gibi sözlerle koşulan şirktir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتُبْعَثُنَّ ثُمَّ لَتُنَبَّؤُنَّ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">De ki Hayır, Rabbime Andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz</span></span>." (Tegabun, 7)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…Rabb'ime Andolsun……….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, Allah üzerine yemin edilmesi gerektiğini açıkça beyan etmektedir. Yemin ancak Allah üzerine olur.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim yemin edecekse ya Allah'a yemin etsin, ya sussun.</span></span>" <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İmam Buhari; Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “..ya Allah'a yemin etsin, ya sussun."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Hadis, yeminin ya Allah üzerine edilmesi gerektiğini ya da susmanın zorunluluğunu ispat eder. İnsanlar günümüze değişik varlıkların üzerine yemin ederek Allah’a şirk işlemekteler.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">b- Fiili şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin, insanı-<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kuşu-kediyi-yaşlı birini-şeyhi-at nalını-koç boynuzunu-</span>mavi boncuğu uğurlu sayması ve şans getirdiğine inanması, -<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">fala inanması</span>-şeyh ekmeklerini bereketli sanması-ellerinden şifa beklemesi -<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">yüzünden nurlar dökülerek kalbinde nur pınarlarının aktığına inanması</span>- gibi farklı farklı akıl almaz, Şeriat kabul etmez, ayet emretmez, hadis bahsetmez, sapık ve hurafe akidelere inanmasıdır.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Sem’i Delil :</span></span> "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur</span></span>." (En'am, 17)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “….Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span>Ayet, zarar ve fayda verenin ancak Allah olduğunu, koç boynuzlarının – <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">boncuklarının</span> - uğur getirdiğine inanmanın batıl olduğunu beyan eder. Bize hayır ve bereket ancak Allah’dan gelir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Uğura inanmak şirktir.</span></span>" <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> Hadisin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Uğur asla yoktur. Bir insandan, bir yerden, bir ağaçtan, bir boncuktan, asla uğur gelmez. Zira fayda ve zarar ancak Allah’dan gelir. Hadis çok açık bir şekilde uğura inanmanın şirk olduğunu beyan eder.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Eser delil :</span> " Şansa ve uğura inanmak şirktir." <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İmam İbn Kayyim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> İbn Kayyım’ın tüm sözü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> İbn kayyım’ın sözü çok açık bir şekilde şansa ve uğura inanmanın şirk olduğunu beyan eder. Günümüzde insanlar şansım yok gibi tabirleri çok kullanırlar, bu tabirler ise asla caiz değildir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">c- Kalbi Şirk:</span></span></span><br />
 Kişinin, kendini insanlara-<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">kurumlara</span>-patronlara sevdirmek için gösterişte bulunması. Riyakar amellerle insan takdiri toplamak bu çeşit şirktir.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1.Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah ancak takva sahiblerinden kabul eder.</span></span>” (Maide-27)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> Ayetin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ancak amellerini sırf kendi rıdasını kazanmak için yapanlardan kabul eder. Allah riyakar olarak yapılan ameli asla kabul etmez. Radı edilemeye bir insan veya kurum değil de Allah’dır. Kim Allah’ı değil de bir başkasını radı etmek için amel edilirse bu amel Allah’a kalbi boyutta işlene şirktir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Her kim ki Allah için yaptığı bir amele başkasını da ortak koşmuş ise; o amelin sevabını gidip ortak koştuğu kimseden istesin. Allah, kendisine ortak koşulan şeylerden munezzehtir</span></span>.” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Ahmed İbn Hanbel)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…bir amele başkasını da ortak koşmuş ise; o amelin sevabını gidip ortak koştuğu kimseden istesin…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Hadis, amellerin ancak Allah için olması gerektiğini ve bir başkası için yapılan amelin sevabının alınmayacağını, beyan eder.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) “ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir</span></span>.” buyurdu.<br />
 Ya Rasulullah “<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">küçük şirk nedir ?</span></span>” diye sorduklarında şu cevabı verdi. "<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Riyadır</span></span>."<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color"> (Ahmed İbn Hanbel)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……“küçük şirk nedir ? ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Bir ameli Allah için değil de bir başkasının rızasını kazanmak için yaparsak bu amel küçük şirk olur ki bu amelin sevabı olmaz.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">3- Gizli şirk:</span></span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Kişinin, Allah ve sen dilersen diye konuşması ve o kişiyi Allah’a farkında olmadan denk koşması ki, tehlikeli bir sözdür. Kişi “ senin sayende- <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">sen olmasaydın- sen el atmasaydın-</span> sen dilersen olur ” gibi sözlerle kişiyi "her işi o yapanmış" gibi Allah’a denk koşmasıdır.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">De ki Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Yalnız bana ilahınızın ancak tek bir ilah olduğu vahy ediliyor. Artık kim Rabb'ine kavuşmayı ümit ediyorsa; Salih bir amel işlesin ve Rabb'ine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın</span></span>." (Kehf, 110)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “..kim Rabb'ine kavuşmayı ümit ediyorsa; Salih bir amel işlesin ve Rabb'ine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın."<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Müslüman bir işe başlarken ilkin Allah dilerse sonra da filan veya sen dilersen demelidir. Aksi halde ameline şirk katmış olur. Müslüman bilmeli ki Allah diledikten sonra kimse Allah’ın dilemesini ortadan kaldıramaz. Allah bir şeyi diledi mi o oluverir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2-İNSANIN ALLAH İLE KENDİ ARASINDA yardım DİLEDİĞİ, TEVEKKÜL ETTİĞİ, DUADA YÖNELDİĞİ VASITALAR [b][u]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[8]</span></span></span> KILMASI İMANI BOZAR :</span>[/u][/b]<br />
 <br />
 İnsanın, Allah dışında birilerini vasıta kılmasıdır. Günümüz insanın en çok yaptığı ameldir. Bu dua şekli iki şekildedir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">a- Allah’a yönelerek dua etmeyip direk peygamberlere, nebilere, salihlere, velilere, seyyidlere, ölülere, türbelerde yatırlara doğru duada yönelerek şirk işlemektir.</span></span></span></span><br />
 Örnek, “Ya Muhammed şifa ver, sıkıntımı gider, rızkımı gönder. Ya seyyidim dertlerime derman ver, başımdaki şu sıkıntımı al. Ya Abdulkadir Geylani şu şu işimi hayra çevir. Ey yüce gök kurtar beni, ey yüce güç sen yardımcımsın ” gibi dualarla dua etmektir. Bu dua şekli şirki duadır ve icma ile küfürdür.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[9]</span> Bu amel ebedi cehennem getiren bir ameldir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">b- Bir peygamberin, nebinin, seyyidin, efendinin, Allah katında faziletli olduğunu düşünerek ihtiyaçları, sıkıntıları, dertleri, Allah katında gideren defeden olarak onu görmekle işlenen şirktir.</span></span></span></span><br />
 Örnek, “Ey Seyyidim, Ey Efendim, Ey Abdulkadir Geylani hazretleri bana Allah katında yardım et, şifa ver, beni azabdan koru ” gibi dualarla Allah ile kendi arasında vasıta <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(aracı)</span> kılmakla meydana gelen şirktir. Bu duayı <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ibadeti)</span> başkasına yapmaktır ki bu şirktir ve icma ile küfürdür. Çünkü kişi Allah dışında birinin duayı işittiğine ve duasına icabet ettiğine inandığı takdirde onu ilah konumuna koymuş olur ki bunun şirk olduğunda ihtilaf yoktur.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[10]</span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[له دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَجِيبُونَ لَهُم بِشَيْءٍ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1.Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hak olan davet yalnız O’nadır. O’nu bırakıp çağırdıkları ise, kendilerine hiçbir şekilde cevab veremezle</span>r</span>.”<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Rad 14)</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…………O’nu bırakıp çağırdıkları ise, kendilerine hiçbir şekilde cevab veremezler.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : “</span>Ayetten, Allah dışında duaya layık görülen, ibadet edilen kim varsa asla fayda ve zarar veremediklerini, fayda ve zarar verenin ancak Allah olduğunu, Allah ile kul arasında duada asla kimsenin olamayacağını öğreniyoruz.”</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَلاَ تَدْعُ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَنفَعُكَ وَلاَ يَضُرُّكَ فَإِن فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مِّنَ الظَّالِمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2.Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah’tan başka </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(zatlara ölülere seyyidlere)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> sana fayda ve zarar vermeyen şeylere de ibadet etme. Eğer böyle yaparsan, o takdirde şubhesiz ki sen zalimlerden olursun</span></span>.” (Yunus, 106)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“Allah’tan başka <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(zatlara-ölülere-seyyidlere)</span> sana fayda ve zarar vermeyen şeylere de ibadet etme............”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet açık bir ifade ile Allah dışında kime yönelerek dua <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ibadet)</span> edilirse bunun fayda ve zarar vermediğini, bunun da şirk olduğunu beyan eder.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">3.Delil :</span></span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Allah ile birlikte başka bir İlah dua etme. O takdirde azab edilenlerden olursun</span></span>.” (Şuara, 213)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> Ayetin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ayetinde, Allah dışında birine dua edildiği takdirde bu duanın şirk olduğunu beyan eder.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[11]</span><br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3-MUŞRİKLERİ ŞİRK EHLİ GÖRMEMEK, ŞİRKLERİNDE ŞUBHEYE DÜŞMEK VEYA YOLLARINI DOĞRULAMAK İMANI BOZAR.</span>[b]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[12]</span></span></span>[/b]<br />
 <br />
 Muşrikleri ve akidelerini <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[13] </span>şirk saymamak ve şirklerinde tereddüt etmek, gittikleri yolu desteklemek insanı muşrik eder. Yahudilerin, Hıristiyanların, Allah’ın şeriatı ile hükmetmeyenlerin, küfründe şubhe duymak onları doğrulamak küfürdür. Onların belirledikleri sistemleri, menhecleri, yolları benimsemek, desteklemek küfürdür.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1.Delil:</span></span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ey İman edenler, Yahudileri de Hıristiyanları da dostlar edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar</span></span>.” <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">(Maide 51)</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “………………….Yahudileri de Hıristiyanları da dostlar edinmeyin.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> “Ayet, Yahudilerin, Hıristiyanların, muşriklerin, asla dost<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">-sevilen-</span>desteklenen olmaması gerektiğini beyan eder. ”</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim Tağutu inkar sonra da Allah’a iman ederse sapasağlam bir kulpa yapışmış olur</span></span>.” (Bakara, 256)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ ….Tağutu inkar sonra da Allah’a iman ederse…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ilkin Tağutun <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(şeytan-küfür-Allah dışında tapılan varlıklar, Allah’a isyana çağıran her kişi ve sistem)</span> inkar edilmesini sonra da Allah’a iman edilmesini emretmektedir. Tağut inkar edilmeden iman gerçekleşmez.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil : </span>Rasulullah (s.a.v.) : “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Herkim Allah’tan başka hak üzere bir ilah olmadığını kabul eder ve Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her şeyi inkar ederse, artık onun kanı ve malı </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(diğer Müslümanlara)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> haram olmuştur</span></span>.” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İmam Muslim )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz</span> : “……………Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her şeyi inkar ederse,…”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama:</span> Allah Rasulu, Allah dışında tapılanların, muşriklerin, küfür ehlinin asla inkar edilmesi gerektiğini söylemektedir.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[14]</span><br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) : “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah muşrik birinin müslüman olduktan sonra muşrikleri terk edip müslümanlara dönmedikçe yaptığı ameli kabul etmez</span></span>.”<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color"> (Nesai ve diğer sünen kaynakları / senedi ceyyid )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…….muşrikleri terk edip müslümanlara dönmedikçe yaptığı ameli kabul etmez.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah müslüman olmuş bir muşrikin, muşrikleri terk etmedikçe onun amelini kabul etmeyeceğini söylemekle müşriklerden uzak kalmanın önemini beyan etmektedir.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">4- ALLAH RASULUNUN GETİRDİĞİ TERTEMİZ SÜNNET [b][u]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[15]</span></span></span> YOLUNDAN DAHA ÜSTÜN, BİR YOL-SİSTEM OLDUĞUNA İNANMAK İMANI BOZAR :</span>[/u][/b]<br />
 <br />
 Bir kimsenin Rasulullah’ın getirdiği saf ve tertemiz sahih sünnet yolunu, ortaya koyduğu tertemiz ameli, söylediği şerefli sözü hakir görerek, basite indirerek bir başka yolu, ameli üstün görmesi-tutması durumunda düştüğü küfürdür. Kim Allah Rasulunun ortaya koyduğu tertemiz sünnet yolunu, şeriat yolunu bir başka yolla kıyas ederek hafif görürse icma ile kafirdir.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[16]</span> Diyelim ki; Tağutun hükmünü Allah ve Rasulunun hükmü önüne geçirmesi, Rasulullah’ın sünnetinden dışarı çıkma hakkım vardır demesi, Rasulullah’ın hükmü beni ilgilendirmez ben batılı kanunları üstün görürüm diyerek düşünmesi, Yahudilerin ve Hıristiyanların dinini-yollarını şeriattan üstün görmesi, beşeri bir kanunu-düşünceyi Kuran ve sünnetten öne alması, karşılıklı rıda oldukça zina suç değildir inancını savunması, günümüzde hırsızın elini kesmek çağdışılıktır düşüncesi benimsemesi gibi ... <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[17]</span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align">
 <span style="font-size: large;" class="mycode_size">[أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّهُ مَن يُحَادِدِ اللّهَ وَرَسُولَهُ فَأَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدًا فِيهَا ذَلِكَ الْخِزْيُ الْعَظِيمُ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Hala bilmezler mi ki, Kim Allah’a ve Rasulüne karşı sınır mucadelesine kalkışırsa ona, içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır</span></span>.” (Tevbe 63)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…Kim Allah’a ve Rasulune karşı sınır mucadelesine kalkışırsa…….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>”Ayetten, Allah ve Rasulunun koyduğu hükümler -emirler- karşısında hüküm koyanların, kanun belirleyenlerin, bir başka dini veya ideolojiyi üstün görenlerin imanı olmadığını öğreniyoruz.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar, Allah’ın indirdiğini hoş görmediler. Bundan dolayı amellerini boşa çıkartmıştır</span></span>. ” (Muhammed 9)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Allah’ın indirdiğini hoş görmediler. Bundan dolayı amellerini boşa çıkartmıştır.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah, indirdiği hükümleri hoş görmeyenleri kafirler olarak kitabında zikretmiştir. Bir kimse Allah ve Rasulunun emrettiklerin hoş görmediği takdirde küfre düşer.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. Delil :</span></span> ”<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirat gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve Rasulune götürün, bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.</span></span> ” (Nisa, 59)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> ”……………… onu Allah’a ve Rasulune götürün, bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ve ahirate iman eden müslüman gerçekten imanında ihlaslı ise ihtilafa düştüğü bir meseleyi Alalh ve Rasulune götürmek zorundadır. Bir kimse Allah ve Rasulünün şeriatını en üstün şeriat, yol, nizam görmediği müddetçe dini ve imanı istikamet etmez.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil : </span>“<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Sözlerin en güzeli Allah’ın, yolların en güzeli de Muhammed’indir.</span></span> ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Muslim ve diğer sünen kaynakları)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil cümlemiz :</span> “………..yolların en güzeli de Muhammed’indir. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah (s.a.v.) hadislerinde çok açık bir dille yolunun en güzel yol olduğunu beyan eder. Yoldan maksad; Rasulullah’ın sözlerini, amellerini, takrirlerini içeren sünnetidir.<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[18]</span><br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">5- ALLAH RASULUNDEN GELEN BİR SÖZE-AMELE BUĞZETMEK, BU BUĞZ EDİLEN AMEL KİŞİ TARAFINDAN YAPILSA BİLE İMANI BOZAR:</span></span></span><br />
 <br />
 İnsanın, Allah Rasulunden duyduğu bir söze, amele, itikadi prensibe, ameli bir ibadete, yasaklanan bir emre, bu söylenenleri bizzat amel etse de buğz etmesi durumunda imanı bozulur. Zira her insan Rasulullah’dan gelene iman etmeli, kalben doğrulamalı, hükmünü ameli olarak uygulamalıdır. Rasulullah’ın sünneti vahiy hükmündedir. Ehli sünnet kuran ve sünneti iki vahiy görür. Zira Rasulullah hevasından asla konuşmaz. Onun konuşması ancak Allah’ın emri iledir. <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[19]</span> İki kadının bir erkeğe denk olmasını inkar eden, sakalı uzattığı halde hakir gören, Rasulullah’ın iki elini rüku öncesi ve sonrası kaldırmasını inkar eden veya bu sünneti küçümseyen bir kimse gibi.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. Delil :</span></span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar, Allah’ın</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (Muhammed’e) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">indirdiği Kuran’dan hoşlanmayıp onu yalanladılar. Bundan dolayı Allah, onların amellerini boşa çıkardı</span></span>.” (Muhammed 9)</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz : </span>“………Allah’ın <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Muhammed’e)</span> indirdiği Kuran’dan hoşlanmayıp onu yalanladılar..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : “</span>Ayetten, Kuran’a buğzedenlerin, onu inkar edenlerin, hükmünü istemeyenlerin imanı olmadığını öğreniyoruz.”<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) “ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Kim muhlis bir kalble La İlahe İllAllah derse cennete girer</span></span>. ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Ahmed bin Hanbel; İbn Hibban )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Kim muhlis bir kalble La İlahe İllallah derse……….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Muhlis kalble iman ve amel eden munafıklıktan kurtulur. Kişinin İslamın veya Rasulullah’ın bir amelini yaparken muhlis bir kalble yapması durumunda cennete girmesi mümkündür. Müslüman Rasulululah’tan gelen bir sözü ve ameli hem kalbiyle hem de ameliyle kabullenmelidir.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">6- RASULULLAH’IN DİNİNDEN SAYILAN CENNETİN SEVAB CEHENNEMİNDE CEZA YERİ OLDUĞU GİBİ HUSUSLARLA ALAY ETMEK İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 Rasulullah’ın dininden bir emirle, hükümle, alay etmek, sakalla, el kesmekle, şeriatla, cennetle alay etmek icma ile küfürdür. Bir kimse cennet müminlerin gideceği bir yerde bizlerin gideceği yerde cehennem mi diyerek cennet ve cehennemle alay etse küfre düşer. Zira bu Allah ayetiyle alay etmektir. Munafıklar Tebuk Gazvesinde Rasulullah ve ashabı hakkında “Onlar gibi çok yiyenler, yalan konuşanlar, düşman önünde onlardan daha korkaklar yoktur ” demiş alay etmişler Allah da şu ayeti indirmiştir. <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[20]</span></span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[قُلْ أَبِاللّهِ وَآيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنتُمْ تَسْتَهْزِؤُونَ لاَ تَعْتَذِرُواْ قَدْ كَفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ey Muhammed! Onlara) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">de ki: Siz, Allah ile, âyetleri ile ve elçisiyle mi alay ediyordunuz? Hiç özür dilemeyin. Çünkü siz, alay ettiğiniz bu sözünüzle îmân ettikten sonra kâfir oldunuz</span></span>.” (Tevbe : 65-66)<br />
 Delil Cümlemiz : “………elçisiyle mi alay ediyordunuz?...................................... ...”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Munafıklar Rasulullah ve ashabıyla yukarıda söylediğimiz şekilde alay etmişlerdi, peki Diniyle alay edenin durumu nasıl olur kardeşim?</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[ذَلِكَ جَزَاؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَرُسُلِي هُزُوًا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil : </span>“ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">İşte böyle onların cezası kafir oldukları, ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için, cehennemdir</span></span>. ” (Kehf, 106)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için…..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah ayeti, ayetleri ve Rasulleri alaya alanların akıbetini çok açık beyan eder.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">7- SİHİR YAPMAK, ONA RADI OLMAK İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 İnsanın Sihirle Uğraşması, Yapanların Yanına Giderek Doğrulaması, Radı Olması, imanı bozar. Sihirbazlar kişiye sihir yaparak zevcesinden ayıra bilmekteler, kişiye rahatsızlık-hastalık tattırabilmekteler, sihirle bir başksına zarar verdirebilmekteler. Sihirbazların insan üzerindeki etkileri Allah’ın izniyledir. Sihirbaz, cin şeytanlarla bağ kurarak şeytani ameller yapar. <span style="color: #000000;" class="mycode_color">[21]</span></span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delili:</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Oysa o iki melek, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Hârût ve Mârût)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> insanlara</span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (nasihat ederek sihri öğrenmemeyi îkâz eder ve)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> : ‘Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın sihri öğrenerek şeytanlara itaat edip kâfir olma demedikçe de hiç kimseye sihir ilmini öğretmezlerdi</span></span>” <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">(Bakara 102)</span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……sakın sihri öğrenerek şeytanlara itaat edip kâfir olma» demedikçe de hiç kimseye sihir ilmini öğretmezlerdi ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> İki melek, Harut ve Marut insanlara nasihat ederek bildikleri sihir öğretmezlerdi. Öğrettiklerine de sakın şeytan yolunda giderek, ona itaat ederek küfre düşmeyin diyerek uyarırlardı.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَلَـكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2</span></span><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Lakin şeytanlar kafir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı</span></span>.” (Bakara, 102)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “Ayetin tümü delil cümlemizdir.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah Şeytanların kafir olduklarını, sebebinin de İnsanlara sihir öğretmeleri olduğunu beyan etmektedir.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3.Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) : “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yedi helak edici şeyden kaçınınız, Allah’a şirk </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(eş)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> koşmak, sihir yapmak ve…….</span></span>.” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Muslim)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz</span>“………sihir yapmak………….”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Rasulullah (s.a.v.) sihir yapmanın helak edici olduğunu beyan ederken, Allah’a şirk koşmak olduğunu da söylemektedir.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">8- MUŞRİKLERE SEVGİ GÖSTERMEK, MÜSLÜMANLAR KARŞISINDA ONLARA DESTEK VERMEK, İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 Kafirlere ve dostlarına sevgi duymak, onları desteklemek, yollarında gitmek, müslümanlara karşı mücadelelerinde onlara yardım etmek, kişiyi kafir eder.<br />
 Kafirlere yapılan yardım müslümanların gücünü, izzetini, nusretini, mücadelelerini kırıyorsa yapılan yardım ve destek kişiyi kafir eder. Kafirleri izzetli müslümanları zelil kılacak her söz ve amel kafirlere destek hükmündedir.<br />
 Günümüzde bazıları müslümanların İslam uğrandaki izzetlerine leke, kafirlerin İslam önündeki düşmanlıklarına destek verebilmekteler. Kafirler karşısında hoşgörü ilkesini bilenler, Müslümanlar karşısında nefret tohumlarını ekebilmekteler.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sizden her kim, onları </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Yahûdî ve Hıristiyanları) </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dost edinirse, o da onlardandır. Şubhesiz ki Allah, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(kâfirleri dost edinen)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> zâlimleri asla doğru yola iletmez</span></span>.” (Mâide 51)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…………………….Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinirse, o da onlardandır………………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Allah Yahudileri ve Hıristiyanları dostlar edinmemek gerektiğini beyan eder.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ أَوْلِيَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Ey iman edenler ! sizden evvel kendilerine kitab verilenlerden dininizi bir eğlence ve bir oyuncak edinenleri ve kafirleri veli edinmeyin.</span></span>” (Maide, 57)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ …………..dininizi bir eğlence ve bir oyuncak edinenleri ve kafirleri veli edinmeyin. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama : </span>Allah, dinimizi oyun ve eğlence edinen kafirleri asla dostlar edinmememiz gerektiğini ortaya koymaktadır.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">9- ALLAH’IN ŞERİATININ [b][u]<span style="color: #000000;" class="mycode_color">[22]</span></span></span> VE RASULULLAH’IN ORTAYA KOYDUKLARININ DIŞINA ÇIKILABİLECEĞİNE, MÜSLÜMANIN BUNA HAKKI OLDUĞUNA İNANMAK, İMANI BOZAR :[/u][/b]<br />
 <br />
 İnsanın İslam’ın dışında ki bir başka şeriata, yola, sisteme, nizama, dine, hayat programına uyabileceğine inanması kişiyi kafir eder. Müslüman için İslam ve onun hükümden başka seçeceği bir din ve hüküm yoktur. Her müslümanın Şeriatı, Rasulullah’ın sünnetini yüceltmesi farzdır. Kim Demokrasiyi, Komünizmi, Liberalizmi, Sosyalizmi ve diğer beşeri ideolojileri İslam’ın önüne geçirerek bir başka dine uyma-itaat etme hakkı olduğuna inanırsa kafir olur. Zira bu seçim Allah ve Rasulunun şeriatını dışlamak o batıl şeriatlara uymaktır ki hiçbir alim bunun küfür olduğunda şüphe etmemiştir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Her kim, İslâm’dan başka bir dîn ararsa, o dîn ondan asla kabul olunmayacaktır. Ve o, âhiratte hüsrana uğrayanlardan olacaktır</span></span>.” (Âl-i İmrân 85)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Her kim, İslâm’dan başka bir dîn ararsa, o dîn ondan asla kabul olunmayacaktır…..”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Ayet, İslam dışında bir dine mensub olanın, şeriatın dışında nizam arayanın, Allah ve Rasulunun emirlerini hiçe sayanların Allah huzurunda hüsrana düşerler.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيماً فَاتَّبِعُوهُ وَلا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şubhesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başak yollara uymayın. Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar.</span></span>“ (Enam, 153)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ Şubhesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun……”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah peygambere de ki bu yol <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(tevhid-iman-sünnet)</span> benim yolumdur, bu yola uyun, asla başka yola uymayın.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil :</span> Rasulullah (s.a.v.) bir gün ashabının huzurunda bir çizgi çizdi : '<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bu Allah’ın yolu'</span></span> sonra da sağına soluna çizgiler çizdi ve dedi ki, “ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Bunlar şeytanın yolu bu yol üzerinde birer şeytan yoluna davet eder. </span></span>“ <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(Ebu Davud, Ahmed, Darimi )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “…… “ Bunlar şeytanın yoludur, bu her bir yol üzerinde şeytan <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(bulunur)</span> yoluna davet eder. “<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Kim Allah’ın dininden çıkabileceğine, bu hakkı olduğuna inanırsa kişi küfre düşer.<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> Müfessirlerin İmamı Mucahid “O, dini dosdoğru tutun, onda ayrılığa düşmeyin, diye dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim, Musa ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi, size de şeriat yaptı. ” ayetinin tefsirinde, diyor ki ; “Ey Muhammed sana bir tek dini emrettik.” ve “Sana ve tüm nebilere bir tek dini emrettik.” demektedir. <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İbn Hacer Askalani, Fethu'l Bari şerhu sahihu’l Buhari, İbn Cerir et-Tabari Tefsirinde )</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “……..diye dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi,……… size de şeriat yaptı. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah tüm Rasullere ve nebilere bir tek din olan İslam’ı tavsiye etmiştir. Gelen tüm peygamberlerin dini birdir. Allah’ın emrettiği tek dine tutunmak her müslüman üzerine farzdır. Kim resullerin dini olan İslam’dan başka bir din ararsa ondan kabul edilmez.<br />
 <br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">10- ALLAH’IN DİNİNDEN, YÜZ ÇEVİRMEK, ÖĞRENMEMEK, AMEL ETMEMEK İMANI BOZAR :</span></span><br />
 <br />
 Kişi kendisini müslüman kılan, imanlı eden, şirke götüren, azaba düşüren hükümleri bilmekten-öğrenmekten kaçınması imanını bozar. Kişinin Allah’ın ayetlerinden, emirlerinden, hükümlerinden, yüz çevirmesi, dinini öğrenme hırsı taşımaması, amel etmemesi, İslam zıddına hayat sürmesi kişiyi küfre düşürür. Müslüman dünya ve ahirette kendisini selamete götürecek emirlere hükümlere önem verir, öğrenir, onlarla amel eder ve müslüman kimliğinin izzetini bilir.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآياتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">1. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatıldığı halde, onlardan yüz çevirerek öğüt almayıp kibirlenen kimseden daha zâlim kim olabilir. Şubhesiz ki biz, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(âyetlerimizden yüz çevirerek onlardan faydalanmayan)</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> günahkârlardan intikam alacağız.</span></span>” (Secde 22)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldığı halde, onlardan yüz çevirerek öğüt almayıp kibirlenen kimseden daha zâlim kim olabilir…………”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah, ayette kendisine Allah ayetleri okunan sonra bu ayetin hükmünden-emrinden yüz çeviren-öğüt almayan bir kimsenin zalim olduğunu beyan etmektedir. Allah ayetlerini öğrenmemek, onlarla amel etmemek ayetler okunduğunda rahatsızlık duymak kişiyi Allah korusun küfre düşürür.</span><br />
<br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">2. Delil :</span> “<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnkar edenler ise, uyarılıp korkutuldukları şeyden yüz çevirmektedirler.</span></span> ” (Ahkaf, 3)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ ……………….uyarılıp korkutuldukları şeyden yüz çevirmektedirler. ”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Yüz çevirmek, inkar etmek kafirlerin sıfatlarındandır. Kafirlere Allah’ın ayetleri ve Rasulullah’ın hadisleri öğretildiğinde, hatırlatıldığında hemen yüz çevirirler, dinlememek için kaçınırlar, öğüt almamak için çalışırlar. Bu sıfatlar ayette çok açık beyan edilmektedir.</span><br />
<div style="text-align: right;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">[وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكا</span></div>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">3. Delil : </span>“<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kim de zikrimden yüz çevirirse, gerçekten onun için dar bir geçim vardır.</span></span>” (Taha, 124)<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> “ ………….zikrimden yüz çevirirse, gerçekten onun için dar bir geçim vardır.”<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Allah dünyada kullarının geçim darlığını ayetlerinden yüz çevirmek olarak beyan etmektedir. Eğer kişi Allah ayetinden yüz çevirince dünyada dar geçime düşüyorsa sizce ahirette ki cezası nasıldır ? O halde Allah ayetlerinden yüz çevirenleri, Allah cezalandırmaz mı ?<br />
 <br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">4. Delil :</span> “ Kişinin kulağını ve kalbini Rasulullah’a çevirmemesi, <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Rasulullah’dan gelenleri)</span> ne yalanlaması ne doğrulaması, ne dost ne de düşman bilmesidir. ” <span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="color: #b30000;" class="mycode_color">(İbn Kayyim, Medarucu’s Salikin)</span></span><br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Delil Cümlemiz :</span> İbn Kayyım’ın tüm sözü.<br />
 <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Açıklama :</span> Kişi dünya ve ahiret selameti taşıyan dinin aslını, temelini öğrenmekten yüz çevirmek, kulak asmamak, hak ve batılı öğrenmek için umursamamak kişinin imanını bozar.<br />
 <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kulunu bu risalede muvaffak kılan Allah’a hamd olsun.</span><br />
 <br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[2] Rububiyyet : Allah’ın Rabb, yaratan, düzenleyen, hakim, alemi tasarrufu altında bulunduran, yöneten, olarak tanımak ve iman etmektir.<br />
 [3]Uluhiyyet: Allah’ın ibadete, kulluğa, itaate, layık tek hak mabud, ilah olarak tanımak ve iman etmektir.<br />
 [4] İsim ve sıfatlar: Allah’ın şerefli isimlerinin (Metin-Samed-Hakim-Halık) ve yüce sıfatlarının (Semi, Alim, Basir) tek hak sahibinin Allah olduğunu bilmek Allah’ın zatının benzerliğine inanmamaktır.<br />
 [5] Suleyman Ulvan, Şerhu navagidu’l İslam 5<br />
 [6] Gavs azamlar : Bazılarına göre, göklerde salihler yaşar ve bu salihler ihtiyaçları-sıkıntıları-dertleri giderir. İşte bu insanlara gavs azamlar denilir. Buna inanmak Allah’ın Rububiyyetinde şirk işlemektir.<br />
 [7] 17 Ağustos depreminin ilk günleriydi. İnsanlar depremin henüz acısını atamamışlardı. O gün deprem bölgesinde her cami tıklım tıklım dolmuş, eller Allah’a doğru açılmış, alınlar secde yüzü görmüş ve namaz kılanların sayısı artmıştı. Fakat aradan çok zaman geçmeden insanlar yeniden Allah’a yapmaları gereken kulluğu bırakarak çeşitli varlıklara doğru yöneldiler ve isyan etmeye başladılar. Endonezya’da meydana gelen Tsunami depreminde de aynı şeyleri yaşadık. Tsunami depreminde tüm sahiller Lut kavminin helakı gibi helak olmuşlardı fakat şimdilerde ise sahiller aynı haramlara yönelmişlerdir.<br />
 [8] Vasıtalar : insanın sığındığı -dayandığı-andığı- yöneldiği şeyhler-efendiler- babalar evliyalardır. Oysa, müslüman, Allah’a sığınır.<br />
 [9] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam-5<br />
 [10] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam-6</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[11] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz: </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Lokman-13, Mûminun 117, Fatır, 13-14, Cin- 18 ve 20, Zumer-38, Bakara-186)</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[12] Muşrikleri şirk içinde görmemek kişiyi şirke sokar. Kuran ve sünnet bu </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">hususu açık beyyinelerle açıklamıştır.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[13] Akide: İnsanın kati delillerle inandığı, kabullendiği din düşüncedir. </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Müslümanın akidesi ehli sünnet akidesidir.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[14] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz, </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ali-İmran, 28 / Zuhruf, 26-27 / Tevbe,123 / Mucadele 22 Mumtehine,1)</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[15] Sünnet: Allah Rasulunun sözleri, amelleri takrirleridir. </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Sünnete uymak farzdır.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[16] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam, 9 er-Racihi diyor </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">ki; Kim Rasulullah’ın yolundan daha güzel bir yol olduğuna inanırsa veya Rasulullah’ın koyduğu hükümden daha güzel bir hüküm olduğuna inanırsa icma ile kafirdir. Çünkü bu şahıs Allah’ın Rasulu Muhammed olduğuna şehadet etmiş olmaz zira ona şehadet etmek ona itaat etmeyi, bildirdiklerini doğrulamayı, yasaklarından sakınmayı gerektirir.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[17] Zina, içki, faiz, helaldir haram değildir diyerek Allah ve Rasulunun ortaya </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">koyduklarını küçük görmek ve beşeri kanunları üstün görmekle düşülen küfür.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[18] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz, Nisa, 60-65</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[19] İmam Buhari“ Nebinin Rabb'inden rivayet ettikleri” diyerek </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">başlık atmış ve sünneti Rabb'inden aldığına dair delil getirmiştir.</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Darimi, Ebu Davud; Hatib Bağdadi, Abdulber, Mervezi, Evzai </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">yoluyla Hasan bin Atiyye’nin şu sözünü beyan eder “ Cibril, Kuran’ı indirdiği gibi sünneti de indirirdi.” Abdulaziz et- Tarifi Rasulullah’ın sünneti hakkında : “Kuran ve sünnet iki vahiydir.” demektedir (Abdulaziz er-Tarifi Şerhu Navagidu’l İslam 28)</span><br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">[20] Dinle , şeriatla, alay edenlerle oturmak kişiyi o alay edenlerin safına sokar.<br />
 [21] İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Ahmed (r.h) sihirbazın tövbesinin asla kabul edilmeyeceğine ve öldürülmesi gerektiği hükmetmişlerdir. (Abdulaziz er-Tarifi Şerhu Navagidu’l İslam 43)<br />
 [22] Şeriat: Allah’ın insanoğlu için sunduğu saadet-huzur-yolu-nizamının adıdır.</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[CÖMERTLİK GÖNÜLDEN VERMEK]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=24448</link>
			<pubDate>Thu, 23 Nov 2023 06:14:49 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=24448</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CÖMERTLİK GÖNÜLDEN VERMEK</span></span><br />
<br />
:s ِ قَال َ رَسُول ُ اللَّه َأبِى هُرَيْرَة َ قَالَ:ا ْ عَن َّ<br />
إِذَا هَما “مَثَل ُ الْبَخِيل ِ وَالْمُتَصَدِّق ِ مَثَل ُ رَجُلَيْن ِ عَلَيْهِمَا جُنَّتَان ِ مِن ْ حَدِيدٍ، ٍ<br />
إِذَا هَم َّ الْبَخِيل ُ بِصَدَقَةاَأثَرَهُ، وَا َ الْمُتَصَدِّق ُ بِصَدَقَة ٍ اتَّسَعَت ْ عَلَيْهِ، حَتَّى تُعَفِّي<br />
إِلَى صَاحِبَتِهَا.”ا ٍ إِلَى تَرَاقِيهِ، وَانْقَبَضَت ْ كُل ُّ حَلْقَةا ُ تَقَلَّصَت ْ عَلَيْهِ، وَانْضَمَّت ْ يَدَاه<br />
<br />
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:<br />
“Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli, üzerlerinde demirden<br />
birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan, bir hayırda<br />
bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar hâlinden<br />
kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde ise<br />
(âdeta) üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi<br />
sıkışır ve zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”<br />
(M2361 Müslim, Zekât, 77<br />
Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle<br />
buyurmuştur: “Kulların sabaha eriştiği her gün (yeryüzüne) iki melek iner.<br />
Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda harcayan kişiye (harcadığı<br />
malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım, malını (hayır yollarında<br />
harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin malını telef et.’ der.”<br />
(B1442 Buhârî, Zekât, 27)<br />
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:<br />
“...Bir insanın kalbinde cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”<br />
(N3112 Nesâî, Cihâd, 8)<br />
Câbir b. Abdullah’tan nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle<br />
buyurmuştur: “...Cimrilikten sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri<br />
birbirlerinin kanını dökmeye ve kendilerine haram kılınanları çiğnemeye sevk<br />
ederek helâk etti.”<br />
(M6576 Müslim, Birr, 56)<br />
Ebû Bekir es-Sıddîk’tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav)<br />
şöyle buyurmuştur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan<br />
kimse cennete giremez.”<br />
Zamanın birinde, bir adam çölde tek başına yolculuk yapıyor-<br />
muş. Aniden gökyüzünden, “Filânın bahçesini sula!” diye bir ses işitmiş.<br />
Başını kaldırıp baktığında gökte sadece bir bulut görmüş. Evet, ses oradan<br />
geliyormuş. Adam hayretler içerisinde kalarak bulutu takip etmeye başla-<br />
mış. Kara taşlık bir yere gelince bulut suyunu boşaltmış. Yağmur suları bir<br />
derede toplanmış ve akmaya başlamış. Bu defa adam suyu takip etmiş ve<br />
önüne bir bahçe çıkmış. Bu bahçede bir adamın elinde kürekle suyu oraya<br />
buraya çevirerek bahçeyi suladığını görmüş. Bahçeyi sulayan adama yak-<br />
laşarak, “Arkadaş, adın ne?” diye sormuş. Bahçeyi sulayan adam yolcunun<br />
buluttan duyduğu ismi telaffuz ederek, “Adımı niçin soruyorsun?” demiş.<br />
O da, “Biraz önce yağmur yağdıran bulut vardı ya...” diyerek anlatmaya<br />
başlamış: “Ben, o buluta bir kişinin senin adını söyleyerek, ‘Filânın bah-<br />
çesini sula!’ dediğini işittim. Sonra da bulutu takip ederek buraya kadar<br />
geldim. Adını da onun için soruyorum. Sen hangi davranışın sebebiyle<br />
böyle bir ilâhî ikrama nail oldun?” deyince bahçe sahibi, “Madem merak<br />
ediyorsun söyleyeyim. Şu gördüğün bahçe ürün verince oturup hesap ya-<br />
parım. Ürünün üçte birini dağıtırım. Üçte birini çoluk çocuğumla yerim.<br />
Üçte birini de tohumluk yaparım. İşte benim yaptığım bundan ibarettir.”<br />
diye karşılık vermiş.1<br />
Peygamber Efendimizin anlattığı bu olayda, olayın kahramanının elde<br />
ettiği ürünün üçte birini dağıtması, üründen verilmesi mecburi olan bir<br />
oranı ifade etmemektedir. Bu oranın dile getirilmesi, cömertliğin mutlaka<br />
bu şekilde ve bu miktarda olması gerektiği şeklinde de anlaşılmamalıdır.<br />
Bilakis gıpta edilecek boyutta bir cömertliğe sahip olan bu olayın kahra-<br />
manı, inananları daima cömertliğe teşvik eden Hz. Peygamber tarafından<br />
bir örnek olarak aktarılmıştır.<br />
Cömertlik konusunda ısrarlı tavsiyeleri olan Allah Resûlü, bizzat ya-<br />
şantısıyla da mümin bir insanın cömertliğinin nasıl olacağına dair eşsiz<br />
örnekler vermiştir. Ashâbının anlatımıyla o, esen rüzgârdan daha cömert<br />
idi.2 Kendisinden bir şey istendiği zaman istenen şey elinde mevcut ise<br />
onu mutlaka verir,3 asla yok demezdi.4 Kısacası o, insanların en cömerdi<br />
idi.5 Yediğini, giydiğini, bildiğini paylaşır, iyiliğini esirgemez, asla <br />
bencillik yapmazdı. Meselâ, bir hanım sahâbî, bir gün kendi elleriyle ördü-<br />
ğü bir giysiyi getirip Hz. Peygamber’e vermiş ve “Bunu, giyesin diye ör-<br />
düm.” demişti. Peygamber Efendimiz hediyeyi kabul etmiş ve onu giyinip<br />
ashâbının yanına gitmişti. Allah Resûlü’nün üzerindeki hırkayı gören bir<br />
sahâbî, “Ne kadar da güzelmiş! Bunu bana verseniz.” demişti. İnsanların<br />
en cömerdi olan Resûl-i Ekrem, “Peki.” deyip orada biraz oturduktan sonra<br />
evine dönmüş ve o giysiyi katlayarak, isteyen sahâbîye göndermişti.6 Bir<br />
başka sefer onun cömertliği, hayatı dünya malından ibaret gören bir Ya-<br />
hudiyi hayrete düşürmüş, Yahudi, onun yaptığı cömertlikleri şaşkınlıkla<br />
terennüm etmekten kendini alamamıştı.7<br />
Evet, cömertlik paylaşmaktır. Sevgiyi, şefkati, bilgiyi, zamanı, ser-<br />
veti paylaşabilmektir. Kalbinde sevgiden eser olmayan, neyi paylaşabilir?<br />
Başkalarını sevmeyen, yaratılana Yaratan’dan ötürü hürmet etmeyen kişi,<br />
kime, ne verebilir? Böyle bir kişi her türlü mal ve değerin tek sahibi olmayı<br />
istemekten başka bir şey düşünmez. Hâlbuki cömertlik öylesine yüce bir<br />
erdemdir ki Yaratan’ın ikramını yaratılanlara sunabilmektir. Elindeki bir<br />
lokma ekmeği başkasıyla bölüşebilmektir.<br />
En Sevgili’nin Medineli ashâbından Sâbit b. Kays ve eşi emsalsiz bir<br />
cömertlik örneği sergilemişlerdir. Onların bıraktığı cömertlik hatırası, yü-<br />
rekleri özveriye açan bir örnektir:<br />
Bir gün Peygamber Efendimize bir adam gelerek, “Yâ Resûlallah! Aç-<br />
lıktan bitap düştüm, hâlsiz kaldım.” der. Resûlullah onu doyurmaları için<br />
hanımlarına haber gönderir, fakat onların saadet hanelerinde yiyecek hiç-<br />
bir şey yoktur. Bunun üzerine Resûlullah, “Bu gece şu adamı konuk edip<br />
yemek yedirerek Allah’ın merhametine nail olmak isteyen kimse yok mu?” bu-<br />
yurur. Derhâl ensardan bir zât ayağa kalkar ve “Ben varım, yâ Resûlallah!”<br />
diye cevap verir. Bu zât Sâbit b. Kays’tır.8 Akabinde o adamı alıp evine gö-<br />
türür. Hanımına hitaben, “İşte bu kişi Allah Resûlü’nün konuğudur. Evde<br />
ne varsa ona ikram edelim.” der. Evin hanımı, “vallahi evimizde çocukla-<br />
rımızın yiyeceğinden başka hiçbir şey yok.” diyerek karşılık verir. Eşinden<br />
bu üzüntü verici cevabı alan sahâbî, eşine der ki: “O hâlde çocuklar akşam<br />
yemek istedikleri vakit onları uyut. Sonra gel, kandili söndür. Biz bu gece<br />
karanlıkta karnımızı doyuruyormuş gibi yapalım ve geceyi aç geçirelim.”<br />
Kadın, kocasının dediklerini yapar. Kendileri ve çocukları aç kalmıştır<br />
ama Allah Resûlü’nün emaneti olan misafirleri doymuştur. Sabah olunca<br />
misafirlerini uğurlarlar. Konuk olduğu evden ev sahiplerinin ikram ve <br />
izzetleri ile memnun olarak ayrılan misafir, doğruca Resûlullah’ın huzuru-<br />
na varır. Misafiri karşısında karnı doymuş, memnun olarak gören Allah<br />
Resûlü, “Bu gece Allah sizin yaptığınızdan hoşnut olmuştur.” buyurur.9<br />
Bu çift kendilerinin ve çocuklarının aç kalması pahasına misafirlerine<br />
ikramdan kaçınmamış, kendileri muhtaçken başkasını kendilerine tercih<br />
etmişlerdir. Böylece cömertliğin en üst mertebesi olan “îsâr ahlâkı”nın na-<br />
dide örneklerinden birini sergilemişlerdir. Cenâb-ı Hak da bu tür bir dav-<br />
ranışı överek, bu davranıştan memnun olduğunu ifade buyuran ve hem<br />
bu aileyi hem de onlar gibi davrananları taltif eden şu âyeti indirmiştir:<br />
“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gö-<br />
nüllerine yerleştirmiş olanlar (ensar), kendilerine hicret edenleri severler. Onlara<br />
verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ih-<br />
tiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri-<br />
liğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”10<br />
Cömertlik, karşılıksız ikram etmektir. verilen şeyden karşılık bek-<br />
lenirse o, cömertlikten ziyade, ticaret olur. İkram karşılıksız olduğunda<br />
anlam kazanacak, cömertlik adını alacak ve inanan insanın benliğini<br />
dünyanın esaretinden kurtararak onu ulvîleştirip âhirette sürur vesilesi<br />
olacaktır. Hayatın zevk ve eğlenceden, şöhret ve zenginlikten ibaret olma-<br />
dığını, sonsuz hayatın mutluluk kapılarını açabilmenin tek yolunun Yüce<br />
Yaratıcı’nın rızası olduğunu bilen mümin, elindeki imkânları da bunun<br />
için kullanır. Bu noktada cömert müminlerden bahseden şu âyet tüm ina-<br />
nanlara rehber ve göz aydınlığı olacak mahiyettedir: “Onlar, yiyeceği, yok-<br />
sula, yetime ve esire seve seve yedirirler. (Şöyle derler:) ‘Biz size sırf Allah rızası<br />
için yediriyoruz; sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz, asık<br />
suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkuyoruz.’<br />
Allah da onları o günün kötülüğünden korur, yüzlerine bir aydınlık ve içlerine<br />
bir sevinç verir.”11<br />
Cömertlik asla alın teriyle bin bir zahmetle kazanılan servetin yok<br />
olması, malın boşu boşuna başkalarına gitmesi, heba olması değildir. Bi-<br />
lakis kişinin malını, mülkünü kalıcı kılması, bu dünyada kazandıklarıyla<br />
âhiretini imar etmesidir. Bir gün Allah Resûlü’nün evinde bir koyun kesi-<br />
lir. Âişe annemiz koyunun ön kolu hâriç etin tamamını komşularına da-<br />
ğıtır. Hz. Peygamber evine geldiği zaman, “Koyundan ne kadar kaldı?” diye<br />
sorar. Âişe validemiz ona der ki: “Koyunun şu ön kolu hâriç hiçbir şey kal-<br />
madı.” Sevgili eşinin sözlerine karşılık Peygamberimizin verdiği cevap çok<br />
anlamlıdır: “(Demek ki) ön kolu hâriç tamamı (bize sevap olarak) kalmıştır!”12<br />
Mala ve servete bu açıdan bakan Allah Resûlü, bütün hayatı malından<br />
mülkünden ibaret olanları, hayatlarını dünyalık uğruna harcayarak dün-<br />
yalıklarını tek gaye edinenleri uyarmıştır.13 Bu çerçevede o (sav), kişinin<br />
gerçek malının, ölümünden önce hayır yoluna harcayıp önden gönderdik-<br />
leri olduğunu belirtmiş; hayra sarf etmeyerek, ölünceye kadar biriktirip<br />
sakladıklarının ise mirasçılarının olduğunu14 ifade etmiştir.<br />
Öte yandan kişinin şan, şöhret, makam ve mevki hırsı gibi süflî duy-<br />
gularla tatmin olmak için malını sarf etmesi, cömertlik olarak isimlendiri-<br />
lemez. Nitekim Hz. Peygamber gösteriş için yapılan deve kesme yarışında<br />
boğazlanan hayvanların etlerinin yenilmesini dahi yasaklamıştır.15 Bu tür<br />
duyguların tatmini için yapılan harcamalar sahibi için rahmet değil, olsa<br />
olsa zahmettir. Peygamber Efendimiz, Allah rızası gözetmeksizin, gösteriş<br />
için hayır ve iyilik yapan kişilerin kötü akıbetini şu örnekle açıklamıştır:<br />
“Kıyamet günü huzur-ı ilâhîye zengin birisi getirilecek. Yüce Allah, ona verdiği<br />
nimetleri hatırlatacak. O da, bu nimetlerin kendisine verildiğini kabul edecek.<br />
Sonra Cenâb-ı Hak soracak: ‘Sana verdiğim bu nimetleri nasıl kullandın?’ O kişi,<br />
‘Yâ Rabbi! Hiçbir eksik bırakmadan malımı nereye harcamamı istediysen oraya<br />
harcadım.’ diye cevap verecek. Bunun üzerine o kişiye, ‘Yalan söylüyorsun. Sen,<br />
malını, ‘Ne cömert adam!’ desinler diye harcadın. Gerçekten de sana, ‘Ne cömert<br />
adam!’ denildi.’ şeklinde hitap edilecek. Sonra emir verilecek ve o kişi yüzüstü<br />
sürüklenerek cehenneme atılacak.”16<br />
Malını hak yolunda harcamaya yönelik cömertlik, bir ayrıcalıktır.<br />
Her insana nasip olmayan ve gıpta edilecek bir erdemdir.17 Ancak cömert-<br />
lik yapan kişi, yaptığı iyilik ve hayır için Allah rızasından başka hiçbir<br />
karşılık beklemediği gibi, ikramda bulunduğu insanların onurunu ze-<br />
deleyecek davranışlardan da ısrarla kaçınmalı ve yaptığı iyiliği asla başa<br />
kakmamalıdır.18 Nitekim Allah Resûlü de insanlara mal verirken, onları<br />
incitmemeye ve adaletli davranmaya özel önem vermiştir.19<br />
Cömertlik, insanı dünyanın geçici zevklerine dalıp âhireti unutmak-<br />
tan, toplumda kendisinden başka insanların da yaşadığını fark etmemek-<br />
ten, paylaşamamanın girdabından, bencilliğin ve her şeye sahip olma iste-<br />
ğinin engel tanımaz ihtiraslarından koruduğu içindir ki, Peygamberimiz<br />
tarafından, muhafaza eden, güven veren ve kusurları kapatan demir bir<br />
zırha benzetilmiştir: “Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli,<br />
üzerlerinde demirden birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan,<br />
bir hayırda bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar<br />
hâlinden kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde<br />
ise üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi sıkışır ve<br />
zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”20<br />
Cömert kişi ikram ve ihsanda bulundukça Allah’ın rızasını kaza-<br />
nır. Hz. Peygamber’in bildirdiğine göre, “Kulların sabaha eriştiği her gün<br />
(yeryüzüne) iki melek iner. Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda<br />
harcayan kişiye (harcadığı malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım,<br />
malını (hayır yollarında harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin ma-<br />
lını telef et.’ der.”21 Cömertçe ikramda bulunan kimse, takdir edilen tutum<br />
ve davranışlarıyla bir yandan Allah’ın hoşnutluğuna, meleklerin duasına<br />
nail olurken, öte yandan da insanların sevgisini ve hayranlık duygularını<br />
kazanır. Cömertlik yolunda attığı adımlar gıpta ile izlenir. Hz. Peygamber<br />
bu durumu şu sözleriyle ifade etmektedir: “Yalnızca iki kişiye gıpta edilir:<br />
Allah tarafından kendisine mal verilip de malını hak yolunda harcayan kimseye,<br />
Allah tarafından kendisine ilim verilip de onunla hükmeden ve onu başkalarına<br />
öğreten kimseye.”22<br />
Cömertliği tavsiye edip, onu bir erdem olarak takdim eden Yüce Al-<br />
lah cömertliğin sınırlarını da belirlemiş, onun savurganlık şeklinde teza-<br />
hür etmemesini istemiş, mutedil insanların övgüye lâyık tutumlarını şu<br />
âyet-i kerîmede ifade etmiştir: “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimri-<br />
lik ederler. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”23 Nitekim Peygamberimiz<br />
de cömertliğin ölçüsünü, “İsraf ve savurganlığa kaçmadan, böbürlenmeden<br />
yiyiniz, içiniz, giyiniz ve sadaka veriniz.” buyurarak24 belirlemektedir. Bu<br />
çerçevede Allah Resûlü kişinin servetinin tamamını cömertlik olarak<br />
başkalarına ikram etmesine de rıza göstermemiştir. Meselâ, servetinin<br />
tamamını bağışlamak isteyen Kâ’b b. Mâlik’i, “Malının bir kısmını kendine<br />
ayır, bu senin için daha hayırlıdır.”25 diyerek uyarmış; malının tamamını<br />
vasiyet etmek isteyen Sa’d b. Ebû vakkâs’a da, yalnız üçte birini vasiyet<br />
etmesini, geri kalanını vârislerine bırakmasını tavsiye ederek, “Vârislerini<br />
zengin bırakman, onları başkalarına muhtaç bırakmandan daha hayırlıdır.”<br />
buyurmuştur.26 Ancak ihtiyaç duyulduğunda, toplumun menfaatinin ge-<br />
reği olarak malın tamamının bağışlanmasını da bir erdem olarak nite-<br />
lendirmiştir. Nitekim Allah Resûlü toplumsal ihtiyaçlar için malî yardım<br />
talebinde bulunduğunda, Hz. Ebû Bekir malının tamamını, Hz. Ömer ise<br />
malının yarısını bağışlamaktan çekinmemiştir.27<br />
<br />
Cömertliğin az ya da çok herhangi bir sınırı yoktur. Bir Arap atasö-<br />
zünde ifade edildiği gibi, “Cömertlik, mevcut olandadır.” Yarım hurma da<br />
olsa28 herkesin mutlaka başkalarına ikram edebilecek bir şeyleri vardır.<br />
Bunu bile bulamayan kişinin, gönlünde başkalarına ikram hissi taşıması<br />
dahi cömertliktir.29 Cömertlik, gönülden vermektir; Servetiyle dünyaları<br />
satın alıp da mahzun gönüllere giremeyen insanların hâli, perişanlıktır.<br />
Cömertlik, gönlün, vicdanın paylaşabilme hissinden mahrum olmaması-<br />
dır. Zaten gönül paylaşabilme hissinden mahrum olduğu zaman cimrili-<br />
ğin kasvetine bürünmüş, bencilliğin dehlizine girmiş demektir.<br />
Allah Resûlü, ikram ederken cimri davranılmamasını, veren kişinin<br />
verdiğinde gözünün kalmamasını, sayarak ve kısarak vermemesini şu ör-<br />
nekle bizlere hatırlatmaktadır: Bir gün hâne-i saadete bir dilenci gelmişti.<br />
Hz. Âişe ona, “Şunu al.” dedi. Fakat dilenci gitmeden önce onu çağırarak<br />
ne aldığına baktı. O esnada orada bulunan Allah Resûlü, “Evine senin ha-<br />
berin olmadan hiçbir şeyin girip çıkmasını istemiyorsun öyle mi?” dedi. Hz.<br />
Âişe de, “Evet.” diyerek cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Ey Âişe,<br />
yavaş ol! Sayma ve sayarak verme! Yoksa Allah da sana sayarak verir.”30 buyu-<br />
rarak onu uyardı.<br />
Bu bağlamda, Allah Resûlü müminlere şöyle seslenmektedir: “Pinti-<br />
likten sakının, çünkü sizden öncekiler pintilik yüzünden helâk oldular. Pintilik<br />
onları eli sıkı olmaya itti, eli sıkı oldular. Akrabayla ilgilenmemeye itti, akrabala-<br />
rıyla ilgiyi kestiler. Günaha itti, günahkâr olup çıktılar.”31 Müminleri cimrilik<br />
ve daha ilerisi olarak kabul edilen pintilik hususunda bu şekilde uyaran<br />
Peygamber Efendimiz, cimriliğin insanda bulunan huyların en kötüsü<br />
olduğunu32 söylemiş, cimriliği “hastalık” olarak nitelendirmiş,33 kendi-<br />
sinin kesinlikle cimri olmadığını34 özellikle ifade etmiş, dualarında da,<br />
“Allâhümme innî eûzü bike mine’l-buhli ve eûzü bike mine’l-cübni ve eûzü bike<br />
en erudde ilâ erzeli’l-umuri.” (Allah’ım, cimrilikten sana sığınırım, korkaklıktan<br />
sana sığınırım, ömrün en rezil zamanına kalmaktan sana sığınırım.)35 şeklinde<br />
tazarruda bulunmuştur.<br />
Evet, cimrilik hastalıktır. Kişinin sadece kendi menfaatini önemseme,<br />
egosunu tatmin etme, biriktirme, biriktirdiklerinden istifade edememe,<br />
sahip olduğu hiçbir şeyi başkalarıyla paylaşamama hastalığıdır. Cimri,<br />
egoisttir. Yalnızca kendini düşünür. Fakat servetini kendisi için dahi har-<br />
cayamaz. Yücelttiği malında, mülkünde, sahip olduğu eşyada arar, huzuru<br />
ve mutluluğu. Sahip olduklarının ebedî olduğunu ve kendisini sonsuzluğa<br />
<br />
taşıyacağını zanneder. Bilginin, servetin, sevginin ve zamanın başkalarına<br />
ikram edilmesini, başkalarıyla paylaşılmasını ahmaklık olarak nitelendi-<br />
rir. O, paylaşmanın, ikram etmenin, hediye vermenin bencillikle kararan<br />
vicdanına yapacağı olumlu etkileri göremediği gibi, karşısındakinin kal-<br />
binde açılan muhabbet, sevgi, minnet pencerelerini de göremeyecek kadar<br />
basiretten yoksundur. Yüce Yaratıcı bu kişilere şöyle seslenir: “De ki: Rab-<br />
bimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla cimrilik<br />
yapardınız.”36 Bu hitabıyla Cenâb-ı Hak cimrideki hasta ruh hâlini en veciz<br />
şekilde ortaya koymaktadır.<br />
Mümin her şeyden önce Allah’ın rızasını arayan, her şeyden çok<br />
Allah’a güvenen ve sadece O’na boyun eğen kişidir. Cimri ise her şeyden<br />
ve herkesten çok, sahip olduklarına güvenir. Serveti onu o kadar müstağ-<br />
ni kılar ki hiçbir şeye muhtaç olmadığını, hatta Allah’a bile ihtiyacının<br />
kalmadığını zanneder.37 Malını mabut edinir. “Malım, malım!” der durur.<br />
Halbuki Peygamberimizin ifadesiyle, insanın yiyip tükettiği, giyip eskittiği<br />
ve sağlığında tasadduk edip âhirette karşılığını almak üzere önden gön-<br />
derdiğinden başka malı mı vardır?38 Ne yazık ki cimri insan bu durumun<br />
farkında bile değildir. Onun bu ruh hâli, Allah’a güven duygusunu, dola-<br />
yısıyla imanını zedeler. Bunun içindir ki Efendimiz, “...Bir insanın kalbinde<br />
cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”39 buyurmuştur.<br />
Cimri bazen gelecek kaygısını bazen de sahip olduğu mal varlığı-<br />
nın yitirilmesi endişesini, bozuk ruh hâlinin sebebi olarak gösterir. Hat-<br />
ta çoluk çocuğuna bakma yükümlülüğünü, cimriliğine ve harcama kor-<br />
kaklığına neden olarak sunar. Halbuki onun gönlüne bu korku, maddeyi<br />
ulvîleştiren, açgözlülüğü ve hırsı kamçılayan, fakirlik korkusunu aşılayan<br />
şeytan tarafından fısıldanmaktadır.40<br />
Cimrilik, insanı Allah’ın sevgisinden mahrum bırakmakta41 ve top-<br />
lum içinde huzurun bozulmasına42 yol açmaktadır. Başkasını düşünmeyip<br />
etrafındaki yangına duyarsız kalan, çevresindeki iniltilere kulaklarını tı-<br />
kayan, garibanlardan yüz çeviren insanlardan teşekkül eden bir toplumun<br />
huzurundan elbette bahsedilemez. Devamlı biriktiren, biriktirdikçe pin-<br />
tileşen, dünyayı ve sonrasını biriktirdiklerinden ibaret sayan insanlardan<br />
müteşekkil bir toplumun fertleri mutlu olamaz. Bazılarının servet biriktir-<br />
mek, eşyaya sahip olmak ve variyetlerini artırmak hususundaki gem vu-<br />
rulamaz arzuları, onların bu uğurda her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu<br />
mubah görmeleri sonucunu doğurur ki bu da toplumun kıyametidir. Allah<br />
<br />
Resûlü bu noktaya şu şekilde dikkatlerimizi çekmektedir: “...Cimrilikten<br />
sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri birbirlerinin kanını dökmeye ve kendi-<br />
lerine haram kılınanları çiğnemeye sevk ederek helâk etti.”43<br />
Dünyada Yaratan’ın ve yaratılanın sevgisinden mahrum olan cimri-<br />
nin, ebedî hayatta da cennetin nimetlerine kavuşması zor olacaktır.44 Ebû<br />
Bekir es-Sıddîk’ın naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuş-<br />
tur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan kimse cennete giremez.”45<br />
Bunun aksini düşünenlere Yüce Allah şöyle hitap etmektedir: “Allah’ın lüt-<br />
fundan kendilerine verdiklerini infakta cimrice davrananlar, bunun kendileri için<br />
hayır olduğunu sanmasınlar. Aksine bu, onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri şey,<br />
kıyamet günü onların boyunlarına dolanacaktır.”46<br />
Cömertlik ve cimrilik ile ilgili bütün bu mülâhazalardan sonra diye-<br />
biliriz ki İslâm dini, her işte ve durumda olduğu gibi harcama ve paylaş-<br />
ma konusunda da müntesiplerine itidalli olmalarını, orta yolu tutmalarını<br />
emretmiştir.<br />
Müslüman, her şeyin gerçek sahibinin ve mâlikinin Yüce Allah47 ol-<br />
duğunu, O’nun mülkünü dilediğine verip dilediğinden çekip aldığını48<br />
hatırından çıkarmamalıdır. Cömertlikle cennete uzanan yolu görebilmeli,<br />
cimrilikle Rabbinden uzaklaştığını fark edebilmeli, Allah’ın, “Elini boynu-<br />
na bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur<br />
açıkta kalırsın.”49 âyeti ve Hz. Peygamber’in şu tasviri bu konuda ona reh-<br />
ber olmalıdır:<br />
“Cömert, Allah’a yakın, cennete yakın, insanlara yakın, ama cehennem-<br />
den uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, cennetten uzak, insanlardan uzak, ama<br />
cehenneme yakındır. Cömert cahil, Yüce Allah katında cimri âbidden daha<br />
sevimlidir.”50<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar</span></span><br />
<br />
(M2361 Müslim, Zekât, 77<br />
(T1963 Tirmizî, Birr, 41)<br />
M7473 Müslim, Zühd, 45.1<br />
B6 Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1.2<br />
HM3012 İbn Hanbel, I,3<br />
<br />
M6018 Müslim, Fedâil, 56.4<br />
M6009 Müslim, Fedâil, 50.5<br />
<br />
İM3555 İbn Mâce, Libâs, 1.6<br />
HM14301 İbn Hanbel, III,7<br />
303.<br />
İF7/119, İbn Hacer,8 Fethu’l-<br />
bâri, vII, 119.<br />
<br />
<br />
B3798 Buhârî, Menâkıbü’l-9<br />
ensâr, 10.<br />
Haşr, 59/9.10<br />
İnsân, 76/8-11.11<br />
<br />
T2470 Tirmizî, Sıfatü’l-12<br />
kıyâme, 33.<br />
M7420 Müslim, Zühd, 3.13<br />
B6442 Buhârî, Rikâk, 12.14<br />
D2820 Ebû Dâvûd,15<br />
Dahâyâ, 13-14.<br />
M4923 Müslim, İmâre,16<br />
152.<br />
B73 Buhârî, İlim, 15.17<br />
Bakara, 2/262.18<br />
B3114 Buhârî, Farzu’l-19<br />
humus, 7.<br />
M2361 Müslim, Zekât, 77;20<br />
B5299 Buhârî, Talâk, 24.<br />
B1442 Buhârî, Zekât, 27.21<br />
B73 Buhârî, İlim, 15.22<br />
Furkân, 25/67.23<br />
N2560 Nesâî, Zekât, 66;24<br />
İM3605 İbn Mâce, Libâs, 23.<br />
B2757 Buhârî, vesâyâ, 16.25<br />
B2742 Buhârî, vesâyâ, 2.26<br />
T3675 Tirmizî,27<br />
Menâkıb,16; D1678 Ebû<br />
Dâvûd, Zekât, 40.<br />
<br />
<br />
M2350 Müslim, Zekât, 68.28<br />
T2325 Tirmizî, Zühd, 17.29<br />
N2550 Nesâî, Zekât, 62.30<br />
D1698 Ebû Dâvûd, Zekât,31<br />
46.<br />
D2511 Ebû Dâvûd, Cihâd,32<br />
21.<br />
EM296 Buhârî,33 el-Edebü’l-<br />
müfred, 111.<br />
M2428 Müslim, Zekât,34<br />
127.<br />
B6365 Buhârî, Deavât, 37.35<br />
<br />
İsrâ, 17/100.36<br />
Leyl, 92/8.37<br />
M7420 Müslim, Zühd, 3.38<br />
N3112 Nesâî, Cihâd, 8.39<br />
Bakara, 2/268.40<br />
T1961 Tirmizî, Birr, 40.41<br />
M6576 Müslim, Birr, 56.42<br />
<br />
M6576 Müslim, Birr, 56.43<br />
T1961 Tirmizî, Birr, 40.44<br />
T1963 Tirmizî, Birr, 41.45<br />
Âl-i İmrân, 3/180.46<br />
Âl-i İmrân, 3/180; Hadîd,47<br />
57/10.<br />
Âl-i İmrân, 3/26.48<br />
İsrâ, 17/29.49<br />
T1961 Tirmizî, Birr, 40.50<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Vakfi Yayinlari<br />
Hadislerle islam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CÖMERTLİK GÖNÜLDEN VERMEK</span></span><br />
<br />
:s ِ قَال َ رَسُول ُ اللَّه َأبِى هُرَيْرَة َ قَالَ:ا ْ عَن َّ<br />
إِذَا هَما “مَثَل ُ الْبَخِيل ِ وَالْمُتَصَدِّق ِ مَثَل ُ رَجُلَيْن ِ عَلَيْهِمَا جُنَّتَان ِ مِن ْ حَدِيدٍ، ٍ<br />
إِذَا هَم َّ الْبَخِيل ُ بِصَدَقَةاَأثَرَهُ، وَا َ الْمُتَصَدِّق ُ بِصَدَقَة ٍ اتَّسَعَت ْ عَلَيْهِ، حَتَّى تُعَفِّي<br />
إِلَى صَاحِبَتِهَا.”ا ٍ إِلَى تَرَاقِيهِ، وَانْقَبَضَت ْ كُل ُّ حَلْقَةا ُ تَقَلَّصَت ْ عَلَيْهِ، وَانْضَمَّت ْ يَدَاه<br />
<br />
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:<br />
“Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli, üzerlerinde demirden<br />
birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan, bir hayırda<br />
bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar hâlinden<br />
kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde ise<br />
(âdeta) üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi<br />
sıkışır ve zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”<br />
(M2361 Müslim, Zekât, 77<br />
Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle<br />
buyurmuştur: “Kulların sabaha eriştiği her gün (yeryüzüne) iki melek iner.<br />
Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda harcayan kişiye (harcadığı<br />
malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım, malını (hayır yollarında<br />
harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin malını telef et.’ der.”<br />
(B1442 Buhârî, Zekât, 27)<br />
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:<br />
“...Bir insanın kalbinde cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”<br />
(N3112 Nesâî, Cihâd, 8)<br />
Câbir b. Abdullah’tan nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle<br />
buyurmuştur: “...Cimrilikten sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri<br />
birbirlerinin kanını dökmeye ve kendilerine haram kılınanları çiğnemeye sevk<br />
ederek helâk etti.”<br />
(M6576 Müslim, Birr, 56)<br />
Ebû Bekir es-Sıddîk’tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav)<br />
şöyle buyurmuştur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan<br />
kimse cennete giremez.”<br />
Zamanın birinde, bir adam çölde tek başına yolculuk yapıyor-<br />
muş. Aniden gökyüzünden, “Filânın bahçesini sula!” diye bir ses işitmiş.<br />
Başını kaldırıp baktığında gökte sadece bir bulut görmüş. Evet, ses oradan<br />
geliyormuş. Adam hayretler içerisinde kalarak bulutu takip etmeye başla-<br />
mış. Kara taşlık bir yere gelince bulut suyunu boşaltmış. Yağmur suları bir<br />
derede toplanmış ve akmaya başlamış. Bu defa adam suyu takip etmiş ve<br />
önüne bir bahçe çıkmış. Bu bahçede bir adamın elinde kürekle suyu oraya<br />
buraya çevirerek bahçeyi suladığını görmüş. Bahçeyi sulayan adama yak-<br />
laşarak, “Arkadaş, adın ne?” diye sormuş. Bahçeyi sulayan adam yolcunun<br />
buluttan duyduğu ismi telaffuz ederek, “Adımı niçin soruyorsun?” demiş.<br />
O da, “Biraz önce yağmur yağdıran bulut vardı ya...” diyerek anlatmaya<br />
başlamış: “Ben, o buluta bir kişinin senin adını söyleyerek, ‘Filânın bah-<br />
çesini sula!’ dediğini işittim. Sonra da bulutu takip ederek buraya kadar<br />
geldim. Adını da onun için soruyorum. Sen hangi davranışın sebebiyle<br />
böyle bir ilâhî ikrama nail oldun?” deyince bahçe sahibi, “Madem merak<br />
ediyorsun söyleyeyim. Şu gördüğün bahçe ürün verince oturup hesap ya-<br />
parım. Ürünün üçte birini dağıtırım. Üçte birini çoluk çocuğumla yerim.<br />
Üçte birini de tohumluk yaparım. İşte benim yaptığım bundan ibarettir.”<br />
diye karşılık vermiş.1<br />
Peygamber Efendimizin anlattığı bu olayda, olayın kahramanının elde<br />
ettiği ürünün üçte birini dağıtması, üründen verilmesi mecburi olan bir<br />
oranı ifade etmemektedir. Bu oranın dile getirilmesi, cömertliğin mutlaka<br />
bu şekilde ve bu miktarda olması gerektiği şeklinde de anlaşılmamalıdır.<br />
Bilakis gıpta edilecek boyutta bir cömertliğe sahip olan bu olayın kahra-<br />
manı, inananları daima cömertliğe teşvik eden Hz. Peygamber tarafından<br />
bir örnek olarak aktarılmıştır.<br />
Cömertlik konusunda ısrarlı tavsiyeleri olan Allah Resûlü, bizzat ya-<br />
şantısıyla da mümin bir insanın cömertliğinin nasıl olacağına dair eşsiz<br />
örnekler vermiştir. Ashâbının anlatımıyla o, esen rüzgârdan daha cömert<br />
idi.2 Kendisinden bir şey istendiği zaman istenen şey elinde mevcut ise<br />
onu mutlaka verir,3 asla yok demezdi.4 Kısacası o, insanların en cömerdi<br />
idi.5 Yediğini, giydiğini, bildiğini paylaşır, iyiliğini esirgemez, asla <br />
bencillik yapmazdı. Meselâ, bir hanım sahâbî, bir gün kendi elleriyle ördü-<br />
ğü bir giysiyi getirip Hz. Peygamber’e vermiş ve “Bunu, giyesin diye ör-<br />
düm.” demişti. Peygamber Efendimiz hediyeyi kabul etmiş ve onu giyinip<br />
ashâbının yanına gitmişti. Allah Resûlü’nün üzerindeki hırkayı gören bir<br />
sahâbî, “Ne kadar da güzelmiş! Bunu bana verseniz.” demişti. İnsanların<br />
en cömerdi olan Resûl-i Ekrem, “Peki.” deyip orada biraz oturduktan sonra<br />
evine dönmüş ve o giysiyi katlayarak, isteyen sahâbîye göndermişti.6 Bir<br />
başka sefer onun cömertliği, hayatı dünya malından ibaret gören bir Ya-<br />
hudiyi hayrete düşürmüş, Yahudi, onun yaptığı cömertlikleri şaşkınlıkla<br />
terennüm etmekten kendini alamamıştı.7<br />
Evet, cömertlik paylaşmaktır. Sevgiyi, şefkati, bilgiyi, zamanı, ser-<br />
veti paylaşabilmektir. Kalbinde sevgiden eser olmayan, neyi paylaşabilir?<br />
Başkalarını sevmeyen, yaratılana Yaratan’dan ötürü hürmet etmeyen kişi,<br />
kime, ne verebilir? Böyle bir kişi her türlü mal ve değerin tek sahibi olmayı<br />
istemekten başka bir şey düşünmez. Hâlbuki cömertlik öylesine yüce bir<br />
erdemdir ki Yaratan’ın ikramını yaratılanlara sunabilmektir. Elindeki bir<br />
lokma ekmeği başkasıyla bölüşebilmektir.<br />
En Sevgili’nin Medineli ashâbından Sâbit b. Kays ve eşi emsalsiz bir<br />
cömertlik örneği sergilemişlerdir. Onların bıraktığı cömertlik hatırası, yü-<br />
rekleri özveriye açan bir örnektir:<br />
Bir gün Peygamber Efendimize bir adam gelerek, “Yâ Resûlallah! Aç-<br />
lıktan bitap düştüm, hâlsiz kaldım.” der. Resûlullah onu doyurmaları için<br />
hanımlarına haber gönderir, fakat onların saadet hanelerinde yiyecek hiç-<br />
bir şey yoktur. Bunun üzerine Resûlullah, “Bu gece şu adamı konuk edip<br />
yemek yedirerek Allah’ın merhametine nail olmak isteyen kimse yok mu?” bu-<br />
yurur. Derhâl ensardan bir zât ayağa kalkar ve “Ben varım, yâ Resûlallah!”<br />
diye cevap verir. Bu zât Sâbit b. Kays’tır.8 Akabinde o adamı alıp evine gö-<br />
türür. Hanımına hitaben, “İşte bu kişi Allah Resûlü’nün konuğudur. Evde<br />
ne varsa ona ikram edelim.” der. Evin hanımı, “vallahi evimizde çocukla-<br />
rımızın yiyeceğinden başka hiçbir şey yok.” diyerek karşılık verir. Eşinden<br />
bu üzüntü verici cevabı alan sahâbî, eşine der ki: “O hâlde çocuklar akşam<br />
yemek istedikleri vakit onları uyut. Sonra gel, kandili söndür. Biz bu gece<br />
karanlıkta karnımızı doyuruyormuş gibi yapalım ve geceyi aç geçirelim.”<br />
Kadın, kocasının dediklerini yapar. Kendileri ve çocukları aç kalmıştır<br />
ama Allah Resûlü’nün emaneti olan misafirleri doymuştur. Sabah olunca<br />
misafirlerini uğurlarlar. Konuk olduğu evden ev sahiplerinin ikram ve <br />
izzetleri ile memnun olarak ayrılan misafir, doğruca Resûlullah’ın huzuru-<br />
na varır. Misafiri karşısında karnı doymuş, memnun olarak gören Allah<br />
Resûlü, “Bu gece Allah sizin yaptığınızdan hoşnut olmuştur.” buyurur.9<br />
Bu çift kendilerinin ve çocuklarının aç kalması pahasına misafirlerine<br />
ikramdan kaçınmamış, kendileri muhtaçken başkasını kendilerine tercih<br />
etmişlerdir. Böylece cömertliğin en üst mertebesi olan “îsâr ahlâkı”nın na-<br />
dide örneklerinden birini sergilemişlerdir. Cenâb-ı Hak da bu tür bir dav-<br />
ranışı överek, bu davranıştan memnun olduğunu ifade buyuran ve hem<br />
bu aileyi hem de onlar gibi davrananları taltif eden şu âyeti indirmiştir:<br />
“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gö-<br />
nüllerine yerleştirmiş olanlar (ensar), kendilerine hicret edenleri severler. Onlara<br />
verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ih-<br />
tiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri-<br />
liğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”10<br />
Cömertlik, karşılıksız ikram etmektir. verilen şeyden karşılık bek-<br />
lenirse o, cömertlikten ziyade, ticaret olur. İkram karşılıksız olduğunda<br />
anlam kazanacak, cömertlik adını alacak ve inanan insanın benliğini<br />
dünyanın esaretinden kurtararak onu ulvîleştirip âhirette sürur vesilesi<br />
olacaktır. Hayatın zevk ve eğlenceden, şöhret ve zenginlikten ibaret olma-<br />
dığını, sonsuz hayatın mutluluk kapılarını açabilmenin tek yolunun Yüce<br />
Yaratıcı’nın rızası olduğunu bilen mümin, elindeki imkânları da bunun<br />
için kullanır. Bu noktada cömert müminlerden bahseden şu âyet tüm ina-<br />
nanlara rehber ve göz aydınlığı olacak mahiyettedir: “Onlar, yiyeceği, yok-<br />
sula, yetime ve esire seve seve yedirirler. (Şöyle derler:) ‘Biz size sırf Allah rızası<br />
için yediriyoruz; sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz, asık<br />
suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkuyoruz.’<br />
Allah da onları o günün kötülüğünden korur, yüzlerine bir aydınlık ve içlerine<br />
bir sevinç verir.”11<br />
Cömertlik asla alın teriyle bin bir zahmetle kazanılan servetin yok<br />
olması, malın boşu boşuna başkalarına gitmesi, heba olması değildir. Bi-<br />
lakis kişinin malını, mülkünü kalıcı kılması, bu dünyada kazandıklarıyla<br />
âhiretini imar etmesidir. Bir gün Allah Resûlü’nün evinde bir koyun kesi-<br />
lir. Âişe annemiz koyunun ön kolu hâriç etin tamamını komşularına da-<br />
ğıtır. Hz. Peygamber evine geldiği zaman, “Koyundan ne kadar kaldı?” diye<br />
sorar. Âişe validemiz ona der ki: “Koyunun şu ön kolu hâriç hiçbir şey kal-<br />
madı.” Sevgili eşinin sözlerine karşılık Peygamberimizin verdiği cevap çok<br />
anlamlıdır: “(Demek ki) ön kolu hâriç tamamı (bize sevap olarak) kalmıştır!”12<br />
Mala ve servete bu açıdan bakan Allah Resûlü, bütün hayatı malından<br />
mülkünden ibaret olanları, hayatlarını dünyalık uğruna harcayarak dün-<br />
yalıklarını tek gaye edinenleri uyarmıştır.13 Bu çerçevede o (sav), kişinin<br />
gerçek malının, ölümünden önce hayır yoluna harcayıp önden gönderdik-<br />
leri olduğunu belirtmiş; hayra sarf etmeyerek, ölünceye kadar biriktirip<br />
sakladıklarının ise mirasçılarının olduğunu14 ifade etmiştir.<br />
Öte yandan kişinin şan, şöhret, makam ve mevki hırsı gibi süflî duy-<br />
gularla tatmin olmak için malını sarf etmesi, cömertlik olarak isimlendiri-<br />
lemez. Nitekim Hz. Peygamber gösteriş için yapılan deve kesme yarışında<br />
boğazlanan hayvanların etlerinin yenilmesini dahi yasaklamıştır.15 Bu tür<br />
duyguların tatmini için yapılan harcamalar sahibi için rahmet değil, olsa<br />
olsa zahmettir. Peygamber Efendimiz, Allah rızası gözetmeksizin, gösteriş<br />
için hayır ve iyilik yapan kişilerin kötü akıbetini şu örnekle açıklamıştır:<br />
“Kıyamet günü huzur-ı ilâhîye zengin birisi getirilecek. Yüce Allah, ona verdiği<br />
nimetleri hatırlatacak. O da, bu nimetlerin kendisine verildiğini kabul edecek.<br />
Sonra Cenâb-ı Hak soracak: ‘Sana verdiğim bu nimetleri nasıl kullandın?’ O kişi,<br />
‘Yâ Rabbi! Hiçbir eksik bırakmadan malımı nereye harcamamı istediysen oraya<br />
harcadım.’ diye cevap verecek. Bunun üzerine o kişiye, ‘Yalan söylüyorsun. Sen,<br />
malını, ‘Ne cömert adam!’ desinler diye harcadın. Gerçekten de sana, ‘Ne cömert<br />
adam!’ denildi.’ şeklinde hitap edilecek. Sonra emir verilecek ve o kişi yüzüstü<br />
sürüklenerek cehenneme atılacak.”16<br />
Malını hak yolunda harcamaya yönelik cömertlik, bir ayrıcalıktır.<br />
Her insana nasip olmayan ve gıpta edilecek bir erdemdir.17 Ancak cömert-<br />
lik yapan kişi, yaptığı iyilik ve hayır için Allah rızasından başka hiçbir<br />
karşılık beklemediği gibi, ikramda bulunduğu insanların onurunu ze-<br />
deleyecek davranışlardan da ısrarla kaçınmalı ve yaptığı iyiliği asla başa<br />
kakmamalıdır.18 Nitekim Allah Resûlü de insanlara mal verirken, onları<br />
incitmemeye ve adaletli davranmaya özel önem vermiştir.19<br />
Cömertlik, insanı dünyanın geçici zevklerine dalıp âhireti unutmak-<br />
tan, toplumda kendisinden başka insanların da yaşadığını fark etmemek-<br />
ten, paylaşamamanın girdabından, bencilliğin ve her şeye sahip olma iste-<br />
ğinin engel tanımaz ihtiraslarından koruduğu içindir ki, Peygamberimiz<br />
tarafından, muhafaza eden, güven veren ve kusurları kapatan demir bir<br />
zırha benzetilmiştir: “Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli,<br />
üzerlerinde demirden birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan,<br />
bir hayırda bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar<br />
hâlinden kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde<br />
ise üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi sıkışır ve<br />
zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”20<br />
Cömert kişi ikram ve ihsanda bulundukça Allah’ın rızasını kaza-<br />
nır. Hz. Peygamber’in bildirdiğine göre, “Kulların sabaha eriştiği her gün<br />
(yeryüzüne) iki melek iner. Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda<br />
harcayan kişiye (harcadığı malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım,<br />
malını (hayır yollarında harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin ma-<br />
lını telef et.’ der.”21 Cömertçe ikramda bulunan kimse, takdir edilen tutum<br />
ve davranışlarıyla bir yandan Allah’ın hoşnutluğuna, meleklerin duasına<br />
nail olurken, öte yandan da insanların sevgisini ve hayranlık duygularını<br />
kazanır. Cömertlik yolunda attığı adımlar gıpta ile izlenir. Hz. Peygamber<br />
bu durumu şu sözleriyle ifade etmektedir: “Yalnızca iki kişiye gıpta edilir:<br />
Allah tarafından kendisine mal verilip de malını hak yolunda harcayan kimseye,<br />
Allah tarafından kendisine ilim verilip de onunla hükmeden ve onu başkalarına<br />
öğreten kimseye.”22<br />
Cömertliği tavsiye edip, onu bir erdem olarak takdim eden Yüce Al-<br />
lah cömertliğin sınırlarını da belirlemiş, onun savurganlık şeklinde teza-<br />
hür etmemesini istemiş, mutedil insanların övgüye lâyık tutumlarını şu<br />
âyet-i kerîmede ifade etmiştir: “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimri-<br />
lik ederler. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”23 Nitekim Peygamberimiz<br />
de cömertliğin ölçüsünü, “İsraf ve savurganlığa kaçmadan, böbürlenmeden<br />
yiyiniz, içiniz, giyiniz ve sadaka veriniz.” buyurarak24 belirlemektedir. Bu<br />
çerçevede Allah Resûlü kişinin servetinin tamamını cömertlik olarak<br />
başkalarına ikram etmesine de rıza göstermemiştir. Meselâ, servetinin<br />
tamamını bağışlamak isteyen Kâ’b b. Mâlik’i, “Malının bir kısmını kendine<br />
ayır, bu senin için daha hayırlıdır.”25 diyerek uyarmış; malının tamamını<br />
vasiyet etmek isteyen Sa’d b. Ebû vakkâs’a da, yalnız üçte birini vasiyet<br />
etmesini, geri kalanını vârislerine bırakmasını tavsiye ederek, “Vârislerini<br />
zengin bırakman, onları başkalarına muhtaç bırakmandan daha hayırlıdır.”<br />
buyurmuştur.26 Ancak ihtiyaç duyulduğunda, toplumun menfaatinin ge-<br />
reği olarak malın tamamının bağışlanmasını da bir erdem olarak nite-<br />
lendirmiştir. Nitekim Allah Resûlü toplumsal ihtiyaçlar için malî yardım<br />
talebinde bulunduğunda, Hz. Ebû Bekir malının tamamını, Hz. Ömer ise<br />
malının yarısını bağışlamaktan çekinmemiştir.27<br />
<br />
Cömertliğin az ya da çok herhangi bir sınırı yoktur. Bir Arap atasö-<br />
zünde ifade edildiği gibi, “Cömertlik, mevcut olandadır.” Yarım hurma da<br />
olsa28 herkesin mutlaka başkalarına ikram edebilecek bir şeyleri vardır.<br />
Bunu bile bulamayan kişinin, gönlünde başkalarına ikram hissi taşıması<br />
dahi cömertliktir.29 Cömertlik, gönülden vermektir; Servetiyle dünyaları<br />
satın alıp da mahzun gönüllere giremeyen insanların hâli, perişanlıktır.<br />
Cömertlik, gönlün, vicdanın paylaşabilme hissinden mahrum olmaması-<br />
dır. Zaten gönül paylaşabilme hissinden mahrum olduğu zaman cimrili-<br />
ğin kasvetine bürünmüş, bencilliğin dehlizine girmiş demektir.<br />
Allah Resûlü, ikram ederken cimri davranılmamasını, veren kişinin<br />
verdiğinde gözünün kalmamasını, sayarak ve kısarak vermemesini şu ör-<br />
nekle bizlere hatırlatmaktadır: Bir gün hâne-i saadete bir dilenci gelmişti.<br />
Hz. Âişe ona, “Şunu al.” dedi. Fakat dilenci gitmeden önce onu çağırarak<br />
ne aldığına baktı. O esnada orada bulunan Allah Resûlü, “Evine senin ha-<br />
berin olmadan hiçbir şeyin girip çıkmasını istemiyorsun öyle mi?” dedi. Hz.<br />
Âişe de, “Evet.” diyerek cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Ey Âişe,<br />
yavaş ol! Sayma ve sayarak verme! Yoksa Allah da sana sayarak verir.”30 buyu-<br />
rarak onu uyardı.<br />
Bu bağlamda, Allah Resûlü müminlere şöyle seslenmektedir: “Pinti-<br />
likten sakının, çünkü sizden öncekiler pintilik yüzünden helâk oldular. Pintilik<br />
onları eli sıkı olmaya itti, eli sıkı oldular. Akrabayla ilgilenmemeye itti, akrabala-<br />
rıyla ilgiyi kestiler. Günaha itti, günahkâr olup çıktılar.”31 Müminleri cimrilik<br />
ve daha ilerisi olarak kabul edilen pintilik hususunda bu şekilde uyaran<br />
Peygamber Efendimiz, cimriliğin insanda bulunan huyların en kötüsü<br />
olduğunu32 söylemiş, cimriliği “hastalık” olarak nitelendirmiş,33 kendi-<br />
sinin kesinlikle cimri olmadığını34 özellikle ifade etmiş, dualarında da,<br />
“Allâhümme innî eûzü bike mine’l-buhli ve eûzü bike mine’l-cübni ve eûzü bike<br />
en erudde ilâ erzeli’l-umuri.” (Allah’ım, cimrilikten sana sığınırım, korkaklıktan<br />
sana sığınırım, ömrün en rezil zamanına kalmaktan sana sığınırım.)35 şeklinde<br />
tazarruda bulunmuştur.<br />
Evet, cimrilik hastalıktır. Kişinin sadece kendi menfaatini önemseme,<br />
egosunu tatmin etme, biriktirme, biriktirdiklerinden istifade edememe,<br />
sahip olduğu hiçbir şeyi başkalarıyla paylaşamama hastalığıdır. Cimri,<br />
egoisttir. Yalnızca kendini düşünür. Fakat servetini kendisi için dahi har-<br />
cayamaz. Yücelttiği malında, mülkünde, sahip olduğu eşyada arar, huzuru<br />
ve mutluluğu. Sahip olduklarının ebedî olduğunu ve kendisini sonsuzluğa<br />
<br />
taşıyacağını zanneder. Bilginin, servetin, sevginin ve zamanın başkalarına<br />
ikram edilmesini, başkalarıyla paylaşılmasını ahmaklık olarak nitelendi-<br />
rir. O, paylaşmanın, ikram etmenin, hediye vermenin bencillikle kararan<br />
vicdanına yapacağı olumlu etkileri göremediği gibi, karşısındakinin kal-<br />
binde açılan muhabbet, sevgi, minnet pencerelerini de göremeyecek kadar<br />
basiretten yoksundur. Yüce Yaratıcı bu kişilere şöyle seslenir: “De ki: Rab-<br />
bimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla cimrilik<br />
yapardınız.”36 Bu hitabıyla Cenâb-ı Hak cimrideki hasta ruh hâlini en veciz<br />
şekilde ortaya koymaktadır.<br />
Mümin her şeyden önce Allah’ın rızasını arayan, her şeyden çok<br />
Allah’a güvenen ve sadece O’na boyun eğen kişidir. Cimri ise her şeyden<br />
ve herkesten çok, sahip olduklarına güvenir. Serveti onu o kadar müstağ-<br />
ni kılar ki hiçbir şeye muhtaç olmadığını, hatta Allah’a bile ihtiyacının<br />
kalmadığını zanneder.37 Malını mabut edinir. “Malım, malım!” der durur.<br />
Halbuki Peygamberimizin ifadesiyle, insanın yiyip tükettiği, giyip eskittiği<br />
ve sağlığında tasadduk edip âhirette karşılığını almak üzere önden gön-<br />
derdiğinden başka malı mı vardır?38 Ne yazık ki cimri insan bu durumun<br />
farkında bile değildir. Onun bu ruh hâli, Allah’a güven duygusunu, dola-<br />
yısıyla imanını zedeler. Bunun içindir ki Efendimiz, “...Bir insanın kalbinde<br />
cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”39 buyurmuştur.<br />
Cimri bazen gelecek kaygısını bazen de sahip olduğu mal varlığı-<br />
nın yitirilmesi endişesini, bozuk ruh hâlinin sebebi olarak gösterir. Hat-<br />
ta çoluk çocuğuna bakma yükümlülüğünü, cimriliğine ve harcama kor-<br />
kaklığına neden olarak sunar. Halbuki onun gönlüne bu korku, maddeyi<br />
ulvîleştiren, açgözlülüğü ve hırsı kamçılayan, fakirlik korkusunu aşılayan<br />
şeytan tarafından fısıldanmaktadır.40<br />
Cimrilik, insanı Allah’ın sevgisinden mahrum bırakmakta41 ve top-<br />
lum içinde huzurun bozulmasına42 yol açmaktadır. Başkasını düşünmeyip<br />
etrafındaki yangına duyarsız kalan, çevresindeki iniltilere kulaklarını tı-<br />
kayan, garibanlardan yüz çeviren insanlardan teşekkül eden bir toplumun<br />
huzurundan elbette bahsedilemez. Devamlı biriktiren, biriktirdikçe pin-<br />
tileşen, dünyayı ve sonrasını biriktirdiklerinden ibaret sayan insanlardan<br />
müteşekkil bir toplumun fertleri mutlu olamaz. Bazılarının servet biriktir-<br />
mek, eşyaya sahip olmak ve variyetlerini artırmak hususundaki gem vu-<br />
rulamaz arzuları, onların bu uğurda her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu<br />
mubah görmeleri sonucunu doğurur ki bu da toplumun kıyametidir. Allah<br />
<br />
Resûlü bu noktaya şu şekilde dikkatlerimizi çekmektedir: “...Cimrilikten<br />
sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri birbirlerinin kanını dökmeye ve kendi-<br />
lerine haram kılınanları çiğnemeye sevk ederek helâk etti.”43<br />
Dünyada Yaratan’ın ve yaratılanın sevgisinden mahrum olan cimri-<br />
nin, ebedî hayatta da cennetin nimetlerine kavuşması zor olacaktır.44 Ebû<br />
Bekir es-Sıddîk’ın naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuş-<br />
tur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan kimse cennete giremez.”45<br />
Bunun aksini düşünenlere Yüce Allah şöyle hitap etmektedir: “Allah’ın lüt-<br />
fundan kendilerine verdiklerini infakta cimrice davrananlar, bunun kendileri için<br />
hayır olduğunu sanmasınlar. Aksine bu, onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri şey,<br />
kıyamet günü onların boyunlarına dolanacaktır.”46<br />
Cömertlik ve cimrilik ile ilgili bütün bu mülâhazalardan sonra diye-<br />
biliriz ki İslâm dini, her işte ve durumda olduğu gibi harcama ve paylaş-<br />
ma konusunda da müntesiplerine itidalli olmalarını, orta yolu tutmalarını<br />
emretmiştir.<br />
Müslüman, her şeyin gerçek sahibinin ve mâlikinin Yüce Allah47 ol-<br />
duğunu, O’nun mülkünü dilediğine verip dilediğinden çekip aldığını48<br />
hatırından çıkarmamalıdır. Cömertlikle cennete uzanan yolu görebilmeli,<br />
cimrilikle Rabbinden uzaklaştığını fark edebilmeli, Allah’ın, “Elini boynu-<br />
na bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur<br />
açıkta kalırsın.”49 âyeti ve Hz. Peygamber’in şu tasviri bu konuda ona reh-<br />
ber olmalıdır:<br />
“Cömert, Allah’a yakın, cennete yakın, insanlara yakın, ama cehennem-<br />
den uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, cennetten uzak, insanlardan uzak, ama<br />
cehenneme yakındır. Cömert cahil, Yüce Allah katında cimri âbidden daha<br />
sevimlidir.”50<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar</span></span><br />
<br />
(M2361 Müslim, Zekât, 77<br />
(T1963 Tirmizî, Birr, 41)<br />
M7473 Müslim, Zühd, 45.1<br />
B6 Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1.2<br />
HM3012 İbn Hanbel, I,3<br />
<br />
M6018 Müslim, Fedâil, 56.4<br />
M6009 Müslim, Fedâil, 50.5<br />
<br />
İM3555 İbn Mâce, Libâs, 1.6<br />
HM14301 İbn Hanbel, III,7<br />
303.<br />
İF7/119, İbn Hacer,8 Fethu’l-<br />
bâri, vII, 119.<br />
<br />
<br />
B3798 Buhârî, Menâkıbü’l-9<br />
ensâr, 10.<br />
Haşr, 59/9.10<br />
İnsân, 76/8-11.11<br />
<br />
T2470 Tirmizî, Sıfatü’l-12<br />
kıyâme, 33.<br />
M7420 Müslim, Zühd, 3.13<br />
B6442 Buhârî, Rikâk, 12.14<br />
D2820 Ebû Dâvûd,15<br />
Dahâyâ, 13-14.<br />
M4923 Müslim, İmâre,16<br />
152.<br />
B73 Buhârî, İlim, 15.17<br />
Bakara, 2/262.18<br />
B3114 Buhârî, Farzu’l-19<br />
humus, 7.<br />
M2361 Müslim, Zekât, 77;20<br />
B5299 Buhârî, Talâk, 24.<br />
B1442 Buhârî, Zekât, 27.21<br />
B73 Buhârî, İlim, 15.22<br />
Furkân, 25/67.23<br />
N2560 Nesâî, Zekât, 66;24<br />
İM3605 İbn Mâce, Libâs, 23.<br />
B2757 Buhârî, vesâyâ, 16.25<br />
B2742 Buhârî, vesâyâ, 2.26<br />
T3675 Tirmizî,27<br />
Menâkıb,16; D1678 Ebû<br />
Dâvûd, Zekât, 40.<br />
<br />
<br />
M2350 Müslim, Zekât, 68.28<br />
T2325 Tirmizî, Zühd, 17.29<br />
N2550 Nesâî, Zekât, 62.30<br />
D1698 Ebû Dâvûd, Zekât,31<br />
46.<br />
D2511 Ebû Dâvûd, Cihâd,32<br />
21.<br />
EM296 Buhârî,33 el-Edebü’l-<br />
müfred, 111.<br />
M2428 Müslim, Zekât,34<br />
127.<br />
B6365 Buhârî, Deavât, 37.35<br />
<br />
İsrâ, 17/100.36<br />
Leyl, 92/8.37<br />
M7420 Müslim, Zühd, 3.38<br />
N3112 Nesâî, Cihâd, 8.39<br />
Bakara, 2/268.40<br />
T1961 Tirmizî, Birr, 40.41<br />
M6576 Müslim, Birr, 56.42<br />
<br />
M6576 Müslim, Birr, 56.43<br />
T1961 Tirmizî, Birr, 40.44<br />
T1963 Tirmizî, Birr, 41.45<br />
Âl-i İmrân, 3/180.46<br />
Âl-i İmrân, 3/180; Hadîd,47<br />
57/10.<br />
Âl-i İmrân, 3/26.48<br />
İsrâ, 17/29.49<br />
T1961 Tirmizî, Birr, 40.50<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
Diyanet Vakfi Yayinlari<br />
Hadislerle islam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HÂRİKA VE HÂRİKULÂDE NE DEMEKTiR ?]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=24387</link>
			<pubDate>Tue, 21 Nov 2023 03:24:55 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=24387</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HÂRİKA VE HÂRİKULÂDE NE DEMEKTiR ?</span></span><br />
<br />
(دةﺎﻌﻟرق اﺎﺧ)<br />
<br />
Alışılmışın dışında tabiattaki işleyişi belirli zamanlarda bozan tabiat üstü<br />
olaylar için kullanılan terim.<br />
Sözlükte “delmek, yırtmak; aşmak” mânalarına gelen hark kelimesinden<br />
sıfat olan hâriķ ile “alışılmış olan şey” anlamındaki âdet kelimesinden<br />
meydana gelen bir tamlama olup “alışılmışı ve normal telakki edileni aşan,<br />
olağan üstü” mânasına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de âdet kelimesi yer almazken<br />
hark kavramı fiil sigalarıyla “delmek, yırtmak, yarmak, bozmak, gerçeğe<br />
aykırı olarak hükmetmek” anlamlarında dört yerde geçmektedir (Râgıb el-<br />
İsfahânî, el-Müfredât, “ħrķ” md.; M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “ħrķ” md.).<br />
Tabiatta gözlenen düzenli işleyiş, etki-tepki mekanizması içinde kendi<br />
kendine bir süreklilik ve tekrarlanış gibi görünürse de gerçekte düzeni<br />
kuran ve işletenin Allah olduğu inancının sonucu olarak İslâmî<br />
terminolojide fizik âlemi idare eden ilâhî kanuna “âdetullah” veya kısaca<br />
“âdet” denilmiştir. Aynı mânaya gelen “sünnetullah” ise Kur’an’da sosyal<br />
hayatı idare eden ilâhî kanunu ifade etmek üzere kullanılmıştır (bk. a.g.e.,<br />
“sünnet” md.).<br />
İslâm filozoflarının tabiat kanunlarının değişmezliği tezine karşı kelâmcılar<br />
Allah’ın kendi koyduğu âdeti değiştirebileceği, dolayısıyla söz konusu<br />
kanunların zorunlu olmadığı görüşünü savunmuşlardır (bk.<br />
DETERMİNİZM). İlk kelâmcılardan olup akılcılığıyla tanınan Nazzâm’ın<br />
da tabiatta hârikulâde olayların meydana gelebileceği görüşünde olduğu<br />
nakledilir (Câhiz, IV, 73). İbn Hazm’a göre bir şeye nisbet edilen âdetle<br />
tabiat arasında fark vardır. Âdetin değişmesi söz konusu iken ilâhî bir<br />
müdahale olmaksızın tabiatın değişmesi mümkün değildir. Çünkü tabiatlar<br />
ait oldukları nesnelerden ayrılmayan ana özelliklerdir. İnsanın şuur sahibi<br />
veya şarabın sarhoş edici oluşu gibi tabiattan gelen özellikler ortadan<br />
kalktığı takdirde insan hayvana, şarap da sirkeye dönüşür. Bu sebeple âdetin<br />
değişmesi değil tabiatın değişmesi hârikulâdedir. Bununla beraber bazan<br />
yanlış olarak âdet kelimesi tabiat mânasında da kullanılmıştır (el-Faśl, V,<br />
15-16). Nesefî ise tabiatların değişmemesi fikrini zayıf ve temelsiz bulur.<br />
Zira âlemdeki değişiklik müşahede ile sabittir. Bunu inkâr etmek, onun<br />
yönetimini ilâhî kudret ve iradenin dışına çıkarmaktır (Tebśıratü’l-edille, I,<br />
476-477). Teoride mümkün fakat realitede mümteni‘ sayılan hârikulâde<br />
olaylar (Teftâzânî, Şerĥu’l-Maķāśıd, V, 15) Allah’ın iradesiyle vâki<br />
oldukları takdirde âdet dışı kabul edilirler. Bazı mümkünler hiç vukua<br />
gelmeyebilir, buna karşılık bazıları nâdiren vâki olsa da bir kanun (âdet)<br />
haline gelmez; birçok mümkünler ise alışılagelen, süreklilik kazanan bir<br />
şekle dönüşür. Ancak bu sonuncular vuku bulmayanları inkâr etme hakkını<br />
doğurmaz (Elmalılı, IV, 2239).<br />
İslâm literatüründe tartışma konusu yapılan hârikulâdeleri iki grupta<br />
incelemek mümkündür. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">A) Dinî Yönü Bulunan Hârikulâdeler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Mûcize</span></span><br />
Peygamberlik iddiasında bulunan bir kimsenin gösterdiği, iddiasını<br />
doğrulayan fevkalâde olaydır. Nübüvvet iddiası taşıdığı için mûcizenin sihir<br />
ve hayal ürünü diğer şeylerle karıştırılması ihtimali yoktur. Kur’ân-ı<br />
Kerîm’de geçen mûcizeler arasında yer alan ölüleri diriltme, doğuştan<br />
körleri ve alaca hastalığına yakalananları iyileştirme (meselâ bk. Âl-i İmrân<br />
3/49) veya asâyı yılana dönüştürmenin (el-A‘râf 7/107, 117) beşerî güç ve<br />
kapasite çerçevesinde bulunmadığı zaruri olarak bilinir (bk. MÛCİZE). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2.İrhâs</span></span><br />
<br />
Peygamberden nübüvvet öncesi dönemde sâdır olan hârikulâdeler<br />
için kullanılır. Bu tür olayların nübüvvete bir nevi hazırlık oluşturduğu<br />
kabul edilmiştir. Hz. Îsâ’nın doğduktan hemen sonra konuşması (Meryem<br />
19/30-33), Hz. Muhammed’in üzerinde gölge yapmak üzere bulutun<br />
dolaşması ve benzeri olaylar irhâs grubu içinde mütalaa edilmiştir. Bir<br />
görüşe göre irhâs olayları kerâmet türüne dahildir; çünkü peygamberlerin<br />
nübüvvetlerinden önceki dereceleri velâyet mertebesinden aşağı değildir<br />
(et-TaǾrîfât, “irhâś” md.; Resûl-i Ekrem’e nisbet edilen irhâs olayları için<br />
bk. MÛCİZE). Mu‘tezile âlimleri mûcizenin nübüvvet iddiasıyla birlikte<br />
gerçekleştiğini, dolayısıyla irhâs diye bir şeye ihtiyaç bulunmadığını, eğer<br />
böyle bir şey vuku bulmuşsa bunun bir önceki peygamberin mûcizesi<br />
sayılabileceğini ileri sürerler (Cürcânî, Şerĥu’l-Mevâķıf, VIII, 226; Kādî<br />
Abdülcebbâr, XV, 213-216). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Kerâmet</span></span><br />
<br />
Salih amel işleyen bir müminin elinde zuhur eden fevkalâde olaydır. Kerâmette mûcizenin aksine herhangi<br />
bir iddia, meydan okuma ve bir şeyi kanıtlama özelliği yoktur. Teftâzânî’nin<br />
de belirttiği gibi mûcize gösteren kimsenin kendisinin peygamber olduğunu<br />
bilmesi, hârikulâde olaylar göstermeye azmetmesi ve bunların sonuçlarını<br />
kesin telakki etmesi gerektiği halde kerâmet gösteren velînin böyle bir<br />
konumu yoktur (Şerĥu’l-ǾAķāǿid, s. 177). Ehl-i sünnet âlimleri, kerâmetin<br />
aklen mümkün olmasının yanında fiilen vuku bulduğunu, naslara dayanan<br />
delillerin de bunu desteklediğini söylerken Mu‘tezile kelâmcıları mûcize ile<br />
karışabileceği ve dolayısıyla nübüvvet müessesesini zedeleyeceği<br />
endişesiyle kerâmeti reddederler (bk. KERÂMET). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Maûnet </span></span><br />
<br />
Allah’ın herhangi bir mümine yardım etmek üzere gerçekleştirdiği hârikulâde<br />
durumlardır. Maûnet, Allah’ın kulunu maddî ve mânevî âfetlerden koruması<br />
şeklinde olabileceği gibi dünyevî ve uhrevî alanda ona fevkalâde nimetler<br />
lutfetmesi suretiyle de olabilir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. İstidrâc</span></span><br />
<br />
“Derece derece yükseltmek, yavaş yavaş sonuca ulaştırmak” anlamındaki kelime Kur’ân-ı Kerîm’de fiil<br />
sigasıyla geçer ve Allah’ın âyetlerini, özellikle Kur’an’ı yalanlayanların<br />
bilemeyecekleri yollarla yenilgiye ve azâba mâruz<br />
bırakılacaklarını ifade eder (el-A‘râf 7/182; el-Kalem 68/44). İstidrâc zalim,<br />
kâfir ve azgın kişilerin tedrîcî olarak felâkete yaklaştırılması ve bu esnada<br />
kendilerine bazı geçici imkân ve başarıların sağlanmasıdır. Firavun<br />
örneğinde olduğu gibi (ez-Zuhruf 43/46-56) istidrâc sahibi kişiler elde<br />
ettikleri başarıları kendi gayretlerinin ürünü zanneder, kibirlenir ve<br />
azgınlıklarını alabildiğine arttırırlar, nihayet ilâhî azâba mâruz kalıp yok<br />
olurlar. Nitekim Kur’an’da genel bir ifade kullanılarak önceki milletlere de<br />
peygamberler gönderildiği, bu milletlerin hakka boyun eğmelerini sağlamak<br />
amacıyla bir süre sıkıntılar ve hastalıklarla denendikleri, daha sonra bütün<br />
imkân kapılarının kendilerine açıldığı, nihayet alabildiğine şımardıkları bir<br />
sırada ansızın yakalanıp helâk edildikleri ifade edilerek (el-En‘âm 6/42-45)<br />
istidrâca dair eski toplumların hayatından örnekler verilmiştir. Bazı<br />
hadislerde deccâl için zikredilen hârikulâde yetenek ve imkânlar da (DİA,<br />
IX, 69) istidrâc kabilinden sayılmıştır. Ayrıca bir rivayette, günahlarına<br />
rağmen kişinin istediklerine kavuşmasının da istidrâc olduğu<br />
bildirilmektedir (Müsned, IV, 145). Hâris el-Muhâsibî, terimin anlamını<br />
genişleterek mal ve servetleriyle ya da başka nimetlerle gururlanıp bunları<br />
Allah yolunda harcamamak suretiyle müminlerin de istidrâca mâruz<br />
kalabileceğini belirtir (Ħalve, s. 44-45; ayrıca bk. Brunschvig, LVIII [1983],<br />
8-31). Kur’ân-ı Kerîm’de istidrâc ile anlam yakınlığı içinde bulunan başka<br />
kavramlar da vardır. Bunların başlıcaları mekr, keyd, hud‘a ve muhâdaa ile<br />
(hile ve tuzak kurmak, hile yapmak, aldatmak) imlâ ve imhâl (mühlet<br />
vermek) kavramlarıdır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">6. İhanet</span></span><br />
<br />
Ulûhiyyet veya nübüvvet iddiasında bulunan veya büyü yapan bir kimsenin misyonunu yalanlayacak olaylarla<br />
karşılaşmasıdır; başka bir ifadeyle kâfirin elinde iddiasının aksini<br />
kanıtlayan hârikulâdelerin vuku bulmasıdır (Tehânevî, “ħâriķ” md.).<br />
Nübüvvet iddiasında bulunan Müseylimetülkezzâb’ın tek gözü kör olan<br />
birini iyileştirmek isterken diğer gözünü de kör etmesi, az olan kuyu suyunu<br />
çoğaltmak isterken suyun tamamen çekilmesine sebep olması gibi olaylar<br />
ihanete örnek olarak zikredilir (Bâcûrî, s. 298-299). Mu‘tezile âlimlerine<br />
göre yalancı peygamberin elinde iddiasına aykırı da olsa herhangi bir<br />
hârikulâde olayın vuku bulması mümkün olmadığı gibi gerekli de değildir.<br />
Onun iddiasının veya yapmak istediği fiilin gerçekleşmemesi yeterlidir<br />
(Kādî Abdülcebbâr, XV, 239; İbnü’l-Murtazâ, s. 114). İhanet, sahtekârları<br />
yalanlamaya ve dini bozma girişimlerini başarısız kılmaya yönelik ilâhî bir<br />
müdahaledir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B) Dinî Olmayan Hârikulâdeler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Sihir</span></span><br />
<br />
Başkasından öğrenilen, bazı vasıtalarla icra edilip temrinlerle geliştirilen ve âdet dışı bir görünüm<br />
taşıyan etkilemelerden ibaret olup daha çok güç gösterisinde bulunmak,<br />
çıkar sağlamak ve toplumda hâkimiyet kurmak için uygulanır. İslâm<br />
filozofları ve Mu‘tezile’nin aksine sihrin varlığını kabul eden Ehl-i sünnet<br />
âlimleri bunun bazı alet ve vasıtalar, astrolojik bilgiler, hile ve maharetlerle<br />
gerçekleştirilebileceğine kanidirler (Bâkıllânî, s. 77-78; Fahreddin er-Râzî,<br />
el-Meŧâlibü’l-Ǿâliye, VIII, 143-146; Abdüllatîf Harpûtî, s. 275). İlk bakışta<br />
hârikulâde gibi görünürse de sihrin gerçekte öyle olmadığı ileri sürülmüştür.<br />
Çünkü sebep ve vasıtalara başvurularak gerçekleştirilen şeyler âdettendir.<br />
Meselâ bir hastanın dua ile iyileşmesi âdet dışı, tıbbî yöntemlerle iyileşmesi<br />
tabiidir. Ancak başka bir görüşe göre zaman ve mekân itibariyle başkaları<br />
tarafından güç yetirilemediği için sihir de hârikulâde sayılır (Tehânevî,<br />
“irhâś” md.). Kur’an’da Bâbil’de sihrin yaygın olduğuna işaret edilmekte<br />
(el-Bakara 2/102) ve Hz. Mûsâ zamanına ait bazı sihir örnekleri (el-A‘râf<br />
7/109-126) bulunmaktadır (bk. SİHİR). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Şa‘beze (şa‘veze)</span></span><br />
<br />
“El çabukluğu ile bir şeyi olduğundan başka türlü gösterme” mânasında olup halk dilinde<br />
hokkabazlık olarak adlandırılan bir maharettir (Bâkıllânî, s. 77-78).<br />
Günümüzde illüzyonistler tarafından icra edilen bu tür oyunlar, İslâmî<br />
kaynaklarda genellikle sihir türü bir gösteri kabul edilip hârikulâde dışında<br />
tutulmuştur. İslâm âlimleri, nübüvvet iddiasında bulunan bir yalancının<br />
insanları şaşırtıp gerçeği anlamalarına engel teşkil edecek bir fevkalâdelik<br />
göstermesinin mümkün olmadığını söylerler. Çünkü bu takdirde hak<br />
peygamberle yalancı peygamber birbirine karışır (Nesefî, s. 477-478). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3.Kehanet</span></span><br />
<br />
Fal açmak, yıldızlara bakmak, yazı çizi türünden şekiller (tılsım)<br />
kullanmak vb. yöntemlerle bilhassa gelecek hakkında haberler verme ve<br />
bazı sırları çözme iddiasında bulunmaktır. Medyumlar tarafından ortaya<br />
atılan ve çok defa isabetsiz tahminlerden ibaret olan iddialar bu tür içinde<br />
mütalaa edilebilir (bk. FAL; KÂHİN).<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de semâların, arzın ve bunların arasındakilerin Allah<br />
tarafından yaratıldığı vurgulanmakta, tabiatın yönetimiyle ilgili ilâhî<br />
kanunlara da (tabiat kanunları) birçok âyette temas edilmektedir. Fâtır<br />
sûresinde (35/41) tabiatta hâkim bulunan düzenin Allah tarafından<br />
korunduğu, bu düzende herhangi bir şekilde değişiklik yapma ve bu yeni<br />
düzeni sürdürme yetkisinin de O’na mahsus olduğu ifade edilir. Kur’an’da<br />
Allah’ın yüceliğinin, engin kudret ve iradesinin tabiattaki nizamın<br />
bozulmasıyla, yani hârikulâdeliklerin meydana gelmesiyle değil mevcut<br />
düzenin fevkalâde karmaşık, fakat hesaplı ve âhenkli münasebetler<br />
sayesinde işleyişinin incelenmesiyle anlaşılacağı ilkesi üzerinde durulur.<br />
Ayrıca geçmiş peygamberlerin maddî-hissî mûcizelerine yer verildiği halde<br />
son peygamberin muhataplarından gelen bu tür taleplere karşı menfî bir<br />
tavır takınılmış, insan zihninin ve psikolojik yeteneklerinin ulaştığı seviye<br />
dikkate alınarak nübüvvetin haklılığını göstermek için artık mânevî-aklî<br />
deliller kullanılmıştır (meselâ bk. el-En‘âm 6/7-10; el-İsrâ 17/59, 88-96; el-<br />
Kehf 18/54; el-Furkān 25/7-8, 50).<br />
Hârikulâde olarak literatürde yer alan hadiselerden dinî nitelikte olmayanlar<br />
dikkatle incelendiğinde bunların genellikle tabiat üstü bir özellik taşımadığı<br />
görülür. Dinî nitelik taşıyanların ise en belirgin türünü mûcize<br />
oluşturmaktadır. Tabiat kanunlarını aşan maddî-hissî mûcizeler son<br />
peygamberle nihayet bulmuştur. Bunların asıl fonksiyonu, kendilerini<br />
müşahede edenler için daha çok maddî veya mânevî problemleri çözmeleri,<br />
kısmen de hidayet vesilesi olmalarıydı. Tevâtür yoluyla sabit olmayan bu<br />
mûcizeler sonraki nesiller için birer tarihî hâtıra niteliği taşır. Bu nesiller,<br />
İslâm gerçeğini anlayıp benimseme vasıta ve kaynakları olarak mânevî-aklî<br />
mûcizeleri oluşturan Kur’ân-ı Kerîm’i, Hz. Peygamber’in sîretini ve on dört<br />
asırlık İslâm gerçeğini inceleyip tanımak mecburiyetindedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
et-TaǾrîfât, “irhâś”, “istidrâc”, “muǾcize” md.leri; a.mlf., Şerĥu’l-Mevâķıf<br />
(nşr. M. Bedreddin Na‘sânî), Kum 1991, VIII, 226; Râgıb el-İsfahânî, el-<br />
Müfredât, “ħrķ” md.; Lisânü’l-ǾArab, “ħrķ” md.; Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât,<br />
s. 433, 730; Tehânevî, Keşşâf, “ħâriķ”, “irhâś” md.leri; M. F. Abdülbâkī, el-<br />
MuǾcem, “ħrķ”, “sünnet” md.leri; Müsned, IV, 145; Tirmizî, “Tefsîr”, 15/6;<br />
Hâris el-Muhâsibî, el-Ħalve ve’t-tenaķķul fi’l-Ǿibâde ve derecâti’l-Ǿâbidîn<br />
(nşr. A. Abduh Halîfe el-Yesûî, el-Meşrıķ, XLIX/1, Beyrut 1955 içinde), s.<br />
44-45; Câhiz, Kitâbü’l-Ĥayevân, IV, 73; Kādî Abdülcebbâr, el-Muġnî, XV,<br />
183, 213-216, 239; Bâkıllânî, el-Beyân (nşr. R. J. McCarty), Beyrut 1958, s.<br />
51-53, 77-78; Bağdâdî, Uśûlü’d-dîn, s. 170, 175-177; İbn Hazm, el-Faśl, V,<br />
15-16; Cüveynî, el-İrşâd (Temîm), s. 261, 264; a.mlf., el-ǾAķīdetü’n-<br />
Nižâmiyye<br />
(nşr. M. Zâhid Kevserî), Kahire 1412/1992, s. 64; Gazzâlî, el-İķtiśâd (nşr.<br />
İbrahim Agâh Çubukçu - Hüseyin Atay), Ankara 1962, s. 198-201;<br />
Şehristânî, Nihâyetü’l-iķdâm, s. 420-433; Nesefî, Tebśıratü’l-edille<br />
(Salamé), s. 469-470, 476-478, 536-538; Sâbûnî, el-Kifâye fi’l-hidâye (nşr.<br />
Muhammed Aruçi, yüksek lisans tezi, 1982), Câmiatü’l-Kahire, Külliyyetü<br />
dâri’l-ulûm, I, 547-548; Fahreddin er-Râzî, el-Muĥaśśal (nşr. Tâhâ<br />
Abdürraûf Sa‘d), Kahire, ts., s. 207; a.mlf., el-Meŧâlibü’l-Ǿâliye mine’l-<br />
Ǿilmi’l-ilâhî (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Beyrut 1407/1987, VIII, 143-<br />
146; Âmidî, Ġāyetü’l-merâm, s. 334; İbn Teymiyye, Kitâbü’n-Nübüvvât,<br />
Beyrut 1405/1985, s. 47-48; Teftâzânî, Şerĥu’l-Maķāśıd (nşr. Abdurrahman<br />
Umeyre), Beyrut 1409/1989, V, 15; a.mlf., Şerĥu’l-ǾAķāǿid, s. 177; İbnü’l-<br />
Murtazâ, el-Ķalâǿid fî taśĥîĥi’l-Ǿaķāǿid (nşr. A. N. Nader), Beyrut 1985, s.<br />
114; Kādızâde Şemseddin Ahmed, Ferâidü’l-fevâid, Bulak 1262, s. 110-<br />
111; Bâcûrî, Şerĥu Cevhereti’t-tevĥîd, Dımaşk 1392/1972, s. 298-299;<br />
Abdüllatîf Harpûtî, Tenķīĥu’l-kelâm, İstanbul 1330, s. 274-275; Elmalılı,<br />
Hak Dini, IV, 2239, 2249-2250; H. A. Wolfson, The Philosophy of Kalam,<br />
Cambridge 1976, s. 544-558; R. Brunschvig, “De la fallacieuse prospérité-<br />
Makr Allah et Istidraj”, St.I, LVIII (1983), s. 8-31.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">M. Sait Özervarlı</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tabiat Kanunları ve Hârikulâde</span></span><br />
<br />
Tabiattaki olaylar belli bir ölçü ve denge içinde meydana gelmektedir. Bu<br />
hadiselerdeki düzen gündelik hayatta gözlemlendiği gibi, atom altı seviyeye<br />
inebilen ve galaksilere kadar uzanan gözlem kudretiyle bilim de muayyen<br />
bir düzenliliği tesbit etmiş durumdadır. Söz konusu düzen insan aklının şu<br />
veya bu yönüyle açıklayabildiği bir kanunluluk gösterir ve sosyal olayları<br />
da kapsar. Kur’ân-ı Kerîm’de bu değişmez kanunluluk “sünnetullah”<br />
tabiriyle ifade edilir (el-Ahzâb 33/38, 62; Fâtır 35/43; el-Feth 48/23). Ancak<br />
tabiat ve toplum planındaki kanunluluğu koyan ve sürdüren ilâhî iradenin<br />
dilediğinde onu kaldırması veya değiştirmesi de mümkün görülmektedir<br />
(yk. bk.).<br />
İnsana herhangi bir hadisenin olağan üstü olduğunu hissettiren şey,<br />
vukuunun teorik olarak mümkün olup olmaması değil beklenenin veya<br />
alışılanın dışında cereyan etmesidir. Meselâ daha önceki nesillerin<br />
hârikulâde kabul ettiği birçok olay, artık günlük hayatta her zaman görülen<br />
sıradan hadiseler konumuna gelmiştir. İnsanların çok kısa zamanda uzun<br />
mesafelere yolculuk etmesi, ses veya resimlerin bir yerden başka bir yere<br />
aktarılması önceki nesillere mûcize gibi görünen, günümüzde ise herkesin<br />
alıştığı ve bu sebeple de nasıl meydana geldiği hususunda hiç düşünmediği<br />
sıradan olaylar durumundadır. Bu açıdan bakıldığında insanlığın ufkunu<br />
alabildiğine genişleten bilim karşısında, her toplumda ve her çağda nâdiren<br />
de olsa vuku bulduğu hususunda hiç kimsenin göz ardı edemeyeceği<br />
delillerin bulunduğu hârikulâde olaylara karşı çıkılması anlaşılması güç bir<br />
durumdur.<br />
İngilizce extraordinary kelimesiyle karşılansa da Batı dillerinde hârikulâde<br />
teriminin bir kavram olarak tam karşılığını bulmak oldukça güçtür. Bu<br />
kavramı meselâ “mûcize ve kerâmet” anlamına gelen miracle, “mûcizevî ve<br />
hayret verici” anlamlarına gelen miraculous, “tabiat üstü” anlamına gelen<br />
supernatural kelimeleriyle karşılamak mümkündür. Batı’da “tabii” (natural)<br />
ve “tabiat üstü” (supernatural) arasında ayırım yapılmasının gerekliliğine<br />
inanan Aydınlanma ekolü, düşüncede sekülerleşmenin bir sonucu olarak<br />
mûcize dahil bütün hârikulâde hadiselerin olabilirliğini rasyonel bakımdan<br />
sorgulamıştır. Sekülerleşme sürecinin olmadığı geleneksel toplumlarda ise<br />
tabiat ve tabiat üstü ayırımı tam yerleşmemiş ve kâinattaki her şey kutsalla<br />
bağlantılı olarak mütalaa edilmiştir. Bugün Batı’da hârikulâdenin vuku<br />
bulup bulamayacağı hususu daha çok mûcizenin mümkün olup olmadığı<br />
tartışmaları çerçevesinde değerlendirilmektedir. Mûcize ve kerâmet gibi<br />
hârikulâde olayların dışında, günümüzde modern psikolojinin kendine konu<br />
edindiği parapsikolojik, telepatik, telekinezik hadiselerin ve<br />
“tanımlanamayan uçan nesne” (unidentified flying object, UFO) görme, ruh<br />
çağırma gibi müsbet bilimin izah etmekte güçlük çektiği tabiat kanunlarına<br />
aykırı düşen bazı olayların müşahede edildiği de bir gerçektir. Ancak Batı<br />
fikir dünyası, mûcize ve kerâmet gibi dinî terminoloji çerçevesinde<br />
tanımlanan hârikulâde olaylara karşı tavır alırken parapsikolojik ve diğer<br />
modern tabiat üstü olayları incelemeyi bilimselliğin bir gereği saymaktadır.<br />
Hârikulâdenin imkânı meselesinde bilimin hakem olup olamayacağı hususu<br />
oldukça tartışmalı bir felsefî problemdir. Bilimsel bilgi, madde planında<br />
gerçekleşen hadiseler arasındaki ilişkinin temsilî bir ifadesidir. Henri<br />
Bergson ve Alfred North Whitehead gibi filozofların iddialarına bakılacak<br />
olursa aslında tabiat denilen şey insan dışında mevcut bulunan varlıkların<br />
bir toplamı değil daha çok bunların ve aralarındaki münasebetin insandaki<br />
yansımasıdır. Bilim madde dünyasındaki belli olayların keyfiyetini deneyler<br />
yoluyla açıklamayı hedef aldığı için bu olayların daha küllî bir izahını<br />
mevcut metodolojisiyle veremez. Bunu felsefe ve dine bırakmak<br />
durumundadır. Aslında insanın tabiatın ne olduğu hususundaki bilgisi<br />
tabiatın kendisi olmayıp onun hakkındaki yorumudur. Diğer bir ifadeyle<br />
tabiat insanın tabiat hakkındaki yorumudur. Buna göre bilimin tabiat<br />
hususunda genel geçer bir hakikat olarak iddia ettiği şey, mümkün olan tek<br />
hakikat değil mümkün olan yorumlardan biridir.<br />
Bu bakış açısından hareketle C. S. Lewis, deney ve gözleme dayalı bilimin<br />
hârikulâdenin imkânı hususunda bir karar verme hakkına sahip olmadığını<br />
ileri sürer. Ona göre hârikulâde bizzat tabiattaki düzeni yani âdeti bozan ve<br />
nakzeden bir hadisedir. Tabiattaki düzenden hareketle çıkarılan genel<br />
kanunlar ve bu kanunlara dayanan bilim, hiçbir zaman bu kanunların bir<br />
istisnası olup olmayacağı hakkında sağlıklı bir kanaat ortaya koyamaz.<br />
Meselâ tabiatla ilgili gözlemlerimiz bize A kuralının mevcudiyetini söyler.<br />
Fakat biz buna aykırı bir B gözleminde de pekâlâ bulunabiliriz. Olaylar<br />
zincirinin tamamına baktığımızda kuralın A olmasıyla birlikte istisnaî bir<br />
hadise olarak B’nin de imkân dahilinde bulunduğunu görürüz. Ancak bu<br />
imkânı A grubundan edindiğimiz tecrübeye dayanarak söylememiz ve bir<br />
bakıma onu kurallaştırmamız isabetli değildir. Dünyada yüzlerce kişinin B<br />
gibi istisnaî ve âdeti bozan olaylar tecrübe ettiği iddialarını göz önünde<br />
bulundurursak B olayını izah için bilimin ötesinde teoloji gibi daha geniş<br />
bir platforma ihtiyaç duyulacağı meydana çıkar (Miracles, s. 56).<br />
Batı’da, Türkiye’de ve sekülerleşme süreci geçirmiş diğer İslâm ülkelerinde<br />
mûcize gibi din merkezli hârikulâde olaylara itirazın temel kaynağı, bu<br />
olayların bilime ve bilimin tesbit ettiği tabiat kanunlarına aykırı olduğu<br />
iddiasıdır. Fakat Batı fikir dünyası hârikulâdenin vukuunun<br />
imkânsızlığından ziyade bu olayların gerçekten ve tarihî olarak vuku<br />
bulmadığı üzerinde durur. Bu temel yaklaşımın altında yatan sebeplerin en<br />
önemlisi, hıristiyan ilâhiyatında mûcizenin ve mûcizeye dayalı olayların<br />
oynadığı roldür. Sekülerleşmeyle birlikte hıristiyan ilâhiyatının da sağlam<br />
temellere dayanmamasının sonucu olarak Batı fikir dünyası dine ve dinle<br />
alâkalı temel meselelere karşı olumsuz tavır takınmıştır. Bu tavrın daha çok<br />
din ve bilimi değerlendiren eserlerde ortaya çıktığı görülmektedir.<br />
Aydınlanma çağından önce genelde din ve özelde<br />
Hıristiyanlık dokunulmaz bir otorite hüviyetine sahipti. Bu zırha bürünerek<br />
din adına birçok hârikulâde olay uydurulmuş ve bu olayların gerçekten<br />
vuku bulup bulmadığı hususunu sırf dinî olduğu için kimse araştırıp tenkit<br />
etmemiştir. Aydınlanma zihniyetine göre artık din otoritesini kaybetmişti ve<br />
bu tür uydurma hadiselerin olup olmadığı hakkında ciddi mütalaaların<br />
başlaması gerekiyordu. Böyle bir noktadan hareketle mûcize, kerâmet gibi<br />
dinî nitelikli hârikulâde olaylara itiraz edenlerin başında İskoçyalı filozof<br />
David Hume geliyordu. Ona göre kendi gözlem ve tecrübelerimiz sürekli<br />
olarak mûcizenin olmadığını telkin ederken başkalarının gözlem ve<br />
tecrübelerine dayanarak onun mevcut olduğuna hükmetmemiz için hiçbir<br />
sebep yoktur (Enquires, s. 111).<br />
Hume, mûcizeye ilişkin tenkidini daha çok onun vuku bulamayacağı değil<br />
vuku bulmadığı noktasında yoğunlaştırır. Bu aslında, onun mûcizenin<br />
imkânına karşı olan itirazının psikolojik arka planını vermektedir. Hume’un<br />
mûcizenin olabilirliğine itirazı reaksiyonerdir. Filozof, “Mûcize Üzerine”<br />
adlı çalışmasının büyük bir bölümünde onun bilimsel açıdan mümkün<br />
olamayacağını tartışmaktan çok tarihte vuku bulmadığını örnekleriyle<br />
anlatmaya çalışır. Filozofun kanaatine göre dinin bizzat kendisi tabiat üstü<br />
olayları ve varlıkları konu aldığı için dinde hârikulâdeye devamlı olarak yer<br />
vardır ve bu nevi hadiseler yadırganmamalıdır. Dinin bu özelliği, insanların<br />
din adına bu tür olaylar uydurmaları ve onları nakletmeleri için gerekli<br />
ortamı hazırlamaktadır. Aslında bu olaylar tarihte olmamıştır ve dolayısıyla<br />
olması da mümkün değildir. Bununla birlikte dinî otoritenin gücünden<br />
dolayı bu mûcizevî hadiselerin gerçekten vuku bulduğuna kimse itiraz<br />
edememiş ve belli bir süre geçtikten sonra yaygın kabullere birer hakikat<br />
gibi bakılmıştır (Miracles, s. 23-28).<br />
Charlie Dunbar Broad bu konuda daha temel bir noktaya dikkat<br />
çekmektedir. Ona göre Hume ve onun gibi düşünenler zihinle tabiatın<br />
işleyişi arasında bir uyum olduğuna inanırlar. Oysa dış dünyada A’nın B’yi<br />
meydana getirdiğinin tecrübesi bizim gerçekten bunun bir kanun olduğunu<br />
kabul etmemizi gerektirmez (Proceedings of the Aristotelian Society, s. 25).<br />
Devamlı olarak ateşin yaktığını tecrübe etmemizden hareketle ateşin<br />
yakmasının zorunlu bir kanun olduğunu mantıkî bir mecburiyet şeklinde<br />
ileri süremeyiz. R. L. Purtill de benzer bir itirazı şöyle yöneltir: Hume bizim<br />
geçmiş tecrübelerimizin, tabiat kanunlarının ihlâl edilemeyeceğini, yani<br />
hârikulâdenin olmadığını ve olamayacağını kanıtladığını söylemektedir.<br />
Hume bunu iddia edemez, zira tecrübe değil aslında bizim o tecrübeyi<br />
yorumumuz hârikulâdenin mümkün olamayacağını söylemektedir<br />
(Miracles, s. 192).<br />
Dinî nitelikli hârikulâde olayların vukuu hususunda çok ciddi tenkitler ileri<br />
sürmesine rağmen Hume’un tabiat kanunları ve determinizmle ilgili<br />
felsefesi bu olayların mümkün olduğunu söylemektedir. Ninian Smart’ın<br />
işaret ettiği gibi Hume’un bu husustaki fikirleri aykırı (paradoksal) bir<br />
sonuca ulaşmaktadır. Hume, bir yandan mûcizenin tabiat kanununun ihlâli<br />
olduğunu söylerken, öte yandan tabiat kanununun, yani sebep-sonuç<br />
ilişkisinin zorunlu bir ilişki olmadığını, daha çok alışkanlık niteliği<br />
taşıdığını iddia etmektedir. Meselâ ona göre belli bir ısı derecesinde her<br />
zaman donan suyun bir gün aynı derecede donmayacağını düşünmek bir<br />
çelişki değildir. Bu ise tabiat kanununu ihlâlin mümkün olduğunu<br />
söylemekten başka bir anlama gelmez (Philosophers and Religious Truth, s.<br />
29).<br />
Esasen Tanrı’ya inandıktan sonra mûcize, kerâmet ve buna benzer<br />
hârikulâde olayların imkânını dinî bakış açısından hareketle savunmak<br />
mümkündür. Zaten Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi semavî dinler<br />
inanç sistemlerini tek bir tabiat üstü varlığa dayandırmışlardır. Meseleye<br />
pozitif bilim ve seküler kültür açısından bakılacak olursa Tanrı’nın varlığı<br />
bile tartışma alanına girmiş olur. Şu halde mûcize ve kerâmet gibi olayları<br />
dinî niteliklerinden soyutlayarak yalnızca tabii varlık düzeni içinde<br />
açıklamaya çalışmak hataya yol açar. Başka bir deyişle her şeye hâkim ve<br />
kādir bir yaratıcının varlığı bir defa kabul edildiğinde O’nun kendi koyduğu<br />
tabiat kanunlarını istisnaî de olsa ihlâl edebileceğini kabul etmek mümkün<br />
olacaktır.<br />
Değişik noktalardan hareket etmekle birlikte Hume ile Gazzâlî’nin<br />
ulaştıkları sonuç aynıdır. Gazzâlî’nin determinizmi inkâr etmesinin temel<br />
sebebi, tabiat kanunlarının zorunlu kabul edilmesi halinde bunun Allah’ın<br />
fâil-i mutlak olduğu inancıyla çelişeceği kanaatidir. Hume ise empirist<br />
felsefe geleneği çerçevesinde Descartes’ın öncülük ettiği rasyonalist<br />
filozofların sebeple sonuç arasında mantıkî bir zorunluluk olduğu<br />
şeklindeki iddialarını çürütmek için tabiat kanunlarının zorunsuzluğu fikrini<br />
ortaya atmış, rasyonalist felsefenin temel meselelerinden olan determinizm<br />
ilkesine ciddi tenkitler yöneltmiştir. Filozof, bir şeyin başka bir şeyin<br />
sonucu olduğu fikrine ulaştıran sebep-sonuç ilişkisini ispat etmenin<br />
mümkün olmadığını ileri sürmüştür. Hume’a göre, “Her hadisenin bir<br />
sebebi vardır” veya “Şu hadise şunun sebebidir” gibi önermeleri gerçek<br />
anlamda ispat edemeyiz. Aslında sebep ve sonuç gibi terimler olaylara<br />
uygulandığında onların birbirini takip ettiğini söylemekten başka bir anlam<br />
taşımaz. Bizi sebep-sonuç ilişkisi kurmaya götüren şey, aynı olayların<br />
sürekli peş peşe gelmesi ve zihnimizde bu sürekliliğe dair bir alışkanlığın<br />
oluşmasıdır. Bu da olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi olduğunu ispat<br />
etmez. Meselâ tecrübe bize A’nın B tarafından takip edildiğini ve B’siz hiç<br />
olmadığını söylemektedir. Bunun sonucu olarak zihin her ne zaman A fikri<br />
meydana gelirse B fikrine hemen geçmeye alışır. Bu aslında A’dan sonra<br />
B’nin olduğunu değil zihnin böyle şartlandığını ispat eder (Enquires, s. 85-<br />
99). Hume’a göre böyle bir sebep-sonuç ilişkisine aykırı görünen istisnaî bir<br />
olayın vukuunu düşünmek her zaman mümkündür. Dolayısıyla filozof,<br />
sebep-sonuç ilişkisi bakımından mûcizenin ve buna benzer hârikulâde<br />
olayların imkânını aslında kabul etmiş durumdadır. Ancak Hıristiyanlığa ve<br />
dine karşı olan tutumundan dolayı kendi felsefesiyle çatışmak pahasına da<br />
olsa mûcize gibi hârikulâde olayların meydana gelmediği hususunda ısrar<br />
etmiştir.<br />
Tabiat kanunu ve onun ihlâl edilmesi meselesiyle ilgili olarak çağdaş din<br />
felsefecilerinden Richard Swinburne önemli görüşler ileri sürmektedir. Ona<br />
göre hârikulâdenin mümkün olup olmadığı konusunda göz önünde<br />
bulunduracağımız kriter tabiat hakkındaki gözlemlerimizden çıkarılabilir.<br />
İnsanoğlu tabii olarak kendi gözlemlerini ve onlardan elde ettiği sonuçları<br />
genelleştirmeye yatkındır; gözlemlerinden hareketle olayların nasıl cereyan<br />
ettiğine dair küllî önermeler oluşturur ve bu olayların ileride de aynı şekilde<br />
cereyan edeceği sonucuna ulaşır. Meselâ ömrü boyunca daima beyaz<br />
kuğular gören biri, “Bütün kuğular beyazdır” gibi küllî bir önermeye<br />
ulaşma eğilimindedir. Oysa bu gözlem kendi başına küllî bir önermeye<br />
ulaşmaya kâfi gelmez, yahut bu önermenin doğruluğunu garanti etmez.<br />
Bu noktadan hareket eden Swinburne meseleye şöyle yaklaşır: Bizim tabiat<br />
kanunu diye nitelendirdiğimiz hususlar daima geçmişle sınırlı kalmakla<br />
birlikte gelecekte de aynı olayların vuku bulacağını da gösterir, ancak<br />
bunların istisnasının olamayacağı hakkında kesin bir şey söylenemez. Başka<br />
bir deyişle tabiat kanunları olayların nasıl vuku bulacağını tasvir eder. Eğer<br />
nizam dışı bir hadise olacaksa bunu önceden haber vermesi mümkün<br />
değildir. Swinburne’e göre hârikulâde, tabiatta şimdiye kadar olanların<br />
aksine bir hadisenin vuku bulmasından ibarettir. Hârikulâde istisnaî olarak<br />
tarihte var olduğuna (olabileceğine değil) göre tabiat kanunu fikriyle tabiat<br />
kanununun ihlâl edilmesi fikri mantıken çelişkili değildir. Swinburne, bizim<br />
tabiat kanunu diye formüle ettiğimiz sebep-sonuç ilişkisinin evrensel değil<br />
istatistiksel olduğunu söylemektedir. Meselâ “ateş yakar” önermesi, bunu<br />
gözlemleyen insanların tecrübeleriyle ulaştıkları geçmişe ait ve geleceği de<br />
kapsayan bir sonuçtur. Fakat bu sonuç evrensel değildir. Şöyle ki: Bir<br />
kimsenin ateşin her zaman ve her yerde yaktığına kesinlikle<br />
hükmedebilmesi için onu var olalı beri bütün zaman ve mekânlarda tecrübe<br />
etmiş olması gerekir. Bunun ise imkânsız olduğu açıktır. Swinburne’in bu<br />
fikri, aynı zamanda tabiat kanununun tashih edilebilir olmasının da bir<br />
işareti sayılmıştır (Miracles, s. 75-84).<br />
Batı felsefesinde tabiat kanunlarının zorunsuzluğu fikrini savunan bir diğer<br />
düşünür de Fransız filozofu Emile Boutroux’dur. Boutroux’yu Hume’dan<br />
ayıran en önemli özellik, varlığın hiyerarşik bir yapısının bulunduğuna ve<br />
bu yapıda zorunsuzluğun esas olduğuna inanmasıdır. Filozofun tabiat<br />
kanununun zorunsuzluğunu ileri sürmesi insanın hür olduğunu savunabilme<br />
amacına yöneliktir. Boutroux üç türlü zorunluluk üzerinde durmaktadır:<br />
Mantık aksiyomlarının taşıdığı mutlak zorunluluk, apriori sentezlerde<br />
görülen kozal (illî) zorunluluk, ampirik sentezlerin doğurduğu tecrübî<br />
zorunluluk. Bu sonuncusu deneyden çıkan aşağı derecede bir zorunluluktur<br />
(Bolay, s. 12). Aslında tabiat kanunu, birtakım olay grupları arasında<br />
düzenli bir ilişkiyi tesbit eden bir önermeden ibarettir (a.g.e., s. 64).<br />
Boutroux sebep-sonuç ilişkisindeki zorunluluk bağını kaldırır ve bunu<br />
kendi doktrininin temeli sayar (a.g.e., s. 193). Boutroux’nun felsefesinin<br />
temelinde insan ve onun ahlâkî ve fikrî hürriyeti vardır. Tabiatta ve tabii<br />
bilimlerde olduğu iddia edilen determinizmin insanı mahkûm edeceğine<br />
inanan Boutroux, olayların düzeninde determinizm ve mekanizmin<br />
bulunmadığını ileri sürer; ruhu hürriyetin kaynağı kabul etmek suretiyle<br />
insanı ve onun dünyasını determinist baskılardan kurtarmaya çalışır. Bu<br />
noktada filozof kozalite hakkındaki bazı fikirleriyle Hume’a yaklaşır.<br />
Çünkü Hume da kozalite fikrinin zihnin alışkanlıklarından ibaret olduğunu<br />
ileri sürüyor ve kozal zorunluluğa karşı çıkıyordu (a.g.e., s. 195).<br />
Böyle bir zorunsuzluk fikrinin mûcizenin imkânına zemin hazırladığı<br />
ortadadır. Ayrıca kâinatta bir hadisenin meydana gelişini tek bir sebebin<br />
varlığına bağlamak da mümkün değildir. Meselâ ateşin pamukla temasında<br />
onu yaktığını görür ve buradan ateşi yanmanın yegâne sebebi kabul ederiz.<br />
Halbuki yanmanın tek sebebi ateş değildir. Zira yanmanın oluşacağı yerde<br />
oksijen miktarının belli bir seviyede bulunması, bunun için de atmosferde<br />
belli miktarda oksijenin mevcut olması, daha önemlisi yer çekimi<br />
kuvvetinin, enerjinin ve evrenin şu andaki konumunu sağlayan bütün<br />
şartların gerçekleşmesi gerekir. Şu halde yanma hadisesinin sebebi yalnızca<br />
ateş değil bütün bir kâinatın şu andaki konumudur. Meseleye bu noktadan<br />
bakılacak olursa tabiat olaylarını doğuran şartları hazırlayan tabiat üstü bir<br />
gücün mevcut olduğuna inanmak kaçınılmaz hale gelir.<br />
Esasen her zaman müşahede edilen ve sıradan imiş gibi gözüken tabiat<br />
olayları, var oluşlarını tabiat üstü bir güçten aldıkları için yeterince<br />
hârikulâdedirler. Bütün bir kâinatın böyle bir nizama bağlı bulunması veya<br />
dünyanın insan ve diğer canlıların yaşayabileceği şartlarda düzenlenmesi<br />
bir anlamda mûcizedir. Her gün müşahede ettiğimiz tabiat olaylarının bize<br />
sıradan imiş gibi görünmesinin sebebi, Hume’un da dediği gibi onları<br />
devamlı olarak öyle görme alışkanlığından başka bir şey değildir. Halbuki<br />
bu olayların gerçekleşmesi için lüzumlu olan şartlar göz önünde<br />
bulundurulduğu takdirde onların hiç de sıradan hadiseler olmadıkları<br />
görülecektir.<br />
Kâinatın nizamını yaratan Allah’ın, bize sıradan görünen olaylarının<br />
sürekliliğini zaman zaman kesintiye uğratıp zihnî alışkanlıklarımızı altüst<br />
edecek bir hârikulâdeyi yaratabileceği fikri son derece mâkuldur. Fizikî<br />
determinizm veya zorunlu tabiat kanunları gibi kavramlar esasen insan<br />
zihninin birer inşası olup genelde hârikulâdenin, özelde de mûcizenin inkârı<br />
için tartışılmaz bir gerekçe teşkil edemez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
C. S. Lewis, Miracles, London 1947, s. 56, 213; R. P. Wolf, The Essential<br />
David Hume, New York 1969, s. 85-99; N. Smart, Philosophers and<br />
Religious Truth, London 1969, s. 29; D. Hume, Enquires Concerning the<br />
Human Understanding, Oxford 1972, s. 85-99, 111; a.mlf., “Of Miracles”,<br />
Miracles (ed. R. Swinburne), Macmillan 1989, s. 23-40; R. Swinburne,<br />
“Violatiom of a Law of Nature”, a.e., s. 75-84; R. L. Purtill, “Miracles:<br />
What If They Happen?”, a.e., s. 189-205; E. Boutroux, Tabiat Kanunlarının<br />
Zorunsuzluğu Hakkında (trc. Hilmi Ziya Ülken), İstanbul 1988; Süleyman<br />
Hayri Bolay, Emile Boutroux’da Zorunsuzluk Doktrini, İstanbul 1989, s.<br />
12, 64, 95, 193, 195; C. D. Broad, “Hume’s Theory of the Credibility of<br />
Miracles”, Proceedings of the Aristotelian Society, XVII, Oxford 1916-17,<br />
s. 25; D. G. C. Macnabb, “Hume, David”, The Encyclopedia of Philosophy,<br />
London 1972, III-IV, 74-90.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Adnan Aslan</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Parapsikoloji</span></span><br />
<br />
“Psikoloji ötesi” anlamına gelen parapsikoloji, bilinen tabiat kanunları ile<br />
açıklanamayan normal ötesi (paranormal) olayları inceler. UFO görme<br />
iddialarından hayalet görmeye, reenkarnasyon iddialarından mûcizevî şifa<br />
hadiselerine kadar birçok olay bu dalın ilgi alanına girer.<br />
Psikoloji ve benzeri disiplinler, geçmişte pozitivizmin etkisiyle<br />
parapsikolojik olayları tecrübe etmeyi bir patolojik durum olarak görmekte,<br />
hadiseyi zihin fonksiyonlarında meydana gelen bir rahatsızlık olarak<br />
saymaktaydı. Ancak bilim günümüzde bu anlayıştan bir ölçüde sıyrılmış ve<br />
bu tür olayların bir vâkıa olarak kabul edilmesi, açıklanamadığı için<br />
reddedilmemesi gerektiği kanaati yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bu<br />
kanaate göre parapsikoloji, klasik psikoloji çerçevesine alınamayan<br />
birtakım olayları incelemeli ve psikolojinin ufkunu genişletmelidir. Birçok<br />
Batı ülkesinde ve geçmişte mânevî alanın varlığını reddetmeyi politika<br />
haline getirmiş olan Rusya’da bile parapsikoloji araştırma merkezleri<br />
faaliyet göstermekte, parapsikoloji üniversitelerde ders olarak<br />
okutulmaktadır.<br />
Bilim ancak tekrarlanabilir olayları bilimsel veya gerçek olarak kabul eder.<br />
Parapsikolojik olayların en önemli özelliği ise istenildiği zaman tekrar<br />
edilememesidir. Fakat bu onların hiç gerçekleşmediği anlamına gelmez. Bu<br />
tür olayların istenildiği zamanda ve yerde tekrarlanamaması, onların oluş<br />
şartlarının ve kanunlarının tam olarak bilinmemesinden kaynaklanmaktadır.<br />
Parapsikoloji tabirini ilk defa kullanan bilim adamı, Duke Üniversitesi’nde<br />
1930’da ilk parapsikoloji laboratuvarını kuran Joseph B. Rhine’dır. Ondan<br />
önce 1912 yıllarında Fransız fizyolog Charles Richet, metapsişik kavramını<br />
kullanarak o güne kadar “ruh çağırma” (spiritizma) adı verilen olayların<br />
gözlemlenerek bilime dahil edilmesini savunmuştu. Rhine ise telepati veya<br />
kriptestezi (gizli duyu) olaylarını açıklayabilecek bir duyu ötesi algı<br />
yeteneğinin varlığını kanıtlamaya çalıştı. Gerek Rhine tarafından yapılan<br />
gerekse ondan bu yana gerçekleştirilen laboratuvar çalışmalarında,<br />
“medyum” adı verilen deneklerin normal ötesi duyumlara sahip oldukları ve<br />
bundan dolayı hem telepati hem de uzaktaki olay, nesne veya insanları<br />
zihinsel olarak tesbit etme, onlar hakkında bilgi verme anlamına gelen<br />
“duru görü” (clairvoyance) gibi vak‘alarda başarılı oldukları ortaya çıktı.<br />
Kendisi inançlı olmamakla birlikte hayatını olağan üstü hadiseleri<br />
incelemeye adayan Kuzey Carolina Durham Parapsikoloji Enstitüsü başkanı<br />
Richard S. Broughton, 1991 yılında yazdığı parapsikoloji kitabında<br />
enstitüde yapmış oldukları yüzlerce deneyden göz ardı edilemeyecek<br />
sonuçlar çıktığını, fakat ruhî güçlerle alâkalı hâlâ izah edilemeyen birçok<br />
şeyin bulunduğunu söyler.<br />
Parapsikolojik olaylar, normal yollar dışında bilme (parapsişik hadiseler),<br />
normal yollar dışında eşyayı hareket ettirme (parafizik hadiseler) ve<br />
psikofizyolojik hadiseler olmak üzere üç grupta mütalaa edilebilir. Birinci<br />
grup, zaman ve mekânı aşarak iki insan arasında fikir intikali anlamına<br />
gelen telepati yoluyla olmuş, gerçekleşmekte olan veya olacak bir hadiseyi<br />
bilme (duru görü veya telestezi) gibi hadiseleri, ikinci grup, bilinen hiçbir<br />
fiziksel temas olmaksızın mânevî kuvvetle eşyayı hareket ettirme<br />
anlamında kullanılan “psikokinezi” (telekinezi) ve bir değnek vasıtasıyla su<br />
veya maden arama anlamına gelen “radyestezi” gibi olayları kapsar.<br />
Üçüncü grupta ise geleneksel tıbbın iyileştiremediği bazı hastalıkları<br />
mûcizevî şifa ile tedavi etme (psychic healing), Hint fakirlerinin kor<br />
halindeki kömür üzerinde yürümeleri, şiş batırma gibi olaylar yer alır.<br />
Başka bir sınıflandırma ile parapsikolojik olaylar, hangi takımın şampiyon<br />
olacağını rüyada görme gibi kendiliğinden vuku bulan (spontane) olaylarla,<br />
bir yerde duran cismi uzaktan hareket ettirme gibi istekle gerçekleştirilen<br />
olaylar şeklinde iki grupta incelenebilir. Spontane olaylardan yüzyıllardır<br />
söz edilmekte ve bunların bir kısmı kaydedilmektedir. Fakat bunları bilimin<br />
gözleminden geçirmek oldukça zordur. Meselâ bir kimse yarışı hangi atın<br />
kazanacağını rüyasında görebilir, bu arada birçok kişi de yanlış atın<br />
kazandığını görmüş olabilir. Halbuki yanlış atı görme değil doğru atı görme<br />
hadisesi gündeme gelir. Bilim bu tür bir olaya istatistiksel ihtimaliyet<br />
açısından baktığı için doğru atın rüyada görülmesi hadisesini önceden bilme<br />
olarak telakki etmez.<br />
Parapsişik Olaylar. Telepati, duru görü gibi olağan üstü hadiseleri izah<br />
etmek için temel alınan teknik terim duyular dışı idrak (extrasensory<br />
perception: ESP) kavramıdır. Bu kavramı parapsikolojiye Joseph B. Rhine<br />
kazandırmıştır. Duyular dışı idrak, kendisiyle paranormal hadisenin zuhur<br />
ettiği bir araçtır. Bu yetenek bazılarınca altıncı his şeklinde de adlandırılır.<br />
Altıncı hissin varlığını savunanlar bunun insanda her zaman bulunduğunu,<br />
ancak bazı özel uyarımlarla harekete geçtiğini ve bazı kimselerde güçlü<br />
olduğunu ileri sürerler. Bazıları da beş duyudan bağımsız bir altıncı hissin<br />
mevcut olmadığını, altıncı his denilen şeyin beş duyu içinde bulunduğunu,<br />
beş duyunun kapasitesinin birçok kişinin kavrayabildiğinden ve<br />
kullandığından daha güçlü bir nitelik taşıdığını söylerler. Hatta duyular dışı<br />
idrakin insan yapısında normal bir durum arzettiğini, buna sahip<br />
olmayanların bu özelliklerini geliştirmemeleri veya kaybetmeleri<br />
sonucunda özlerinde var olan tabii bir kabiliyetten mahrum kaldıklarını<br />
savunurlar. Dolayısıyla duyu dışı idraki gerçekleştirenlere Allah tarafından<br />
seçilmiş kerâmet sahibi insanlar nazarıyla bakmazlar (Holzer, s. 10, 16, 24).<br />
Bu anlayışa göre beş duyunun söz konusu güçlü kapasitesi normal bir<br />
durum olduğu halde insanların çoğu bunun farkında olmaz ve duyularını<br />
daha yüksek kapasitede kullanabilen kişilerden zuhur eden hadiseleri<br />
olağan üstü gibi algılar. Parapsikoloji uzmanı Hans Holzer bu konudaki<br />
görüşünü şöyle belirtir: “Hiçbir olağan üstü hadise tabiat kanunlarını ihlâl<br />
etmez. Eğer ihlâl eder gibi görünürse de bu bizim tabiat kanunlarını tam<br />
olarak bilmeyişimizden kaynaklanmaktadır. Olağan üstü telakki ettiğimiz<br />
bütün hadiseler daha geniş olan tabiat kanunları çerçevesinde cereyan eder<br />
ki biz onları belki bir gün anlayabileceğiz” (a.g.e., s. 58). Yine Holzer,<br />
zaman kavramını fiziksel hayatımızı düzenlemek için belki de bizim<br />
uydurduğumuzu, olağan üstü hadiselerde ise zamanın dışına çıkıldığını,<br />
medyumların trans halindeki dünyalarında zamandan söz edilemeyeceğini,<br />
objektif realite açısından zaman denen bir şeyin bulunmadığını kabul edince<br />
de olağan üstü olayların tabiat üstü telakki edilmesine gerek kalmayacağını<br />
söyler (a.g.e., s. 58-59). Bu konuda gündeme getirilen bir başka husus da<br />
“normal” veya “olağan” kavramındaki izâfîliktir. Bugün olağan diye<br />
nitelenen bir hadise belki de 100 yıl önce olağan üstü kabul edilmekteydi.<br />
Günümüzde olağan üstü sayılan bir hadise birkaç yıl sonra olağan<br />
görülebilir ve duyu dışı idrak alanında kabul edilen şeyler duyuların idrak<br />
alanına girebilir.<br />
Paranormal olaylara karşı insanların iki farklı tavır ortaya koyduğu<br />
görülmektedir. Bir grup, bu tip olayları hemen kabullenerek hadiseleri tabiat<br />
üstü kuvvetlere bağlar ve konuyu bir inanç meselesi haline getirir. İkinci<br />
grup bu olayları bir tesadüf, hile, hallüsinasyon veya marazî görünüm<br />
olarak niteler ve hemen reddeder. Bu tavrın, kişinin açıklayamadığı bir şeyi<br />
reddetme temayülünün yanında haklı görülebilecek başka yönleri de vardır.<br />
Meselâ bazı olağan üstü hadiselerin maksatlı kişilerce kandırmaya yönelik<br />
olarak düzenlenmesi, tesadüfün rol oynaması, bu tür olayları tecrübe ettiğini<br />
söyleyenlerin kolay etki altında kalabilen ve illüzyona müsait kişiler<br />
olabilmesi bu tavrın oluşmasında rol oynayan faktörlerdir.<br />
Parapsikolojik olaylarla ilgili olarak bilimin ortaya koyduğu açıklamalar<br />
hadiseyi tam anlamıyla aydınlatmaktan uzak görünmektedir. Meselâ eşyaya<br />
dokunarak onun sahibi hakkında bilgi verme olayı (psikometrik<br />
clairvoyance), nesnelerin etraftaki maddelerden gelen imajları kaydettiği ve<br />
medyumların da bu imajları nesneye yüklenen radyasyonlar vasıtasıyla<br />
okuduğu şeklinde yorumlanabilmektedir. Yaşamak için gerekenden çok az<br />
bir hava rezervi bulunmasına rağmen Hint yogilerinin saatlerce toprak<br />
altında kalabilmeleri veya şiş batırma gibi hünerler de bazı insanların<br />
iradeleriyle vücudun işleyişine hükmedebildikleri şeklinde açıklanmaktadır.<br />
Bunun yanında bilim, peygamberlerin ve büyük mistiklerin geleceğe dair<br />
bilgi vermeleri hakkında kesin bir yoruma bugüne kadar ulaşabilmiş<br />
değildir. Bilimi en fazla şaşırtan şey de rüya ile geleceğe ait olaylardan<br />
haberdar olma hadisesidir. Meselâ Amerika Birleşik Devletleri<br />
başkanlarından Abraham Lincoln bir suikaste kurban gideceğini bir gece<br />
önce rüyasında görmüş ve bunu eşine anlatmıştı.<br />
Telepatiyi kabul eden bilim bu hadiseyi, suikaste hazırlanan kişiden<br />
Lincoln’e ulaşan bir telepatik intikal şeklinde yorumlamaktadır. Telepati ve<br />
duru görü gibi hadiseler üzerine yapılan ve en çok rağbet gören yorum, bir<br />
elektriklenme ile zihinden zihine enerji akışının gerçekleştiği şeklindedir.<br />
Gelecekten haber verme olaylarına tarih boyunca rastlanmıştır. Bu<br />
hadiselerle adı en çok özdeşleşen kişi Fransız kâhini Nostradamus’tur.<br />
Birçok kehanetinin gerçekleştiğine inanılan Nostradamus, bunlara 1555’te<br />
yayımlanan Centuries adlı eserinde yer vermiştir. Meselâ Fransız Kralı IV.<br />
Henry’nin 1610 yılında öldürüleceğini, katilin ismini, mesleğini ve olay<br />
yerini olaydan altmış beş yıl önce söylemiştir (Holzer, s. 54).<br />
Nostradamus’un İran ve Irak üzerine söyledikleri de İran devrimi ve Körfez<br />
Savaşı ile ortaya çıkmış gibi görünmektedir. İran hakkında şunları<br />
yazmıştır: “İran yağmuru, açlığı, sonsuz savaşları iyi bilir. Aşırı dincilik<br />
hükümdarı yerinden edecek ve Fransa’da başlayan orada son bulacak.<br />
Kader dokunduğunu başa geçirecek”. Irak üzerine yazdıkları da şöyledir:<br />
“Kötü şöhretli ve iğrenç bir adam olan Irak zorbası hızlı davranacak. Hepsi<br />
Bâbil’in büyük fahişesine inanacak. Ülke kapkaranlık bir yüzle dehşete<br />
bürünecek” (Lemesurier, s. 62).<br />
Geleceğe dair bu tür kehanetlerin nasıl gerçekleşebildiği konusunda bugüne<br />
kadar tatminkâr bir açıklama yapılamamıştır. Yalnız yukarıda Hans<br />
Holzer’den aktarılan “zamanın dışına çıkma” yorumu bir izah şekli<br />
oluşturabilir. Kehanetin nasıl gerçekleştiğini bilimin ve dinin<br />
açıklayamaması ilk anda her ikisi için de olumsuz bir durum arzeder. Ancak<br />
normal bilgi vasıtalarını aşacak biçimde bilgiye ulaşma olayı, her şeyi<br />
planlayıp yöneten bir gücün varlığına delâlet eder ki bu güç Allah’tır. Eğer<br />
olay önceden planlanmamış, üzerinde karar verilmemiş olsaydı medyumun<br />
onu bir vizyon olarak görmesi mümkün olmazdı.<br />
Parafizik Hadiseler. Parapsikolojik olaylardan psikokinezi, bilinen hiçbir<br />
fiziksel temas olmadan zihin gücüyle eşyanın hareket ettirilmesidir. Duru<br />
görü hadisesinde eşya zihni etkilerken psikokinezide zihnin eşyayı<br />
etkilemesi söz konusudur. Psikokinezi başlığı altında yer aldığı kabul edilen<br />
olaylar, bir medyumun belirli bir mesafeden konsantre olarak bir nesneyi<br />
yerinden oynatması, çiçeklerin sahiplerinin ruh hallerinden etkilenmesi, göz<br />
değmesi (nazar), bir saatin akrep ve yelkovanının zihin konsantrasyonu ile<br />
durdurulması, zar atarken istenilen rakamın düşürülmesi gibi birçok hususu<br />
kapsar.<br />
Psikokinetik olaylar, canlı bir bedenin elektromanyetik güç alanına sahip<br />
bulunduğu ve bazı insanların bu güç alanının kuvvetli olduğu şeklinde<br />
açıklanmaktadır. Zihin gücünün tesiri yanında psikokinetik tesirde kişinin<br />
keskin bakışından çıkan kesiksiz enerji akımı da eşya üzerinde etkili<br />
olmaktadır. Göz güçlü bir enerji alanına sahiptir ve bu güç konsantrasyonla<br />
arttırılabilmektedir. Nazar hadisesine halk arasında göz değmesi<br />
denilmesinin sebebi de gözün tesirinin öneminden kaynaklanmaktadır.<br />
Nazar boncuklarının mavi renk taşıması, gözü yeşil veya mavi olanların<br />
daha çok psikokinetik güce sahip bulundukları inancından kaynaklanır.<br />
Mavi nazar boncuğu asmakla, bakan gözlerin dikkati kişinin vücudundan<br />
çok boncuğa yönelir ve özellikle mavi gözden gelebilecek enerji akımı<br />
nazar boncuğu tarafından yansıtılarak gücü kırılır. Bu tıpkı güneş ışınlarını<br />
yansıtmak veya çekmek amacıyla yaz mevsiminde beyaz, kış mevsiminde<br />
siyah renkli elbise giymeye benzer.<br />
Psikokinetik olaylar laboratuvar denemelerine tâbi tutulmuştur. Duke<br />
Üniversitesi’nde gerçekleştirilen saat durdurma denemesi literatüre<br />
psikokinezi gücünün bir zaferi olarak kaydedilmiştir. Yine aynı üniversitede<br />
Rhine’nın gözetiminde gerçekleştirilen zar deneyinde de psikokinetik<br />
yeteneği bulunan bir kişi başarılı olmuştur. Psikokinezi denemelerinin en<br />
meşhur ismi 1990’da ölen Leningradlı Nina Kulagina’dır. Kulagina<br />
üzerinde yapılan denemeler, onun psikokinetik yeteneğinin yanı sıra bazı<br />
ruhî yeteneklere de sahip bulunduğunu göstermiştir. Ayrıca psikokineziyi<br />
gerçekleştirme anında Kulagina’da fiziksel değişimlerin olduğu<br />
gözlenmiştir. Bir denemede, dağınık vaziyetteki kibrit çöplerini<br />
psikokinetik güçle bir araya toplayarak kibrit kutusuna koymayı başarmış,<br />
bu esnada yaklaşık 1 kilogramlık bedensel kayba mâruz kalmıştır. Onun<br />
beyin aktivitesini kaydeden cihazlar, kafasının arka kısmının ön kısmına<br />
göre elli kat daha fazla voltaj ürettiğini göstermiştir. Kilo kaybıyla birlikte<br />
kalp atışlarının dakikada 240’a kadar ulaşması, vücut ısısının artması,<br />
soluma güçlüğünün baş göstermesi, ayrıca beyin dalgalarının ve kan<br />
şekerinin had safhaya ulaşması gibi fiziksel değişimlerin gözlenmesi,<br />
psikokinetik gücün içsel bir güçle kanalize edildiği zaman ortaya çıkacağını<br />
ve zihin tarafından üretilen bu gücün herhangi bir fiziksel faaliyet gibi<br />
enerji tükettiğini ortaya koymuştur.<br />
Diğer parapsikolojik olaylarda olduğu gibi telekinezik hadiselerin de<br />
laboratuvarda denenmeyen, kendiliğinden meydana gelenleri vardır.<br />
Bunların en önemlisi, “tekinsiz olay” veya “poltergeist aktivitesi” adı<br />
verilen hadiselerdir. Poltergeist Almanca bir kelime olup “belâlı, gürültücü,<br />
eşyaları sağa sola fırlatan ruh veya hortlak” anlamına gelir. Tekinsiz<br />
hadiselerin hemen hepsi gürültülü, patırtılı, can sıkıcı ve baş ağrıtıcıdır. Cin<br />
veya ruhların istilâsı altında vuku bulan, yahut bir velîye ait mezarın üstüne<br />
yapıldığı zannıyla bazı binaları terketmeye sebep olan tekinsiz hadiselerden<br />
söz edilmektedir. Ancak parapsikoloji bu tür olayların cin veya ruhlardan<br />
kaynaklandığına inanmaz. Parapsikoloji, bu deneyimleri yaşayanların<br />
genelde olayın mahiyetini bilmediklerini ve bu tür hadiselerde kendilerinin<br />
de farkında olmadıkları psikokinetik enerjinin harekete geçtiğini ileri sürer.<br />
Psikokineziyi araştıranların kayda geçirdiği en önemli spontane psikokinezi<br />
hadisesi, 1967 yılında Almanya’nın Bavyera eyaletine bağlı Rosenheim<br />
şehrinde gerçekleşmiştir. Çok sayıda kişinin çalıştığı bir hukuk bürosunda<br />
ampullerin kendiliğinden patlaması, tabloların sallanması, büroda bulunan<br />
telefonların birden çalmaya başlaması gibi garip olaylar meydana gelmeye<br />
başlamış, büronun sahibi polise, elektrik mühendislerine, telefon<br />
uzmanlarına müracaat etmiş, fakat her türlü kontrole rağmen sonuç<br />
alınamamıştı. Bunun üzerine olay, Freiburg Üniversitesi’nden poltergeist<br />
araştırmacı Hans Bender ve arkadaşları tarafından incelenmeye alınmış ve<br />
bütün bu hadiselerin orada görev yapan bir sekreterin etkisiyle meydana<br />
geldiği tesbit edilmişti. Hans Bender’e göre sekreter kendisinin de farkında<br />
olmadığı birtakım psikokinetik güçlere sahipti. Nitekim sekreter bir süre<br />
tatile gönderilince olaylar sona ermiştir.<br />
Psikokinetik hadiselerin incelenmesinde diğer olağan üstü hadiselerde<br />
olduğu gibi parapsikologlar ve fizyologlar hadiselerin gerçek olup<br />
olmadığını, olayda bir kandırmacanın bulunup bulunmadığını tesbit etmeye<br />
büyük önem vermişlerdir. Meselâ Kulagina’nın seanslar esnasında gizli<br />
mıknatıs veya ince teller kullanıp kullanmadığı defalarca araştırılmış, hatta<br />
Kulagina, II. Dünya Savaşı’nda<br />
Leningrad savunması sırasında bir tank bölüğünde çavuş olarak görev<br />
yaptığından, onun savaşta vücuduna saplanabilecek bir şarapnel parçasını<br />
mıknatıs gibi kullanıp kullanmadığını öğrenmek için bütün vücudunun<br />
röntgenleri çekilmişti. Ne var ki Kulagina’yı gözlemleyen Batılı ve Rus<br />
araştırmacıların hiçbiri onun otantik bir telekinezi gücüne sahip olmadığını<br />
iddia edemedi. Kulagina, 1978-1984 yılları arasında Leningrad Mekanik ve<br />
Optik Enstitüsü’nde, Moskova’da Radyo Mühendisliği ve Elektronik<br />
Enstitüsü’nde incelemeye alındı. Amaç, onun bu kabiliyetini sağlayan<br />
muhtemel fiziksel mekanizmayı keşfetmekti. Fakat incelemeler sadece,<br />
Kulagina’nın elleri etrafında kuvvetli manyetik ve akustik alanların<br />
bulunduğu keşfiyle sonuçlandı. Bugün de parapsikologlar veya fizyologlar<br />
bu tür olayların psikokinetik olduğunu söylemekle yetinmektedirler.<br />
Psikokinezinin nasıl meydana geldiği veya nasıl bir mekanizmaya sahip<br />
olduğu sorusuna henüz bir cevap bulunamamıştır.<br />
Psikofizyolojik Hadiseler. Parapsikolojinin bu türünü oluşturan mûcizevî<br />
şifa hadiselerinde hastaya yapılan telkinin iyileşmeyi sağladığı öne sürülse<br />
de şifa verici kişinin hasta üzerinde psikokinetik tesir oluşturması da söz<br />
konusudur. Bu hükme varanlardan biri, bizzat parapsikolojinin kurucusu<br />
sayılan Joseph B. Rhine’dır. Rhine, İrlanda köylülerinin ineklerdeki siğilleri<br />
dua ile yok ettiklerini, ineklere ise telkin yapılamayacağını belirterek<br />
psikokinetik bir etkinin varlığından söz etmiştir.<br />
Bugün parapsikoloji çerçevesinde incelenen olağan üstü hadiseler, farklı<br />
isimlerle tarihin her döneminde insanoğlunun gündeminde yer almıştır.<br />
Şuurlu canlı kendisini “insan” olarak tanımladığı andan itibaren idrakini<br />
aşan şeylerin mevcudiyetini farketmiş ve bunları ilâhî güçlere atfetmiştir.<br />
Hârikulâde olayları gerçekleştirenlerin her zaman başarı göstermeleri söz<br />
konusu olmadığı gibi çeşitli din ve telakkilere bağlı bulunan bu kişilerin<br />
olayları gerçekleştirirken ilâhî bir kaynakla irtibat halinde bulundukları da<br />
söylenemez. Bu bakımdan olağan üstü hadiseleri belirli bir dine veya<br />
kültüre hasretmek mümkün görünmemektedir. Meselâ hayaletlerin, ruhların<br />
veya cinlerin tesiri altında bulunduğuna inanılan tekinsiz evlere işaret eden<br />
tabirler birçok kültürde mevcuttur. Filipinler’de bıçaksız ameliyatlar,<br />
Avrupa ve Güney Amerika’da Hz. Meryem vizyon olarak görüldüğü için<br />
hıristiyanların hac merkezi haline gelen ve hem bedenî hem ruhî<br />
hastalıklara şifa aranılan yerler (bunların en meşhurlarından biri, yılda<br />
yaklaşık 50.000’i hasta ve özürlü olmak üzere 3 milyon insanın ziyaret<br />
ettiği Fransa’daki Lourdes kasabasıdır), Rifâî şeyhlerinin icra ettikleri ve<br />
Asya’da birçok ülkede yaygın olan şiş batırma gösterileri, Hint fakirlerinin<br />
uçları çok keskin çiviler üzerinde acı duymadan yatması gibi birçok hadise,<br />
farklı din ve telakkilere mensup kişilere ait olaylara örnek gösterilebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
Recep Doksat, “Parapsikoloji ve Paranormal Fenomenlerin Şuur Anlayışı<br />
Bakımından Önemi”, Sinir Sistemi Fizyolojisi (haz. Ayhan Songar),<br />
İstanbul 1960, III, 708-871; a.mlf., Tatbikatı ve Nazariyatı ile Hipnotizma,<br />
İstanbul 1962, s. 235-247; H. Holzer, The Handbook of Parapsychology,<br />
Los Angeles 1972, s. 9-36, 54, 58-59; P. Krafchik, Parapsikoloji Dersleri<br />
(trc. Selman Gerçeksever), İstanbul 1985, s. 7-23, 28-38, 78-87; A. S.<br />
Reber, The Penguin Dictionary of Psychology, London 1985, s. 516-517,<br />
761-762; J. De Vires, Do Miracles Exist, Edinburgh 1986; J. H. Rush,<br />
“Parapsychology: A Historical Perspective”, Foundations of<br />
Parapsychology (ed. H. L. Edge), London 1987, s. 9-44; G. K. Zollschan<br />
v.dğr., Exploring the Paranormal, New York 1989; R. S. Broughton,<br />
Parapsychology: The Controversial Science, New York 1991, s. 141-155,<br />
216-219; P. Lemesurier, Nostradamus: Gelecek 50 Yılın Kehanetleri (trc.<br />
Mehmet Harmancı), İstanbul 1996; Kerem Doksat, “Dinî ve Mistik<br />
Yaşantıların Psikolojisi”, Türkiye Günlüğü, sy. 45, İstanbul 1997, s. 27-46.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ali Köse</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">HÂRİKA VE HÂRİKULÂDE NE DEMEKTiR ?</span></span><br />
<br />
(دةﺎﻌﻟرق اﺎﺧ)<br />
<br />
Alışılmışın dışında tabiattaki işleyişi belirli zamanlarda bozan tabiat üstü<br />
olaylar için kullanılan terim.<br />
Sözlükte “delmek, yırtmak; aşmak” mânalarına gelen hark kelimesinden<br />
sıfat olan hâriķ ile “alışılmış olan şey” anlamındaki âdet kelimesinden<br />
meydana gelen bir tamlama olup “alışılmışı ve normal telakki edileni aşan,<br />
olağan üstü” mânasına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de âdet kelimesi yer almazken<br />
hark kavramı fiil sigalarıyla “delmek, yırtmak, yarmak, bozmak, gerçeğe<br />
aykırı olarak hükmetmek” anlamlarında dört yerde geçmektedir (Râgıb el-<br />
İsfahânî, el-Müfredât, “ħrķ” md.; M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “ħrķ” md.).<br />
Tabiatta gözlenen düzenli işleyiş, etki-tepki mekanizması içinde kendi<br />
kendine bir süreklilik ve tekrarlanış gibi görünürse de gerçekte düzeni<br />
kuran ve işletenin Allah olduğu inancının sonucu olarak İslâmî<br />
terminolojide fizik âlemi idare eden ilâhî kanuna “âdetullah” veya kısaca<br />
“âdet” denilmiştir. Aynı mânaya gelen “sünnetullah” ise Kur’an’da sosyal<br />
hayatı idare eden ilâhî kanunu ifade etmek üzere kullanılmıştır (bk. a.g.e.,<br />
“sünnet” md.).<br />
İslâm filozoflarının tabiat kanunlarının değişmezliği tezine karşı kelâmcılar<br />
Allah’ın kendi koyduğu âdeti değiştirebileceği, dolayısıyla söz konusu<br />
kanunların zorunlu olmadığı görüşünü savunmuşlardır (bk.<br />
DETERMİNİZM). İlk kelâmcılardan olup akılcılığıyla tanınan Nazzâm’ın<br />
da tabiatta hârikulâde olayların meydana gelebileceği görüşünde olduğu<br />
nakledilir (Câhiz, IV, 73). İbn Hazm’a göre bir şeye nisbet edilen âdetle<br />
tabiat arasında fark vardır. Âdetin değişmesi söz konusu iken ilâhî bir<br />
müdahale olmaksızın tabiatın değişmesi mümkün değildir. Çünkü tabiatlar<br />
ait oldukları nesnelerden ayrılmayan ana özelliklerdir. İnsanın şuur sahibi<br />
veya şarabın sarhoş edici oluşu gibi tabiattan gelen özellikler ortadan<br />
kalktığı takdirde insan hayvana, şarap da sirkeye dönüşür. Bu sebeple âdetin<br />
değişmesi değil tabiatın değişmesi hârikulâdedir. Bununla beraber bazan<br />
yanlış olarak âdet kelimesi tabiat mânasında da kullanılmıştır (el-Faśl, V,<br />
15-16). Nesefî ise tabiatların değişmemesi fikrini zayıf ve temelsiz bulur.<br />
Zira âlemdeki değişiklik müşahede ile sabittir. Bunu inkâr etmek, onun<br />
yönetimini ilâhî kudret ve iradenin dışına çıkarmaktır (Tebśıratü’l-edille, I,<br />
476-477). Teoride mümkün fakat realitede mümteni‘ sayılan hârikulâde<br />
olaylar (Teftâzânî, Şerĥu’l-Maķāśıd, V, 15) Allah’ın iradesiyle vâki<br />
oldukları takdirde âdet dışı kabul edilirler. Bazı mümkünler hiç vukua<br />
gelmeyebilir, buna karşılık bazıları nâdiren vâki olsa da bir kanun (âdet)<br />
haline gelmez; birçok mümkünler ise alışılagelen, süreklilik kazanan bir<br />
şekle dönüşür. Ancak bu sonuncular vuku bulmayanları inkâr etme hakkını<br />
doğurmaz (Elmalılı, IV, 2239).<br />
İslâm literatüründe tartışma konusu yapılan hârikulâdeleri iki grupta<br />
incelemek mümkündür. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">A) Dinî Yönü Bulunan Hârikulâdeler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Mûcize</span></span><br />
Peygamberlik iddiasında bulunan bir kimsenin gösterdiği, iddiasını<br />
doğrulayan fevkalâde olaydır. Nübüvvet iddiası taşıdığı için mûcizenin sihir<br />
ve hayal ürünü diğer şeylerle karıştırılması ihtimali yoktur. Kur’ân-ı<br />
Kerîm’de geçen mûcizeler arasında yer alan ölüleri diriltme, doğuştan<br />
körleri ve alaca hastalığına yakalananları iyileştirme (meselâ bk. Âl-i İmrân<br />
3/49) veya asâyı yılana dönüştürmenin (el-A‘râf 7/107, 117) beşerî güç ve<br />
kapasite çerçevesinde bulunmadığı zaruri olarak bilinir (bk. MÛCİZE). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2.İrhâs</span></span><br />
<br />
Peygamberden nübüvvet öncesi dönemde sâdır olan hârikulâdeler<br />
için kullanılır. Bu tür olayların nübüvvete bir nevi hazırlık oluşturduğu<br />
kabul edilmiştir. Hz. Îsâ’nın doğduktan hemen sonra konuşması (Meryem<br />
19/30-33), Hz. Muhammed’in üzerinde gölge yapmak üzere bulutun<br />
dolaşması ve benzeri olaylar irhâs grubu içinde mütalaa edilmiştir. Bir<br />
görüşe göre irhâs olayları kerâmet türüne dahildir; çünkü peygamberlerin<br />
nübüvvetlerinden önceki dereceleri velâyet mertebesinden aşağı değildir<br />
(et-TaǾrîfât, “irhâś” md.; Resûl-i Ekrem’e nisbet edilen irhâs olayları için<br />
bk. MÛCİZE). Mu‘tezile âlimleri mûcizenin nübüvvet iddiasıyla birlikte<br />
gerçekleştiğini, dolayısıyla irhâs diye bir şeye ihtiyaç bulunmadığını, eğer<br />
böyle bir şey vuku bulmuşsa bunun bir önceki peygamberin mûcizesi<br />
sayılabileceğini ileri sürerler (Cürcânî, Şerĥu’l-Mevâķıf, VIII, 226; Kādî<br />
Abdülcebbâr, XV, 213-216). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. Kerâmet</span></span><br />
<br />
Salih amel işleyen bir müminin elinde zuhur eden fevkalâde olaydır. Kerâmette mûcizenin aksine herhangi<br />
bir iddia, meydan okuma ve bir şeyi kanıtlama özelliği yoktur. Teftâzânî’nin<br />
de belirttiği gibi mûcize gösteren kimsenin kendisinin peygamber olduğunu<br />
bilmesi, hârikulâde olaylar göstermeye azmetmesi ve bunların sonuçlarını<br />
kesin telakki etmesi gerektiği halde kerâmet gösteren velînin böyle bir<br />
konumu yoktur (Şerĥu’l-ǾAķāǿid, s. 177). Ehl-i sünnet âlimleri, kerâmetin<br />
aklen mümkün olmasının yanında fiilen vuku bulduğunu, naslara dayanan<br />
delillerin de bunu desteklediğini söylerken Mu‘tezile kelâmcıları mûcize ile<br />
karışabileceği ve dolayısıyla nübüvvet müessesesini zedeleyeceği<br />
endişesiyle kerâmeti reddederler (bk. KERÂMET). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Maûnet </span></span><br />
<br />
Allah’ın herhangi bir mümine yardım etmek üzere gerçekleştirdiği hârikulâde<br />
durumlardır. Maûnet, Allah’ın kulunu maddî ve mânevî âfetlerden koruması<br />
şeklinde olabileceği gibi dünyevî ve uhrevî alanda ona fevkalâde nimetler<br />
lutfetmesi suretiyle de olabilir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">5. İstidrâc</span></span><br />
<br />
“Derece derece yükseltmek, yavaş yavaş sonuca ulaştırmak” anlamındaki kelime Kur’ân-ı Kerîm’de fiil<br />
sigasıyla geçer ve Allah’ın âyetlerini, özellikle Kur’an’ı yalanlayanların<br />
bilemeyecekleri yollarla yenilgiye ve azâba mâruz<br />
bırakılacaklarını ifade eder (el-A‘râf 7/182; el-Kalem 68/44). İstidrâc zalim,<br />
kâfir ve azgın kişilerin tedrîcî olarak felâkete yaklaştırılması ve bu esnada<br />
kendilerine bazı geçici imkân ve başarıların sağlanmasıdır. Firavun<br />
örneğinde olduğu gibi (ez-Zuhruf 43/46-56) istidrâc sahibi kişiler elde<br />
ettikleri başarıları kendi gayretlerinin ürünü zanneder, kibirlenir ve<br />
azgınlıklarını alabildiğine arttırırlar, nihayet ilâhî azâba mâruz kalıp yok<br />
olurlar. Nitekim Kur’an’da genel bir ifade kullanılarak önceki milletlere de<br />
peygamberler gönderildiği, bu milletlerin hakka boyun eğmelerini sağlamak<br />
amacıyla bir süre sıkıntılar ve hastalıklarla denendikleri, daha sonra bütün<br />
imkân kapılarının kendilerine açıldığı, nihayet alabildiğine şımardıkları bir<br />
sırada ansızın yakalanıp helâk edildikleri ifade edilerek (el-En‘âm 6/42-45)<br />
istidrâca dair eski toplumların hayatından örnekler verilmiştir. Bazı<br />
hadislerde deccâl için zikredilen hârikulâde yetenek ve imkânlar da (DİA,<br />
IX, 69) istidrâc kabilinden sayılmıştır. Ayrıca bir rivayette, günahlarına<br />
rağmen kişinin istediklerine kavuşmasının da istidrâc olduğu<br />
bildirilmektedir (Müsned, IV, 145). Hâris el-Muhâsibî, terimin anlamını<br />
genişleterek mal ve servetleriyle ya da başka nimetlerle gururlanıp bunları<br />
Allah yolunda harcamamak suretiyle müminlerin de istidrâca mâruz<br />
kalabileceğini belirtir (Ħalve, s. 44-45; ayrıca bk. Brunschvig, LVIII [1983],<br />
8-31). Kur’ân-ı Kerîm’de istidrâc ile anlam yakınlığı içinde bulunan başka<br />
kavramlar da vardır. Bunların başlıcaları mekr, keyd, hud‘a ve muhâdaa ile<br />
(hile ve tuzak kurmak, hile yapmak, aldatmak) imlâ ve imhâl (mühlet<br />
vermek) kavramlarıdır. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">6. İhanet</span></span><br />
<br />
Ulûhiyyet veya nübüvvet iddiasında bulunan veya büyü yapan bir kimsenin misyonunu yalanlayacak olaylarla<br />
karşılaşmasıdır; başka bir ifadeyle kâfirin elinde iddiasının aksini<br />
kanıtlayan hârikulâdelerin vuku bulmasıdır (Tehânevî, “ħâriķ” md.).<br />
Nübüvvet iddiasında bulunan Müseylimetülkezzâb’ın tek gözü kör olan<br />
birini iyileştirmek isterken diğer gözünü de kör etmesi, az olan kuyu suyunu<br />
çoğaltmak isterken suyun tamamen çekilmesine sebep olması gibi olaylar<br />
ihanete örnek olarak zikredilir (Bâcûrî, s. 298-299). Mu‘tezile âlimlerine<br />
göre yalancı peygamberin elinde iddiasına aykırı da olsa herhangi bir<br />
hârikulâde olayın vuku bulması mümkün olmadığı gibi gerekli de değildir.<br />
Onun iddiasının veya yapmak istediği fiilin gerçekleşmemesi yeterlidir<br />
(Kādî Abdülcebbâr, XV, 239; İbnü’l-Murtazâ, s. 114). İhanet, sahtekârları<br />
yalanlamaya ve dini bozma girişimlerini başarısız kılmaya yönelik ilâhî bir<br />
müdahaledir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">B) Dinî Olmayan Hârikulâdeler</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Sihir</span></span><br />
<br />
Başkasından öğrenilen, bazı vasıtalarla icra edilip temrinlerle geliştirilen ve âdet dışı bir görünüm<br />
taşıyan etkilemelerden ibaret olup daha çok güç gösterisinde bulunmak,<br />
çıkar sağlamak ve toplumda hâkimiyet kurmak için uygulanır. İslâm<br />
filozofları ve Mu‘tezile’nin aksine sihrin varlığını kabul eden Ehl-i sünnet<br />
âlimleri bunun bazı alet ve vasıtalar, astrolojik bilgiler, hile ve maharetlerle<br />
gerçekleştirilebileceğine kanidirler (Bâkıllânî, s. 77-78; Fahreddin er-Râzî,<br />
el-Meŧâlibü’l-Ǿâliye, VIII, 143-146; Abdüllatîf Harpûtî, s. 275). İlk bakışta<br />
hârikulâde gibi görünürse de sihrin gerçekte öyle olmadığı ileri sürülmüştür.<br />
Çünkü sebep ve vasıtalara başvurularak gerçekleştirilen şeyler âdettendir.<br />
Meselâ bir hastanın dua ile iyileşmesi âdet dışı, tıbbî yöntemlerle iyileşmesi<br />
tabiidir. Ancak başka bir görüşe göre zaman ve mekân itibariyle başkaları<br />
tarafından güç yetirilemediği için sihir de hârikulâde sayılır (Tehânevî,<br />
“irhâś” md.). Kur’an’da Bâbil’de sihrin yaygın olduğuna işaret edilmekte<br />
(el-Bakara 2/102) ve Hz. Mûsâ zamanına ait bazı sihir örnekleri (el-A‘râf<br />
7/109-126) bulunmaktadır (bk. SİHİR). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Şa‘beze (şa‘veze)</span></span><br />
<br />
“El çabukluğu ile bir şeyi olduğundan başka türlü gösterme” mânasında olup halk dilinde<br />
hokkabazlık olarak adlandırılan bir maharettir (Bâkıllânî, s. 77-78).<br />
Günümüzde illüzyonistler tarafından icra edilen bu tür oyunlar, İslâmî<br />
kaynaklarda genellikle sihir türü bir gösteri kabul edilip hârikulâde dışında<br />
tutulmuştur. İslâm âlimleri, nübüvvet iddiasında bulunan bir yalancının<br />
insanları şaşırtıp gerçeği anlamalarına engel teşkil edecek bir fevkalâdelik<br />
göstermesinin mümkün olmadığını söylerler. Çünkü bu takdirde hak<br />
peygamberle yalancı peygamber birbirine karışır (Nesefî, s. 477-478). <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3.Kehanet</span></span><br />
<br />
Fal açmak, yıldızlara bakmak, yazı çizi türünden şekiller (tılsım)<br />
kullanmak vb. yöntemlerle bilhassa gelecek hakkında haberler verme ve<br />
bazı sırları çözme iddiasında bulunmaktır. Medyumlar tarafından ortaya<br />
atılan ve çok defa isabetsiz tahminlerden ibaret olan iddialar bu tür içinde<br />
mütalaa edilebilir (bk. FAL; KÂHİN).<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de semâların, arzın ve bunların arasındakilerin Allah<br />
tarafından yaratıldığı vurgulanmakta, tabiatın yönetimiyle ilgili ilâhî<br />
kanunlara da (tabiat kanunları) birçok âyette temas edilmektedir. Fâtır<br />
sûresinde (35/41) tabiatta hâkim bulunan düzenin Allah tarafından<br />
korunduğu, bu düzende herhangi bir şekilde değişiklik yapma ve bu yeni<br />
düzeni sürdürme yetkisinin de O’na mahsus olduğu ifade edilir. Kur’an’da<br />
Allah’ın yüceliğinin, engin kudret ve iradesinin tabiattaki nizamın<br />
bozulmasıyla, yani hârikulâdeliklerin meydana gelmesiyle değil mevcut<br />
düzenin fevkalâde karmaşık, fakat hesaplı ve âhenkli münasebetler<br />
sayesinde işleyişinin incelenmesiyle anlaşılacağı ilkesi üzerinde durulur.<br />
Ayrıca geçmiş peygamberlerin maddî-hissî mûcizelerine yer verildiği halde<br />
son peygamberin muhataplarından gelen bu tür taleplere karşı menfî bir<br />
tavır takınılmış, insan zihninin ve psikolojik yeteneklerinin ulaştığı seviye<br />
dikkate alınarak nübüvvetin haklılığını göstermek için artık mânevî-aklî<br />
deliller kullanılmıştır (meselâ bk. el-En‘âm 6/7-10; el-İsrâ 17/59, 88-96; el-<br />
Kehf 18/54; el-Furkān 25/7-8, 50).<br />
Hârikulâde olarak literatürde yer alan hadiselerden dinî nitelikte olmayanlar<br />
dikkatle incelendiğinde bunların genellikle tabiat üstü bir özellik taşımadığı<br />
görülür. Dinî nitelik taşıyanların ise en belirgin türünü mûcize<br />
oluşturmaktadır. Tabiat kanunlarını aşan maddî-hissî mûcizeler son<br />
peygamberle nihayet bulmuştur. Bunların asıl fonksiyonu, kendilerini<br />
müşahede edenler için daha çok maddî veya mânevî problemleri çözmeleri,<br />
kısmen de hidayet vesilesi olmalarıydı. Tevâtür yoluyla sabit olmayan bu<br />
mûcizeler sonraki nesiller için birer tarihî hâtıra niteliği taşır. Bu nesiller,<br />
İslâm gerçeğini anlayıp benimseme vasıta ve kaynakları olarak mânevî-aklî<br />
mûcizeleri oluşturan Kur’ân-ı Kerîm’i, Hz. Peygamber’in sîretini ve on dört<br />
asırlık İslâm gerçeğini inceleyip tanımak mecburiyetindedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
et-TaǾrîfât, “irhâś”, “istidrâc”, “muǾcize” md.leri; a.mlf., Şerĥu’l-Mevâķıf<br />
(nşr. M. Bedreddin Na‘sânî), Kum 1991, VIII, 226; Râgıb el-İsfahânî, el-<br />
Müfredât, “ħrķ” md.; Lisânü’l-ǾArab, “ħrķ” md.; Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât,<br />
s. 433, 730; Tehânevî, Keşşâf, “ħâriķ”, “irhâś” md.leri; M. F. Abdülbâkī, el-<br />
MuǾcem, “ħrķ”, “sünnet” md.leri; Müsned, IV, 145; Tirmizî, “Tefsîr”, 15/6;<br />
Hâris el-Muhâsibî, el-Ħalve ve’t-tenaķķul fi’l-Ǿibâde ve derecâti’l-Ǿâbidîn<br />
(nşr. A. Abduh Halîfe el-Yesûî, el-Meşrıķ, XLIX/1, Beyrut 1955 içinde), s.<br />
44-45; Câhiz, Kitâbü’l-Ĥayevân, IV, 73; Kādî Abdülcebbâr, el-Muġnî, XV,<br />
183, 213-216, 239; Bâkıllânî, el-Beyân (nşr. R. J. McCarty), Beyrut 1958, s.<br />
51-53, 77-78; Bağdâdî, Uśûlü’d-dîn, s. 170, 175-177; İbn Hazm, el-Faśl, V,<br />
15-16; Cüveynî, el-İrşâd (Temîm), s. 261, 264; a.mlf., el-ǾAķīdetü’n-<br />
Nižâmiyye<br />
(nşr. M. Zâhid Kevserî), Kahire 1412/1992, s. 64; Gazzâlî, el-İķtiśâd (nşr.<br />
İbrahim Agâh Çubukçu - Hüseyin Atay), Ankara 1962, s. 198-201;<br />
Şehristânî, Nihâyetü’l-iķdâm, s. 420-433; Nesefî, Tebśıratü’l-edille<br />
(Salamé), s. 469-470, 476-478, 536-538; Sâbûnî, el-Kifâye fi’l-hidâye (nşr.<br />
Muhammed Aruçi, yüksek lisans tezi, 1982), Câmiatü’l-Kahire, Külliyyetü<br />
dâri’l-ulûm, I, 547-548; Fahreddin er-Râzî, el-Muĥaśśal (nşr. Tâhâ<br />
Abdürraûf Sa‘d), Kahire, ts., s. 207; a.mlf., el-Meŧâlibü’l-Ǿâliye mine’l-<br />
Ǿilmi’l-ilâhî (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Beyrut 1407/1987, VIII, 143-<br />
146; Âmidî, Ġāyetü’l-merâm, s. 334; İbn Teymiyye, Kitâbü’n-Nübüvvât,<br />
Beyrut 1405/1985, s. 47-48; Teftâzânî, Şerĥu’l-Maķāśıd (nşr. Abdurrahman<br />
Umeyre), Beyrut 1409/1989, V, 15; a.mlf., Şerĥu’l-ǾAķāǿid, s. 177; İbnü’l-<br />
Murtazâ, el-Ķalâǿid fî taśĥîĥi’l-Ǿaķāǿid (nşr. A. N. Nader), Beyrut 1985, s.<br />
114; Kādızâde Şemseddin Ahmed, Ferâidü’l-fevâid, Bulak 1262, s. 110-<br />
111; Bâcûrî, Şerĥu Cevhereti’t-tevĥîd, Dımaşk 1392/1972, s. 298-299;<br />
Abdüllatîf Harpûtî, Tenķīĥu’l-kelâm, İstanbul 1330, s. 274-275; Elmalılı,<br />
Hak Dini, IV, 2239, 2249-2250; H. A. Wolfson, The Philosophy of Kalam,<br />
Cambridge 1976, s. 544-558; R. Brunschvig, “De la fallacieuse prospérité-<br />
Makr Allah et Istidraj”, St.I, LVIII (1983), s. 8-31.<br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">M. Sait Özervarlı</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tabiat Kanunları ve Hârikulâde</span></span><br />
<br />
Tabiattaki olaylar belli bir ölçü ve denge içinde meydana gelmektedir. Bu<br />
hadiselerdeki düzen gündelik hayatta gözlemlendiği gibi, atom altı seviyeye<br />
inebilen ve galaksilere kadar uzanan gözlem kudretiyle bilim de muayyen<br />
bir düzenliliği tesbit etmiş durumdadır. Söz konusu düzen insan aklının şu<br />
veya bu yönüyle açıklayabildiği bir kanunluluk gösterir ve sosyal olayları<br />
da kapsar. Kur’ân-ı Kerîm’de bu değişmez kanunluluk “sünnetullah”<br />
tabiriyle ifade edilir (el-Ahzâb 33/38, 62; Fâtır 35/43; el-Feth 48/23). Ancak<br />
tabiat ve toplum planındaki kanunluluğu koyan ve sürdüren ilâhî iradenin<br />
dilediğinde onu kaldırması veya değiştirmesi de mümkün görülmektedir<br />
(yk. bk.).<br />
İnsana herhangi bir hadisenin olağan üstü olduğunu hissettiren şey,<br />
vukuunun teorik olarak mümkün olup olmaması değil beklenenin veya<br />
alışılanın dışında cereyan etmesidir. Meselâ daha önceki nesillerin<br />
hârikulâde kabul ettiği birçok olay, artık günlük hayatta her zaman görülen<br />
sıradan hadiseler konumuna gelmiştir. İnsanların çok kısa zamanda uzun<br />
mesafelere yolculuk etmesi, ses veya resimlerin bir yerden başka bir yere<br />
aktarılması önceki nesillere mûcize gibi görünen, günümüzde ise herkesin<br />
alıştığı ve bu sebeple de nasıl meydana geldiği hususunda hiç düşünmediği<br />
sıradan olaylar durumundadır. Bu açıdan bakıldığında insanlığın ufkunu<br />
alabildiğine genişleten bilim karşısında, her toplumda ve her çağda nâdiren<br />
de olsa vuku bulduğu hususunda hiç kimsenin göz ardı edemeyeceği<br />
delillerin bulunduğu hârikulâde olaylara karşı çıkılması anlaşılması güç bir<br />
durumdur.<br />
İngilizce extraordinary kelimesiyle karşılansa da Batı dillerinde hârikulâde<br />
teriminin bir kavram olarak tam karşılığını bulmak oldukça güçtür. Bu<br />
kavramı meselâ “mûcize ve kerâmet” anlamına gelen miracle, “mûcizevî ve<br />
hayret verici” anlamlarına gelen miraculous, “tabiat üstü” anlamına gelen<br />
supernatural kelimeleriyle karşılamak mümkündür. Batı’da “tabii” (natural)<br />
ve “tabiat üstü” (supernatural) arasında ayırım yapılmasının gerekliliğine<br />
inanan Aydınlanma ekolü, düşüncede sekülerleşmenin bir sonucu olarak<br />
mûcize dahil bütün hârikulâde hadiselerin olabilirliğini rasyonel bakımdan<br />
sorgulamıştır. Sekülerleşme sürecinin olmadığı geleneksel toplumlarda ise<br />
tabiat ve tabiat üstü ayırımı tam yerleşmemiş ve kâinattaki her şey kutsalla<br />
bağlantılı olarak mütalaa edilmiştir. Bugün Batı’da hârikulâdenin vuku<br />
bulup bulamayacağı hususu daha çok mûcizenin mümkün olup olmadığı<br />
tartışmaları çerçevesinde değerlendirilmektedir. Mûcize ve kerâmet gibi<br />
hârikulâde olayların dışında, günümüzde modern psikolojinin kendine konu<br />
edindiği parapsikolojik, telepatik, telekinezik hadiselerin ve<br />
“tanımlanamayan uçan nesne” (unidentified flying object, UFO) görme, ruh<br />
çağırma gibi müsbet bilimin izah etmekte güçlük çektiği tabiat kanunlarına<br />
aykırı düşen bazı olayların müşahede edildiği de bir gerçektir. Ancak Batı<br />
fikir dünyası, mûcize ve kerâmet gibi dinî terminoloji çerçevesinde<br />
tanımlanan hârikulâde olaylara karşı tavır alırken parapsikolojik ve diğer<br />
modern tabiat üstü olayları incelemeyi bilimselliğin bir gereği saymaktadır.<br />
Hârikulâdenin imkânı meselesinde bilimin hakem olup olamayacağı hususu<br />
oldukça tartışmalı bir felsefî problemdir. Bilimsel bilgi, madde planında<br />
gerçekleşen hadiseler arasındaki ilişkinin temsilî bir ifadesidir. Henri<br />
Bergson ve Alfred North Whitehead gibi filozofların iddialarına bakılacak<br />
olursa aslında tabiat denilen şey insan dışında mevcut bulunan varlıkların<br />
bir toplamı değil daha çok bunların ve aralarındaki münasebetin insandaki<br />
yansımasıdır. Bilim madde dünyasındaki belli olayların keyfiyetini deneyler<br />
yoluyla açıklamayı hedef aldığı için bu olayların daha küllî bir izahını<br />
mevcut metodolojisiyle veremez. Bunu felsefe ve dine bırakmak<br />
durumundadır. Aslında insanın tabiatın ne olduğu hususundaki bilgisi<br />
tabiatın kendisi olmayıp onun hakkındaki yorumudur. Diğer bir ifadeyle<br />
tabiat insanın tabiat hakkındaki yorumudur. Buna göre bilimin tabiat<br />
hususunda genel geçer bir hakikat olarak iddia ettiği şey, mümkün olan tek<br />
hakikat değil mümkün olan yorumlardan biridir.<br />
Bu bakış açısından hareketle C. S. Lewis, deney ve gözleme dayalı bilimin<br />
hârikulâdenin imkânı hususunda bir karar verme hakkına sahip olmadığını<br />
ileri sürer. Ona göre hârikulâde bizzat tabiattaki düzeni yani âdeti bozan ve<br />
nakzeden bir hadisedir. Tabiattaki düzenden hareketle çıkarılan genel<br />
kanunlar ve bu kanunlara dayanan bilim, hiçbir zaman bu kanunların bir<br />
istisnası olup olmayacağı hakkında sağlıklı bir kanaat ortaya koyamaz.<br />
Meselâ tabiatla ilgili gözlemlerimiz bize A kuralının mevcudiyetini söyler.<br />
Fakat biz buna aykırı bir B gözleminde de pekâlâ bulunabiliriz. Olaylar<br />
zincirinin tamamına baktığımızda kuralın A olmasıyla birlikte istisnaî bir<br />
hadise olarak B’nin de imkân dahilinde bulunduğunu görürüz. Ancak bu<br />
imkânı A grubundan edindiğimiz tecrübeye dayanarak söylememiz ve bir<br />
bakıma onu kurallaştırmamız isabetli değildir. Dünyada yüzlerce kişinin B<br />
gibi istisnaî ve âdeti bozan olaylar tecrübe ettiği iddialarını göz önünde<br />
bulundurursak B olayını izah için bilimin ötesinde teoloji gibi daha geniş<br />
bir platforma ihtiyaç duyulacağı meydana çıkar (Miracles, s. 56).<br />
Batı’da, Türkiye’de ve sekülerleşme süreci geçirmiş diğer İslâm ülkelerinde<br />
mûcize gibi din merkezli hârikulâde olaylara itirazın temel kaynağı, bu<br />
olayların bilime ve bilimin tesbit ettiği tabiat kanunlarına aykırı olduğu<br />
iddiasıdır. Fakat Batı fikir dünyası hârikulâdenin vukuunun<br />
imkânsızlığından ziyade bu olayların gerçekten ve tarihî olarak vuku<br />
bulmadığı üzerinde durur. Bu temel yaklaşımın altında yatan sebeplerin en<br />
önemlisi, hıristiyan ilâhiyatında mûcizenin ve mûcizeye dayalı olayların<br />
oynadığı roldür. Sekülerleşmeyle birlikte hıristiyan ilâhiyatının da sağlam<br />
temellere dayanmamasının sonucu olarak Batı fikir dünyası dine ve dinle<br />
alâkalı temel meselelere karşı olumsuz tavır takınmıştır. Bu tavrın daha çok<br />
din ve bilimi değerlendiren eserlerde ortaya çıktığı görülmektedir.<br />
Aydınlanma çağından önce genelde din ve özelde<br />
Hıristiyanlık dokunulmaz bir otorite hüviyetine sahipti. Bu zırha bürünerek<br />
din adına birçok hârikulâde olay uydurulmuş ve bu olayların gerçekten<br />
vuku bulup bulmadığı hususunu sırf dinî olduğu için kimse araştırıp tenkit<br />
etmemiştir. Aydınlanma zihniyetine göre artık din otoritesini kaybetmişti ve<br />
bu tür uydurma hadiselerin olup olmadığı hakkında ciddi mütalaaların<br />
başlaması gerekiyordu. Böyle bir noktadan hareketle mûcize, kerâmet gibi<br />
dinî nitelikli hârikulâde olaylara itiraz edenlerin başında İskoçyalı filozof<br />
David Hume geliyordu. Ona göre kendi gözlem ve tecrübelerimiz sürekli<br />
olarak mûcizenin olmadığını telkin ederken başkalarının gözlem ve<br />
tecrübelerine dayanarak onun mevcut olduğuna hükmetmemiz için hiçbir<br />
sebep yoktur (Enquires, s. 111).<br />
Hume, mûcizeye ilişkin tenkidini daha çok onun vuku bulamayacağı değil<br />
vuku bulmadığı noktasında yoğunlaştırır. Bu aslında, onun mûcizenin<br />
imkânına karşı olan itirazının psikolojik arka planını vermektedir. Hume’un<br />
mûcizenin olabilirliğine itirazı reaksiyonerdir. Filozof, “Mûcize Üzerine”<br />
adlı çalışmasının büyük bir bölümünde onun bilimsel açıdan mümkün<br />
olamayacağını tartışmaktan çok tarihte vuku bulmadığını örnekleriyle<br />
anlatmaya çalışır. Filozofun kanaatine göre dinin bizzat kendisi tabiat üstü<br />
olayları ve varlıkları konu aldığı için dinde hârikulâdeye devamlı olarak yer<br />
vardır ve bu nevi hadiseler yadırganmamalıdır. Dinin bu özelliği, insanların<br />
din adına bu tür olaylar uydurmaları ve onları nakletmeleri için gerekli<br />
ortamı hazırlamaktadır. Aslında bu olaylar tarihte olmamıştır ve dolayısıyla<br />
olması da mümkün değildir. Bununla birlikte dinî otoritenin gücünden<br />
dolayı bu mûcizevî hadiselerin gerçekten vuku bulduğuna kimse itiraz<br />
edememiş ve belli bir süre geçtikten sonra yaygın kabullere birer hakikat<br />
gibi bakılmıştır (Miracles, s. 23-28).<br />
Charlie Dunbar Broad bu konuda daha temel bir noktaya dikkat<br />
çekmektedir. Ona göre Hume ve onun gibi düşünenler zihinle tabiatın<br />
işleyişi arasında bir uyum olduğuna inanırlar. Oysa dış dünyada A’nın B’yi<br />
meydana getirdiğinin tecrübesi bizim gerçekten bunun bir kanun olduğunu<br />
kabul etmemizi gerektirmez (Proceedings of the Aristotelian Society, s. 25).<br />
Devamlı olarak ateşin yaktığını tecrübe etmemizden hareketle ateşin<br />
yakmasının zorunlu bir kanun olduğunu mantıkî bir mecburiyet şeklinde<br />
ileri süremeyiz. R. L. Purtill de benzer bir itirazı şöyle yöneltir: Hume bizim<br />
geçmiş tecrübelerimizin, tabiat kanunlarının ihlâl edilemeyeceğini, yani<br />
hârikulâdenin olmadığını ve olamayacağını kanıtladığını söylemektedir.<br />
Hume bunu iddia edemez, zira tecrübe değil aslında bizim o tecrübeyi<br />
yorumumuz hârikulâdenin mümkün olamayacağını söylemektedir<br />
(Miracles, s. 192).<br />
Dinî nitelikli hârikulâde olayların vukuu hususunda çok ciddi tenkitler ileri<br />
sürmesine rağmen Hume’un tabiat kanunları ve determinizmle ilgili<br />
felsefesi bu olayların mümkün olduğunu söylemektedir. Ninian Smart’ın<br />
işaret ettiği gibi Hume’un bu husustaki fikirleri aykırı (paradoksal) bir<br />
sonuca ulaşmaktadır. Hume, bir yandan mûcizenin tabiat kanununun ihlâli<br />
olduğunu söylerken, öte yandan tabiat kanununun, yani sebep-sonuç<br />
ilişkisinin zorunlu bir ilişki olmadığını, daha çok alışkanlık niteliği<br />
taşıdığını iddia etmektedir. Meselâ ona göre belli bir ısı derecesinde her<br />
zaman donan suyun bir gün aynı derecede donmayacağını düşünmek bir<br />
çelişki değildir. Bu ise tabiat kanununu ihlâlin mümkün olduğunu<br />
söylemekten başka bir anlama gelmez (Philosophers and Religious Truth, s.<br />
29).<br />
Esasen Tanrı’ya inandıktan sonra mûcize, kerâmet ve buna benzer<br />
hârikulâde olayların imkânını dinî bakış açısından hareketle savunmak<br />
mümkündür. Zaten Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi semavî dinler<br />
inanç sistemlerini tek bir tabiat üstü varlığa dayandırmışlardır. Meseleye<br />
pozitif bilim ve seküler kültür açısından bakılacak olursa Tanrı’nın varlığı<br />
bile tartışma alanına girmiş olur. Şu halde mûcize ve kerâmet gibi olayları<br />
dinî niteliklerinden soyutlayarak yalnızca tabii varlık düzeni içinde<br />
açıklamaya çalışmak hataya yol açar. Başka bir deyişle her şeye hâkim ve<br />
kādir bir yaratıcının varlığı bir defa kabul edildiğinde O’nun kendi koyduğu<br />
tabiat kanunlarını istisnaî de olsa ihlâl edebileceğini kabul etmek mümkün<br />
olacaktır.<br />
Değişik noktalardan hareket etmekle birlikte Hume ile Gazzâlî’nin<br />
ulaştıkları sonuç aynıdır. Gazzâlî’nin determinizmi inkâr etmesinin temel<br />
sebebi, tabiat kanunlarının zorunlu kabul edilmesi halinde bunun Allah’ın<br />
fâil-i mutlak olduğu inancıyla çelişeceği kanaatidir. Hume ise empirist<br />
felsefe geleneği çerçevesinde Descartes’ın öncülük ettiği rasyonalist<br />
filozofların sebeple sonuç arasında mantıkî bir zorunluluk olduğu<br />
şeklindeki iddialarını çürütmek için tabiat kanunlarının zorunsuzluğu fikrini<br />
ortaya atmış, rasyonalist felsefenin temel meselelerinden olan determinizm<br />
ilkesine ciddi tenkitler yöneltmiştir. Filozof, bir şeyin başka bir şeyin<br />
sonucu olduğu fikrine ulaştıran sebep-sonuç ilişkisini ispat etmenin<br />
mümkün olmadığını ileri sürmüştür. Hume’a göre, “Her hadisenin bir<br />
sebebi vardır” veya “Şu hadise şunun sebebidir” gibi önermeleri gerçek<br />
anlamda ispat edemeyiz. Aslında sebep ve sonuç gibi terimler olaylara<br />
uygulandığında onların birbirini takip ettiğini söylemekten başka bir anlam<br />
taşımaz. Bizi sebep-sonuç ilişkisi kurmaya götüren şey, aynı olayların<br />
sürekli peş peşe gelmesi ve zihnimizde bu sürekliliğe dair bir alışkanlığın<br />
oluşmasıdır. Bu da olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi olduğunu ispat<br />
etmez. Meselâ tecrübe bize A’nın B tarafından takip edildiğini ve B’siz hiç<br />
olmadığını söylemektedir. Bunun sonucu olarak zihin her ne zaman A fikri<br />
meydana gelirse B fikrine hemen geçmeye alışır. Bu aslında A’dan sonra<br />
B’nin olduğunu değil zihnin böyle şartlandığını ispat eder (Enquires, s. 85-<br />
99). Hume’a göre böyle bir sebep-sonuç ilişkisine aykırı görünen istisnaî bir<br />
olayın vukuunu düşünmek her zaman mümkündür. Dolayısıyla filozof,<br />
sebep-sonuç ilişkisi bakımından mûcizenin ve buna benzer hârikulâde<br />
olayların imkânını aslında kabul etmiş durumdadır. Ancak Hıristiyanlığa ve<br />
dine karşı olan tutumundan dolayı kendi felsefesiyle çatışmak pahasına da<br />
olsa mûcize gibi hârikulâde olayların meydana gelmediği hususunda ısrar<br />
etmiştir.<br />
Tabiat kanunu ve onun ihlâl edilmesi meselesiyle ilgili olarak çağdaş din<br />
felsefecilerinden Richard Swinburne önemli görüşler ileri sürmektedir. Ona<br />
göre hârikulâdenin mümkün olup olmadığı konusunda göz önünde<br />
bulunduracağımız kriter tabiat hakkındaki gözlemlerimizden çıkarılabilir.<br />
İnsanoğlu tabii olarak kendi gözlemlerini ve onlardan elde ettiği sonuçları<br />
genelleştirmeye yatkındır; gözlemlerinden hareketle olayların nasıl cereyan<br />
ettiğine dair küllî önermeler oluşturur ve bu olayların ileride de aynı şekilde<br />
cereyan edeceği sonucuna ulaşır. Meselâ ömrü boyunca daima beyaz<br />
kuğular gören biri, “Bütün kuğular beyazdır” gibi küllî bir önermeye<br />
ulaşma eğilimindedir. Oysa bu gözlem kendi başına küllî bir önermeye<br />
ulaşmaya kâfi gelmez, yahut bu önermenin doğruluğunu garanti etmez.<br />
Bu noktadan hareket eden Swinburne meseleye şöyle yaklaşır: Bizim tabiat<br />
kanunu diye nitelendirdiğimiz hususlar daima geçmişle sınırlı kalmakla<br />
birlikte gelecekte de aynı olayların vuku bulacağını da gösterir, ancak<br />
bunların istisnasının olamayacağı hakkında kesin bir şey söylenemez. Başka<br />
bir deyişle tabiat kanunları olayların nasıl vuku bulacağını tasvir eder. Eğer<br />
nizam dışı bir hadise olacaksa bunu önceden haber vermesi mümkün<br />
değildir. Swinburne’e göre hârikulâde, tabiatta şimdiye kadar olanların<br />
aksine bir hadisenin vuku bulmasından ibarettir. Hârikulâde istisnaî olarak<br />
tarihte var olduğuna (olabileceğine değil) göre tabiat kanunu fikriyle tabiat<br />
kanununun ihlâl edilmesi fikri mantıken çelişkili değildir. Swinburne, bizim<br />
tabiat kanunu diye formüle ettiğimiz sebep-sonuç ilişkisinin evrensel değil<br />
istatistiksel olduğunu söylemektedir. Meselâ “ateş yakar” önermesi, bunu<br />
gözlemleyen insanların tecrübeleriyle ulaştıkları geçmişe ait ve geleceği de<br />
kapsayan bir sonuçtur. Fakat bu sonuç evrensel değildir. Şöyle ki: Bir<br />
kimsenin ateşin her zaman ve her yerde yaktığına kesinlikle<br />
hükmedebilmesi için onu var olalı beri bütün zaman ve mekânlarda tecrübe<br />
etmiş olması gerekir. Bunun ise imkânsız olduğu açıktır. Swinburne’in bu<br />
fikri, aynı zamanda tabiat kanununun tashih edilebilir olmasının da bir<br />
işareti sayılmıştır (Miracles, s. 75-84).<br />
Batı felsefesinde tabiat kanunlarının zorunsuzluğu fikrini savunan bir diğer<br />
düşünür de Fransız filozofu Emile Boutroux’dur. Boutroux’yu Hume’dan<br />
ayıran en önemli özellik, varlığın hiyerarşik bir yapısının bulunduğuna ve<br />
bu yapıda zorunsuzluğun esas olduğuna inanmasıdır. Filozofun tabiat<br />
kanununun zorunsuzluğunu ileri sürmesi insanın hür olduğunu savunabilme<br />
amacına yöneliktir. Boutroux üç türlü zorunluluk üzerinde durmaktadır:<br />
Mantık aksiyomlarının taşıdığı mutlak zorunluluk, apriori sentezlerde<br />
görülen kozal (illî) zorunluluk, ampirik sentezlerin doğurduğu tecrübî<br />
zorunluluk. Bu sonuncusu deneyden çıkan aşağı derecede bir zorunluluktur<br />
(Bolay, s. 12). Aslında tabiat kanunu, birtakım olay grupları arasında<br />
düzenli bir ilişkiyi tesbit eden bir önermeden ibarettir (a.g.e., s. 64).<br />
Boutroux sebep-sonuç ilişkisindeki zorunluluk bağını kaldırır ve bunu<br />
kendi doktrininin temeli sayar (a.g.e., s. 193). Boutroux’nun felsefesinin<br />
temelinde insan ve onun ahlâkî ve fikrî hürriyeti vardır. Tabiatta ve tabii<br />
bilimlerde olduğu iddia edilen determinizmin insanı mahkûm edeceğine<br />
inanan Boutroux, olayların düzeninde determinizm ve mekanizmin<br />
bulunmadığını ileri sürer; ruhu hürriyetin kaynağı kabul etmek suretiyle<br />
insanı ve onun dünyasını determinist baskılardan kurtarmaya çalışır. Bu<br />
noktada filozof kozalite hakkındaki bazı fikirleriyle Hume’a yaklaşır.<br />
Çünkü Hume da kozalite fikrinin zihnin alışkanlıklarından ibaret olduğunu<br />
ileri sürüyor ve kozal zorunluluğa karşı çıkıyordu (a.g.e., s. 195).<br />
Böyle bir zorunsuzluk fikrinin mûcizenin imkânına zemin hazırladığı<br />
ortadadır. Ayrıca kâinatta bir hadisenin meydana gelişini tek bir sebebin<br />
varlığına bağlamak da mümkün değildir. Meselâ ateşin pamukla temasında<br />
onu yaktığını görür ve buradan ateşi yanmanın yegâne sebebi kabul ederiz.<br />
Halbuki yanmanın tek sebebi ateş değildir. Zira yanmanın oluşacağı yerde<br />
oksijen miktarının belli bir seviyede bulunması, bunun için de atmosferde<br />
belli miktarda oksijenin mevcut olması, daha önemlisi yer çekimi<br />
kuvvetinin, enerjinin ve evrenin şu andaki konumunu sağlayan bütün<br />
şartların gerçekleşmesi gerekir. Şu halde yanma hadisesinin sebebi yalnızca<br />
ateş değil bütün bir kâinatın şu andaki konumudur. Meseleye bu noktadan<br />
bakılacak olursa tabiat olaylarını doğuran şartları hazırlayan tabiat üstü bir<br />
gücün mevcut olduğuna inanmak kaçınılmaz hale gelir.<br />
Esasen her zaman müşahede edilen ve sıradan imiş gibi gözüken tabiat<br />
olayları, var oluşlarını tabiat üstü bir güçten aldıkları için yeterince<br />
hârikulâdedirler. Bütün bir kâinatın böyle bir nizama bağlı bulunması veya<br />
dünyanın insan ve diğer canlıların yaşayabileceği şartlarda düzenlenmesi<br />
bir anlamda mûcizedir. Her gün müşahede ettiğimiz tabiat olaylarının bize<br />
sıradan imiş gibi görünmesinin sebebi, Hume’un da dediği gibi onları<br />
devamlı olarak öyle görme alışkanlığından başka bir şey değildir. Halbuki<br />
bu olayların gerçekleşmesi için lüzumlu olan şartlar göz önünde<br />
bulundurulduğu takdirde onların hiç de sıradan hadiseler olmadıkları<br />
görülecektir.<br />
Kâinatın nizamını yaratan Allah’ın, bize sıradan görünen olaylarının<br />
sürekliliğini zaman zaman kesintiye uğratıp zihnî alışkanlıklarımızı altüst<br />
edecek bir hârikulâdeyi yaratabileceği fikri son derece mâkuldur. Fizikî<br />
determinizm veya zorunlu tabiat kanunları gibi kavramlar esasen insan<br />
zihninin birer inşası olup genelde hârikulâdenin, özelde de mûcizenin inkârı<br />
için tartışılmaz bir gerekçe teşkil edemez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
C. S. Lewis, Miracles, London 1947, s. 56, 213; R. P. Wolf, The Essential<br />
David Hume, New York 1969, s. 85-99; N. Smart, Philosophers and<br />
Religious Truth, London 1969, s. 29; D. Hume, Enquires Concerning the<br />
Human Understanding, Oxford 1972, s. 85-99, 111; a.mlf., “Of Miracles”,<br />
Miracles (ed. R. Swinburne), Macmillan 1989, s. 23-40; R. Swinburne,<br />
“Violatiom of a Law of Nature”, a.e., s. 75-84; R. L. Purtill, “Miracles:<br />
What If They Happen?”, a.e., s. 189-205; E. Boutroux, Tabiat Kanunlarının<br />
Zorunsuzluğu Hakkında (trc. Hilmi Ziya Ülken), İstanbul 1988; Süleyman<br />
Hayri Bolay, Emile Boutroux’da Zorunsuzluk Doktrini, İstanbul 1989, s.<br />
12, 64, 95, 193, 195; C. D. Broad, “Hume’s Theory of the Credibility of<br />
Miracles”, Proceedings of the Aristotelian Society, XVII, Oxford 1916-17,<br />
s. 25; D. G. C. Macnabb, “Hume, David”, The Encyclopedia of Philosophy,<br />
London 1972, III-IV, 74-90.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Adnan Aslan</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Parapsikoloji</span></span><br />
<br />
“Psikoloji ötesi” anlamına gelen parapsikoloji, bilinen tabiat kanunları ile<br />
açıklanamayan normal ötesi (paranormal) olayları inceler. UFO görme<br />
iddialarından hayalet görmeye, reenkarnasyon iddialarından mûcizevî şifa<br />
hadiselerine kadar birçok olay bu dalın ilgi alanına girer.<br />
Psikoloji ve benzeri disiplinler, geçmişte pozitivizmin etkisiyle<br />
parapsikolojik olayları tecrübe etmeyi bir patolojik durum olarak görmekte,<br />
hadiseyi zihin fonksiyonlarında meydana gelen bir rahatsızlık olarak<br />
saymaktaydı. Ancak bilim günümüzde bu anlayıştan bir ölçüde sıyrılmış ve<br />
bu tür olayların bir vâkıa olarak kabul edilmesi, açıklanamadığı için<br />
reddedilmemesi gerektiği kanaati yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bu<br />
kanaate göre parapsikoloji, klasik psikoloji çerçevesine alınamayan<br />
birtakım olayları incelemeli ve psikolojinin ufkunu genişletmelidir. Birçok<br />
Batı ülkesinde ve geçmişte mânevî alanın varlığını reddetmeyi politika<br />
haline getirmiş olan Rusya’da bile parapsikoloji araştırma merkezleri<br />
faaliyet göstermekte, parapsikoloji üniversitelerde ders olarak<br />
okutulmaktadır.<br />
Bilim ancak tekrarlanabilir olayları bilimsel veya gerçek olarak kabul eder.<br />
Parapsikolojik olayların en önemli özelliği ise istenildiği zaman tekrar<br />
edilememesidir. Fakat bu onların hiç gerçekleşmediği anlamına gelmez. Bu<br />
tür olayların istenildiği zamanda ve yerde tekrarlanamaması, onların oluş<br />
şartlarının ve kanunlarının tam olarak bilinmemesinden kaynaklanmaktadır.<br />
Parapsikoloji tabirini ilk defa kullanan bilim adamı, Duke Üniversitesi’nde<br />
1930’da ilk parapsikoloji laboratuvarını kuran Joseph B. Rhine’dır. Ondan<br />
önce 1912 yıllarında Fransız fizyolog Charles Richet, metapsişik kavramını<br />
kullanarak o güne kadar “ruh çağırma” (spiritizma) adı verilen olayların<br />
gözlemlenerek bilime dahil edilmesini savunmuştu. Rhine ise telepati veya<br />
kriptestezi (gizli duyu) olaylarını açıklayabilecek bir duyu ötesi algı<br />
yeteneğinin varlığını kanıtlamaya çalıştı. Gerek Rhine tarafından yapılan<br />
gerekse ondan bu yana gerçekleştirilen laboratuvar çalışmalarında,<br />
“medyum” adı verilen deneklerin normal ötesi duyumlara sahip oldukları ve<br />
bundan dolayı hem telepati hem de uzaktaki olay, nesne veya insanları<br />
zihinsel olarak tesbit etme, onlar hakkında bilgi verme anlamına gelen<br />
“duru görü” (clairvoyance) gibi vak‘alarda başarılı oldukları ortaya çıktı.<br />
Kendisi inançlı olmamakla birlikte hayatını olağan üstü hadiseleri<br />
incelemeye adayan Kuzey Carolina Durham Parapsikoloji Enstitüsü başkanı<br />
Richard S. Broughton, 1991 yılında yazdığı parapsikoloji kitabında<br />
enstitüde yapmış oldukları yüzlerce deneyden göz ardı edilemeyecek<br />
sonuçlar çıktığını, fakat ruhî güçlerle alâkalı hâlâ izah edilemeyen birçok<br />
şeyin bulunduğunu söyler.<br />
Parapsikolojik olaylar, normal yollar dışında bilme (parapsişik hadiseler),<br />
normal yollar dışında eşyayı hareket ettirme (parafizik hadiseler) ve<br />
psikofizyolojik hadiseler olmak üzere üç grupta mütalaa edilebilir. Birinci<br />
grup, zaman ve mekânı aşarak iki insan arasında fikir intikali anlamına<br />
gelen telepati yoluyla olmuş, gerçekleşmekte olan veya olacak bir hadiseyi<br />
bilme (duru görü veya telestezi) gibi hadiseleri, ikinci grup, bilinen hiçbir<br />
fiziksel temas olmaksızın mânevî kuvvetle eşyayı hareket ettirme<br />
anlamında kullanılan “psikokinezi” (telekinezi) ve bir değnek vasıtasıyla su<br />
veya maden arama anlamına gelen “radyestezi” gibi olayları kapsar.<br />
Üçüncü grupta ise geleneksel tıbbın iyileştiremediği bazı hastalıkları<br />
mûcizevî şifa ile tedavi etme (psychic healing), Hint fakirlerinin kor<br />
halindeki kömür üzerinde yürümeleri, şiş batırma gibi olaylar yer alır.<br />
Başka bir sınıflandırma ile parapsikolojik olaylar, hangi takımın şampiyon<br />
olacağını rüyada görme gibi kendiliğinden vuku bulan (spontane) olaylarla,<br />
bir yerde duran cismi uzaktan hareket ettirme gibi istekle gerçekleştirilen<br />
olaylar şeklinde iki grupta incelenebilir. Spontane olaylardan yüzyıllardır<br />
söz edilmekte ve bunların bir kısmı kaydedilmektedir. Fakat bunları bilimin<br />
gözleminden geçirmek oldukça zordur. Meselâ bir kimse yarışı hangi atın<br />
kazanacağını rüyasında görebilir, bu arada birçok kişi de yanlış atın<br />
kazandığını görmüş olabilir. Halbuki yanlış atı görme değil doğru atı görme<br />
hadisesi gündeme gelir. Bilim bu tür bir olaya istatistiksel ihtimaliyet<br />
açısından baktığı için doğru atın rüyada görülmesi hadisesini önceden bilme<br />
olarak telakki etmez.<br />
Parapsişik Olaylar. Telepati, duru görü gibi olağan üstü hadiseleri izah<br />
etmek için temel alınan teknik terim duyular dışı idrak (extrasensory<br />
perception: ESP) kavramıdır. Bu kavramı parapsikolojiye Joseph B. Rhine<br />
kazandırmıştır. Duyular dışı idrak, kendisiyle paranormal hadisenin zuhur<br />
ettiği bir araçtır. Bu yetenek bazılarınca altıncı his şeklinde de adlandırılır.<br />
Altıncı hissin varlığını savunanlar bunun insanda her zaman bulunduğunu,<br />
ancak bazı özel uyarımlarla harekete geçtiğini ve bazı kimselerde güçlü<br />
olduğunu ileri sürerler. Bazıları da beş duyudan bağımsız bir altıncı hissin<br />
mevcut olmadığını, altıncı his denilen şeyin beş duyu içinde bulunduğunu,<br />
beş duyunun kapasitesinin birçok kişinin kavrayabildiğinden ve<br />
kullandığından daha güçlü bir nitelik taşıdığını söylerler. Hatta duyular dışı<br />
idrakin insan yapısında normal bir durum arzettiğini, buna sahip<br />
olmayanların bu özelliklerini geliştirmemeleri veya kaybetmeleri<br />
sonucunda özlerinde var olan tabii bir kabiliyetten mahrum kaldıklarını<br />
savunurlar. Dolayısıyla duyu dışı idraki gerçekleştirenlere Allah tarafından<br />
seçilmiş kerâmet sahibi insanlar nazarıyla bakmazlar (Holzer, s. 10, 16, 24).<br />
Bu anlayışa göre beş duyunun söz konusu güçlü kapasitesi normal bir<br />
durum olduğu halde insanların çoğu bunun farkında olmaz ve duyularını<br />
daha yüksek kapasitede kullanabilen kişilerden zuhur eden hadiseleri<br />
olağan üstü gibi algılar. Parapsikoloji uzmanı Hans Holzer bu konudaki<br />
görüşünü şöyle belirtir: “Hiçbir olağan üstü hadise tabiat kanunlarını ihlâl<br />
etmez. Eğer ihlâl eder gibi görünürse de bu bizim tabiat kanunlarını tam<br />
olarak bilmeyişimizden kaynaklanmaktadır. Olağan üstü telakki ettiğimiz<br />
bütün hadiseler daha geniş olan tabiat kanunları çerçevesinde cereyan eder<br />
ki biz onları belki bir gün anlayabileceğiz” (a.g.e., s. 58). Yine Holzer,<br />
zaman kavramını fiziksel hayatımızı düzenlemek için belki de bizim<br />
uydurduğumuzu, olağan üstü hadiselerde ise zamanın dışına çıkıldığını,<br />
medyumların trans halindeki dünyalarında zamandan söz edilemeyeceğini,<br />
objektif realite açısından zaman denen bir şeyin bulunmadığını kabul edince<br />
de olağan üstü olayların tabiat üstü telakki edilmesine gerek kalmayacağını<br />
söyler (a.g.e., s. 58-59). Bu konuda gündeme getirilen bir başka husus da<br />
“normal” veya “olağan” kavramındaki izâfîliktir. Bugün olağan diye<br />
nitelenen bir hadise belki de 100 yıl önce olağan üstü kabul edilmekteydi.<br />
Günümüzde olağan üstü sayılan bir hadise birkaç yıl sonra olağan<br />
görülebilir ve duyu dışı idrak alanında kabul edilen şeyler duyuların idrak<br />
alanına girebilir.<br />
Paranormal olaylara karşı insanların iki farklı tavır ortaya koyduğu<br />
görülmektedir. Bir grup, bu tip olayları hemen kabullenerek hadiseleri tabiat<br />
üstü kuvvetlere bağlar ve konuyu bir inanç meselesi haline getirir. İkinci<br />
grup bu olayları bir tesadüf, hile, hallüsinasyon veya marazî görünüm<br />
olarak niteler ve hemen reddeder. Bu tavrın, kişinin açıklayamadığı bir şeyi<br />
reddetme temayülünün yanında haklı görülebilecek başka yönleri de vardır.<br />
Meselâ bazı olağan üstü hadiselerin maksatlı kişilerce kandırmaya yönelik<br />
olarak düzenlenmesi, tesadüfün rol oynaması, bu tür olayları tecrübe ettiğini<br />
söyleyenlerin kolay etki altında kalabilen ve illüzyona müsait kişiler<br />
olabilmesi bu tavrın oluşmasında rol oynayan faktörlerdir.<br />
Parapsikolojik olaylarla ilgili olarak bilimin ortaya koyduğu açıklamalar<br />
hadiseyi tam anlamıyla aydınlatmaktan uzak görünmektedir. Meselâ eşyaya<br />
dokunarak onun sahibi hakkında bilgi verme olayı (psikometrik<br />
clairvoyance), nesnelerin etraftaki maddelerden gelen imajları kaydettiği ve<br />
medyumların da bu imajları nesneye yüklenen radyasyonlar vasıtasıyla<br />
okuduğu şeklinde yorumlanabilmektedir. Yaşamak için gerekenden çok az<br />
bir hava rezervi bulunmasına rağmen Hint yogilerinin saatlerce toprak<br />
altında kalabilmeleri veya şiş batırma gibi hünerler de bazı insanların<br />
iradeleriyle vücudun işleyişine hükmedebildikleri şeklinde açıklanmaktadır.<br />
Bunun yanında bilim, peygamberlerin ve büyük mistiklerin geleceğe dair<br />
bilgi vermeleri hakkında kesin bir yoruma bugüne kadar ulaşabilmiş<br />
değildir. Bilimi en fazla şaşırtan şey de rüya ile geleceğe ait olaylardan<br />
haberdar olma hadisesidir. Meselâ Amerika Birleşik Devletleri<br />
başkanlarından Abraham Lincoln bir suikaste kurban gideceğini bir gece<br />
önce rüyasında görmüş ve bunu eşine anlatmıştı.<br />
Telepatiyi kabul eden bilim bu hadiseyi, suikaste hazırlanan kişiden<br />
Lincoln’e ulaşan bir telepatik intikal şeklinde yorumlamaktadır. Telepati ve<br />
duru görü gibi hadiseler üzerine yapılan ve en çok rağbet gören yorum, bir<br />
elektriklenme ile zihinden zihine enerji akışının gerçekleştiği şeklindedir.<br />
Gelecekten haber verme olaylarına tarih boyunca rastlanmıştır. Bu<br />
hadiselerle adı en çok özdeşleşen kişi Fransız kâhini Nostradamus’tur.<br />
Birçok kehanetinin gerçekleştiğine inanılan Nostradamus, bunlara 1555’te<br />
yayımlanan Centuries adlı eserinde yer vermiştir. Meselâ Fransız Kralı IV.<br />
Henry’nin 1610 yılında öldürüleceğini, katilin ismini, mesleğini ve olay<br />
yerini olaydan altmış beş yıl önce söylemiştir (Holzer, s. 54).<br />
Nostradamus’un İran ve Irak üzerine söyledikleri de İran devrimi ve Körfez<br />
Savaşı ile ortaya çıkmış gibi görünmektedir. İran hakkında şunları<br />
yazmıştır: “İran yağmuru, açlığı, sonsuz savaşları iyi bilir. Aşırı dincilik<br />
hükümdarı yerinden edecek ve Fransa’da başlayan orada son bulacak.<br />
Kader dokunduğunu başa geçirecek”. Irak üzerine yazdıkları da şöyledir:<br />
“Kötü şöhretli ve iğrenç bir adam olan Irak zorbası hızlı davranacak. Hepsi<br />
Bâbil’in büyük fahişesine inanacak. Ülke kapkaranlık bir yüzle dehşete<br />
bürünecek” (Lemesurier, s. 62).<br />
Geleceğe dair bu tür kehanetlerin nasıl gerçekleşebildiği konusunda bugüne<br />
kadar tatminkâr bir açıklama yapılamamıştır. Yalnız yukarıda Hans<br />
Holzer’den aktarılan “zamanın dışına çıkma” yorumu bir izah şekli<br />
oluşturabilir. Kehanetin nasıl gerçekleştiğini bilimin ve dinin<br />
açıklayamaması ilk anda her ikisi için de olumsuz bir durum arzeder. Ancak<br />
normal bilgi vasıtalarını aşacak biçimde bilgiye ulaşma olayı, her şeyi<br />
planlayıp yöneten bir gücün varlığına delâlet eder ki bu güç Allah’tır. Eğer<br />
olay önceden planlanmamış, üzerinde karar verilmemiş olsaydı medyumun<br />
onu bir vizyon olarak görmesi mümkün olmazdı.<br />
Parafizik Hadiseler. Parapsikolojik olaylardan psikokinezi, bilinen hiçbir<br />
fiziksel temas olmadan zihin gücüyle eşyanın hareket ettirilmesidir. Duru<br />
görü hadisesinde eşya zihni etkilerken psikokinezide zihnin eşyayı<br />
etkilemesi söz konusudur. Psikokinezi başlığı altında yer aldığı kabul edilen<br />
olaylar, bir medyumun belirli bir mesafeden konsantre olarak bir nesneyi<br />
yerinden oynatması, çiçeklerin sahiplerinin ruh hallerinden etkilenmesi, göz<br />
değmesi (nazar), bir saatin akrep ve yelkovanının zihin konsantrasyonu ile<br />
durdurulması, zar atarken istenilen rakamın düşürülmesi gibi birçok hususu<br />
kapsar.<br />
Psikokinetik olaylar, canlı bir bedenin elektromanyetik güç alanına sahip<br />
bulunduğu ve bazı insanların bu güç alanının kuvvetli olduğu şeklinde<br />
açıklanmaktadır. Zihin gücünün tesiri yanında psikokinetik tesirde kişinin<br />
keskin bakışından çıkan kesiksiz enerji akımı da eşya üzerinde etkili<br />
olmaktadır. Göz güçlü bir enerji alanına sahiptir ve bu güç konsantrasyonla<br />
arttırılabilmektedir. Nazar hadisesine halk arasında göz değmesi<br />
denilmesinin sebebi de gözün tesirinin öneminden kaynaklanmaktadır.<br />
Nazar boncuklarının mavi renk taşıması, gözü yeşil veya mavi olanların<br />
daha çok psikokinetik güce sahip bulundukları inancından kaynaklanır.<br />
Mavi nazar boncuğu asmakla, bakan gözlerin dikkati kişinin vücudundan<br />
çok boncuğa yönelir ve özellikle mavi gözden gelebilecek enerji akımı<br />
nazar boncuğu tarafından yansıtılarak gücü kırılır. Bu tıpkı güneş ışınlarını<br />
yansıtmak veya çekmek amacıyla yaz mevsiminde beyaz, kış mevsiminde<br />
siyah renkli elbise giymeye benzer.<br />
Psikokinetik olaylar laboratuvar denemelerine tâbi tutulmuştur. Duke<br />
Üniversitesi’nde gerçekleştirilen saat durdurma denemesi literatüre<br />
psikokinezi gücünün bir zaferi olarak kaydedilmiştir. Yine aynı üniversitede<br />
Rhine’nın gözetiminde gerçekleştirilen zar deneyinde de psikokinetik<br />
yeteneği bulunan bir kişi başarılı olmuştur. Psikokinezi denemelerinin en<br />
meşhur ismi 1990’da ölen Leningradlı Nina Kulagina’dır. Kulagina<br />
üzerinde yapılan denemeler, onun psikokinetik yeteneğinin yanı sıra bazı<br />
ruhî yeteneklere de sahip bulunduğunu göstermiştir. Ayrıca psikokineziyi<br />
gerçekleştirme anında Kulagina’da fiziksel değişimlerin olduğu<br />
gözlenmiştir. Bir denemede, dağınık vaziyetteki kibrit çöplerini<br />
psikokinetik güçle bir araya toplayarak kibrit kutusuna koymayı başarmış,<br />
bu esnada yaklaşık 1 kilogramlık bedensel kayba mâruz kalmıştır. Onun<br />
beyin aktivitesini kaydeden cihazlar, kafasının arka kısmının ön kısmına<br />
göre elli kat daha fazla voltaj ürettiğini göstermiştir. Kilo kaybıyla birlikte<br />
kalp atışlarının dakikada 240’a kadar ulaşması, vücut ısısının artması,<br />
soluma güçlüğünün baş göstermesi, ayrıca beyin dalgalarının ve kan<br />
şekerinin had safhaya ulaşması gibi fiziksel değişimlerin gözlenmesi,<br />
psikokinetik gücün içsel bir güçle kanalize edildiği zaman ortaya çıkacağını<br />
ve zihin tarafından üretilen bu gücün herhangi bir fiziksel faaliyet gibi<br />
enerji tükettiğini ortaya koymuştur.<br />
Diğer parapsikolojik olaylarda olduğu gibi telekinezik hadiselerin de<br />
laboratuvarda denenmeyen, kendiliğinden meydana gelenleri vardır.<br />
Bunların en önemlisi, “tekinsiz olay” veya “poltergeist aktivitesi” adı<br />
verilen hadiselerdir. Poltergeist Almanca bir kelime olup “belâlı, gürültücü,<br />
eşyaları sağa sola fırlatan ruh veya hortlak” anlamına gelir. Tekinsiz<br />
hadiselerin hemen hepsi gürültülü, patırtılı, can sıkıcı ve baş ağrıtıcıdır. Cin<br />
veya ruhların istilâsı altında vuku bulan, yahut bir velîye ait mezarın üstüne<br />
yapıldığı zannıyla bazı binaları terketmeye sebep olan tekinsiz hadiselerden<br />
söz edilmektedir. Ancak parapsikoloji bu tür olayların cin veya ruhlardan<br />
kaynaklandığına inanmaz. Parapsikoloji, bu deneyimleri yaşayanların<br />
genelde olayın mahiyetini bilmediklerini ve bu tür hadiselerde kendilerinin<br />
de farkında olmadıkları psikokinetik enerjinin harekete geçtiğini ileri sürer.<br />
Psikokineziyi araştıranların kayda geçirdiği en önemli spontane psikokinezi<br />
hadisesi, 1967 yılında Almanya’nın Bavyera eyaletine bağlı Rosenheim<br />
şehrinde gerçekleşmiştir. Çok sayıda kişinin çalıştığı bir hukuk bürosunda<br />
ampullerin kendiliğinden patlaması, tabloların sallanması, büroda bulunan<br />
telefonların birden çalmaya başlaması gibi garip olaylar meydana gelmeye<br />
başlamış, büronun sahibi polise, elektrik mühendislerine, telefon<br />
uzmanlarına müracaat etmiş, fakat her türlü kontrole rağmen sonuç<br />
alınamamıştı. Bunun üzerine olay, Freiburg Üniversitesi’nden poltergeist<br />
araştırmacı Hans Bender ve arkadaşları tarafından incelenmeye alınmış ve<br />
bütün bu hadiselerin orada görev yapan bir sekreterin etkisiyle meydana<br />
geldiği tesbit edilmişti. Hans Bender’e göre sekreter kendisinin de farkında<br />
olmadığı birtakım psikokinetik güçlere sahipti. Nitekim sekreter bir süre<br />
tatile gönderilince olaylar sona ermiştir.<br />
Psikokinetik hadiselerin incelenmesinde diğer olağan üstü hadiselerde<br />
olduğu gibi parapsikologlar ve fizyologlar hadiselerin gerçek olup<br />
olmadığını, olayda bir kandırmacanın bulunup bulunmadığını tesbit etmeye<br />
büyük önem vermişlerdir. Meselâ Kulagina’nın seanslar esnasında gizli<br />
mıknatıs veya ince teller kullanıp kullanmadığı defalarca araştırılmış, hatta<br />
Kulagina, II. Dünya Savaşı’nda<br />
Leningrad savunması sırasında bir tank bölüğünde çavuş olarak görev<br />
yaptığından, onun savaşta vücuduna saplanabilecek bir şarapnel parçasını<br />
mıknatıs gibi kullanıp kullanmadığını öğrenmek için bütün vücudunun<br />
röntgenleri çekilmişti. Ne var ki Kulagina’yı gözlemleyen Batılı ve Rus<br />
araştırmacıların hiçbiri onun otantik bir telekinezi gücüne sahip olmadığını<br />
iddia edemedi. Kulagina, 1978-1984 yılları arasında Leningrad Mekanik ve<br />
Optik Enstitüsü’nde, Moskova’da Radyo Mühendisliği ve Elektronik<br />
Enstitüsü’nde incelemeye alındı. Amaç, onun bu kabiliyetini sağlayan<br />
muhtemel fiziksel mekanizmayı keşfetmekti. Fakat incelemeler sadece,<br />
Kulagina’nın elleri etrafında kuvvetli manyetik ve akustik alanların<br />
bulunduğu keşfiyle sonuçlandı. Bugün de parapsikologlar veya fizyologlar<br />
bu tür olayların psikokinetik olduğunu söylemekle yetinmektedirler.<br />
Psikokinezinin nasıl meydana geldiği veya nasıl bir mekanizmaya sahip<br />
olduğu sorusuna henüz bir cevap bulunamamıştır.<br />
Psikofizyolojik Hadiseler. Parapsikolojinin bu türünü oluşturan mûcizevî<br />
şifa hadiselerinde hastaya yapılan telkinin iyileşmeyi sağladığı öne sürülse<br />
de şifa verici kişinin hasta üzerinde psikokinetik tesir oluşturması da söz<br />
konusudur. Bu hükme varanlardan biri, bizzat parapsikolojinin kurucusu<br />
sayılan Joseph B. Rhine’dır. Rhine, İrlanda köylülerinin ineklerdeki siğilleri<br />
dua ile yok ettiklerini, ineklere ise telkin yapılamayacağını belirterek<br />
psikokinetik bir etkinin varlığından söz etmiştir.<br />
Bugün parapsikoloji çerçevesinde incelenen olağan üstü hadiseler, farklı<br />
isimlerle tarihin her döneminde insanoğlunun gündeminde yer almıştır.<br />
Şuurlu canlı kendisini “insan” olarak tanımladığı andan itibaren idrakini<br />
aşan şeylerin mevcudiyetini farketmiş ve bunları ilâhî güçlere atfetmiştir.<br />
Hârikulâde olayları gerçekleştirenlerin her zaman başarı göstermeleri söz<br />
konusu olmadığı gibi çeşitli din ve telakkilere bağlı bulunan bu kişilerin<br />
olayları gerçekleştirirken ilâhî bir kaynakla irtibat halinde bulundukları da<br />
söylenemez. Bu bakımdan olağan üstü hadiseleri belirli bir dine veya<br />
kültüre hasretmek mümkün görünmemektedir. Meselâ hayaletlerin, ruhların<br />
veya cinlerin tesiri altında bulunduğuna inanılan tekinsiz evlere işaret eden<br />
tabirler birçok kültürde mevcuttur. Filipinler’de bıçaksız ameliyatlar,<br />
Avrupa ve Güney Amerika’da Hz. Meryem vizyon olarak görüldüğü için<br />
hıristiyanların hac merkezi haline gelen ve hem bedenî hem ruhî<br />
hastalıklara şifa aranılan yerler (bunların en meşhurlarından biri, yılda<br />
yaklaşık 50.000’i hasta ve özürlü olmak üzere 3 milyon insanın ziyaret<br />
ettiği Fransa’daki Lourdes kasabasıdır), Rifâî şeyhlerinin icra ettikleri ve<br />
Asya’da birçok ülkede yaygın olan şiş batırma gösterileri, Hint fakirlerinin<br />
uçları çok keskin çiviler üzerinde acı duymadan yatması gibi birçok hadise,<br />
farklı din ve telakkilere mensup kişilere ait olaylara örnek gösterilebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİBLİYOGRAFYA</span></span><br />
<br />
Recep Doksat, “Parapsikoloji ve Paranormal Fenomenlerin Şuur Anlayışı<br />
Bakımından Önemi”, Sinir Sistemi Fizyolojisi (haz. Ayhan Songar),<br />
İstanbul 1960, III, 708-871; a.mlf., Tatbikatı ve Nazariyatı ile Hipnotizma,<br />
İstanbul 1962, s. 235-247; H. Holzer, The Handbook of Parapsychology,<br />
Los Angeles 1972, s. 9-36, 54, 58-59; P. Krafchik, Parapsikoloji Dersleri<br />
(trc. Selman Gerçeksever), İstanbul 1985, s. 7-23, 28-38, 78-87; A. S.<br />
Reber, The Penguin Dictionary of Psychology, London 1985, s. 516-517,<br />
761-762; J. De Vires, Do Miracles Exist, Edinburgh 1986; J. H. Rush,<br />
“Parapsychology: A Historical Perspective”, Foundations of<br />
Parapsychology (ed. H. L. Edge), London 1987, s. 9-44; G. K. Zollschan<br />
v.dğr., Exploring the Paranormal, New York 1989; R. S. Broughton,<br />
Parapsychology: The Controversial Science, New York 1991, s. 141-155,<br />
216-219; P. Lemesurier, Nostradamus: Gelecek 50 Yılın Kehanetleri (trc.<br />
Mehmet Harmancı), İstanbul 1996; Kerem Doksat, “Dinî ve Mistik<br />
Yaşantıların Psikolojisi”, Türkiye Günlüğü, sy. 45, İstanbul 1997, s. 27-46.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ali Köse</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak</span></span><br />
<br />
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Minber Mihrap Kürsü Kubbe Minare Şadırvan Şerefe Nedir?]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=24018</link>
			<pubDate>Fri, 10 Nov 2023 06:56:38 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=24018</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Minber Mihrap Kürsü Kubbe Minare Şadırvan Şerefe Nedir?</span></span><br />
<br />
<br />
Minber Mihrap Vaaz Kürsüsü Kubbe Minare Şadırvan Şerefe Nedir?<br />
<br />
<br />
Camilerin kubbe, minare, şerefe, mihrap, minber, vaaz kürsüsü ve şadırvan gibi bölümleri bulunur. Bunlardan kubbe, minare, şerefe ve şadırvan caminin dış bölümlerindendir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kubbe Nedir?</span></span><br />
<br />
Yarım küre biçiminde olan ve caminin üzerini örten yapıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Minare Nedir?</span></span><br />
<br />
Müezzinin ezan okuduğu, salâ verdiği, şerefesi olan, yüksek ve ince yapıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Minber Nedir?</span></span><br />
<br />
Cuma ve bayram namazlarında hutbe okumak için çıkılan merdivenli, yüksekçe yerdir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mihrap Nedir?</span></span><br />
<br />
Kâbe yönünü gösteren ve imamın cemaate namaz kıldırırken durduğu yerdir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vaaz Kürsüsü Nedir?</span></span><br />
<br />
Camide vaaz verip cemaati dini konularda aydınlatan kişinin oturduğu yüksekçe yerdir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şadırvan Nedir?</span></span><br />
<br />
Cami avlularında bulunan, üzeri kubbeli veya açık olan abdest alma yeridir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şerefe Nedir?</span></span><br />
<br />
Camilerde minarenin etrafını çepeçevre dolaşan, müezzinin çıkarak ezan okuduğu, kenarları korkuluklu bölümdür<br />
<br />
<span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><div style="text-align: center;" class="mycode_align">
<br />
<img src="https://up.picr.de/50780896kt.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 50780896kt.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
Kubbe<br />
<br />
<img src="https://up.picr.de/50780897bp.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 50780897bp.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Minare<br />
<br />
<img src="https://up.picr.de/50780898ps.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 50780898ps.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Minber<br />
<br />
<img src="https://up.picr.de/50780899ie.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 50780899ie.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Mihrap<br />
<br />
<img src="https://up.picr.de/50780900nn.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 50780900nn.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Vaaz Kürsüsü<br />
<br />
<img src="https://up.picr.de/50780901mf.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 50780901mf.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
Şadırvan<br />
<br />
<img src="https://up.picr.de/50780902yj.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 50780902yj.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Şerefe</div></span><br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Minber Mihrap Kürsü Kubbe Minare Şadırvan Şerefe Nedir?</span></span><br />
<br />
<br />
Minber Mihrap Vaaz Kürsüsü Kubbe Minare Şadırvan Şerefe Nedir?<br />
<br />
<br />
Camilerin kubbe, minare, şerefe, mihrap, minber, vaaz kürsüsü ve şadırvan gibi bölümleri bulunur. Bunlardan kubbe, minare, şerefe ve şadırvan caminin dış bölümlerindendir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kubbe Nedir?</span></span><br />
<br />
Yarım küre biçiminde olan ve caminin üzerini örten yapıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Minare Nedir?</span></span><br />
<br />
Müezzinin ezan okuduğu, salâ verdiği, şerefesi olan, yüksek ve ince yapıdır.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Minber Nedir?</span></span><br />
<br />
Cuma ve bayram namazlarında hutbe okumak için çıkılan merdivenli, yüksekçe yerdir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mihrap Nedir?</span></span><br />
<br />
Kâbe yönünü gösteren ve imamın cemaate namaz kıldırırken durduğu yerdir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Vaaz Kürsüsü Nedir?</span></span><br />
<br />
Camide vaaz verip cemaati dini konularda aydınlatan kişinin oturduğu yüksekçe yerdir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şadırvan Nedir?</span></span><br />
<br />
Cami avlularında bulunan, üzeri kubbeli veya açık olan abdest alma yeridir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şerefe Nedir?</span></span><br />
<br />
Camilerde minarenin etrafını çepeçevre dolaşan, müezzinin çıkarak ezan okuduğu, kenarları korkuluklu bölümdür<br />
<br />
<span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><div style="text-align: center;" class="mycode_align">
<br />
<img src="https://up.picr.de/50780896kt.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 50780896kt.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
Kubbe<br />
<br />
<img src="https://up.picr.de/50780897bp.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 50780897bp.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Minare<br />
<br />
<img src="https://up.picr.de/50780898ps.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 50780898ps.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Minber<br />
<br />
<img src="https://up.picr.de/50780899ie.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 50780899ie.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Mihrap<br />
<br />
<img src="https://up.picr.de/50780900nn.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 50780900nn.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Vaaz Kürsüsü<br />
<br />
<img src="https://up.picr.de/50780901mf.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 50780901mf.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
Şadırvan<br />
<br />
<img src="https://up.picr.de/50780902yj.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 50780902yj.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Şerefe</div></span><br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KUR’AN-I KERİM’İ DOĞRU ANLAMANIN 25 YOLU]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=23210</link>
			<pubDate>Thu, 12 Oct 2023 15:56:43 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=23210</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’AN-I KERİM’İ DOĞRU ANLAMANIN 25 YOLU</span></span><br />
<br />
Kur’ân’ı doğru anlamak için düşünmek ve yöntem geliştirmek<br />
hepimizin görevidir. Aşağıda zikredilen maddeler (25 yol) bu<br />
çabanın bir ürünüdür. Buna göre;<br />
1. Başlangıçta şeytanın şerrinden/saptırmasından Allah’a<br />
sığınmak gerekir. Çünkü Kur’ân okuyan kişiyi, şeytan saptırmak<br />
ister. “Sen Kur’ân okurken kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a<br />
sığın.” (Nahl, 16/98)<br />
2. Doğru anlamak için Rahman ve Rahim olan Allah’tan<br />
yardım istenmelidir. Bu da Allah’ın adı ile başlamak demektir.<br />
Allah adı ile başlanmayan bir işte bereket yoktur, sonu kesiktir.<br />
(Bk. Ahmed b. Hanbel, 2/359; Nesai, Sünen-i Kübra, 6/128 (10331))<br />
3. Her gün bir parça (cüz veya hizip) Kur’ân okumayı plân-<br />
lamak faydalı olur. Düzenli olmak (hayatımızı plânlamak) gele-<br />
ceğimiz açısından önemlidir.<br />
4. Kur’an okurken abdestli olunmalıdır. “Ona ancak temiz<br />
olanlar dokunabilir.” (Vâkıa, 56/79). Her ne kadar bu ayet meleklerle<br />
ilgili olup; Kur’ân’ın, meleklerin koruması altında olduğunu be-<br />
yan etse de, gökte nasıl ona meleklerden başkası dokunamazsa<br />
yeryüzünde de abdest alarak tertemiz/melek gibi olanlar do-<br />
kunabilir, şeklinde anlamak doğru olur.<br />
5. Kur’ân, sorulu cevaplı okunmalıdır. Örneğin, Fatiha sure-<br />
sini okurken; Allah’a niçin hamd edilir? sorusu sorulur ve cevap<br />
aranır. Çünkü O; âlemlerin Rabbidir, Rahman ve Rahimdir, gele-<br />
cek hesap gününün sahibidir (Bk. Fâtiha, 1/1-3). Bu şekilde okumak<br />
ayetlerin kalıcı olmasını sağlar.<br />
6. Uzun surelerin özetleri okunmalıdır. Değilse okuyucu<br />
bazen ayetler arasında kaybolup gider. Örneğin, Bakara suresi<br />
286 ayettir. Özeti okunmadan sureye başlanırsa surenin temel<br />
mesajları algılanmadan okuma gerçekleşebilir. Bu da Kur’ân’dan<br />
istenen faydanın (hidayetin/rehberliğin) oluşmaması demektir.<br />
7. Kur’ân’ın 3 temel konusu vardır: Tevhid, risalet ve ahi-<br />
ret. Sureler bu üç temel konu üzerine kurgulanır. Sureleri<br />
okurken bu örgüyü ve mesajları yakalayabilmek gerekir. Ör-<br />
neğin, Bakara suresinde farklı bir açıdan tevhid anlatımı vardır,<br />
diğer surelere benzemez. Her surenin kendisine ait bir kimliği<br />
vardır.<br />
8. Aslında Kur’ân 114 kitapçıktan (klasörden) oluşmakta-<br />
dır. Her surenin kendi içinde bir dosya ya da küçük bir kitap<br />
olduğunu düşünerek okumak ve sure özelinde mesajları an-<br />
lamaya çalışmak önemli bir olgudur. Meselâ, Bakara suresi ile<br />
Âl-i İmran veya Yasin ile Mülk surelerinin yapısı-mesajı farklıdır.<br />
9. Kur’ân’daki temel kavramları bilmek okumayı ve anla-<br />
mayı kolaylaştırır. Örneğin; Rab, sırat-ı müstekîm, gayb, ilah,<br />
ibadet, iman, küfür, nifak, insan tipleri (ki bunlar iki kısımdır:<br />
a-Olumlu: Peygamber, Sıddık, Salih ve Şehitler. b-Olumsuz:<br />
Firavun, Ebû Leheb, Haman, Nemrut, Zalimler vs.), ayrıca va-<br />
hiy, takva, cihad, infak ve zühd gibi kavramlar bizim ufkumuzu<br />
açacaktır.<br />
10. Kur’ân’ın genel mesajları ayetlerde aranmalıdır. Bunlar;<br />
(a)-Kainatın Rabbi Allah’tır. (b)-İnsan başıboş ve sorumsuz ya-<br />
ratılmamıştır. &copy;-Peygamberler ve kitaplar rehberlik eder. Bu<br />
ikisinden bağımsız iman ve takva bilinci gelişmez ya da eksiktir.<br />
(d)-Bu dünya geçicidir. Ebedî olan öbür âlemdir ki buna ahiret<br />
denir. Ahirette her kişi yaptığının karşılığını görecektir. (e)-Hata<br />
yapan kişi ya da topluluklara tövbe kapısı açıktır... gibi.<br />
11. Okuduğumuz kısımları yaşamak ve anlatmak gerekir.<br />
Peygamber Efendimiz ve sahabe Kur’ân’ı öncelikle yaşamak ve<br />
anlatmak için okurlardı. Pratik hale gelmeyen ve yaşanmayan<br />
bilgiler faydasızdır. Okuduğumuz kısımları başkalarına anlat-<br />
mak bilgiyi paylaşmak, demektir. Kabınızdaki suyu başkaları ile<br />
paylaşın. Cömert olanları Allah sever.<br />
12. Her hatmi farklı bir meal ve tefsirden okumak, belki de<br />
yapabileceğimiz en faydalı/hayırlı çalışmalardan birisi ola-<br />
caktır. Çünkü her alimin farklı bir bakış açısı vardır. Bal niçin<br />
bu kadar tatlıdır, lezzetlidir? Çünkü arı onları yüzlerce, binlerce<br />
çiçekten almaktadır. Çok sayıda alimden ders alan kişinin gö-<br />
rüşleri daha güzel, daha olgun, oturmuş ve pişmiş olur.<br />
13. Her hatmi farklı bir gözle/bir fikrin peşine düşerek<br />
okumak zihnimizi uyanık ve diri tutacaktır. Dolayısıyla Kur’an<br />
okurunun zihni uyanık/diri olmalı, ayetlerle verilen mesajın<br />
farkında olmalıdır. Bundan dolayı her okuyuşta bir konuya odak-<br />
lanmak gerekir. Örneğin, Kur’ân’da; Allah’a iman, tarih felsefesi,<br />
peygamberler ve insanlar gibi konular seçilir ve bunlar ile ilgili<br />
bilgi almak için sureler dikkatlice okunur. Gerektiğinde not alınır<br />
ve bilgi kalıcı hale gelir, başkalarına aktarırken de size kolaylık<br />
sağlar.<br />
14. Sure ve ayetleri başkaları ile müzakere etmek bereket-<br />
tir. Çünkü cemaatte bereket vardır. Cemaatle okunan, mukabele<br />
ve müzakere edilen Kur’ân; daha güzel, doğru ve zengin anlaşılır.<br />
15. Kur’ân’ı ağır ağır ve düşünerek okumak gerekir. Her<br />
kitabı aynı derecede okuyamazsınız. Mesela, bir gazeteyi hızlı<br />
okursunuz, ama bir felsefi metni aynı hızda okuyamazsınız.<br />
16. Siyer okumayan Kur’ân’ı doğru anlayamaz. Hz. Peygam-<br />
ber’in hayatını ve tarihî süreci okumak/bilmek bizim ufkumuzu<br />
açacak, tarihî bilgileri okurken taşlar yerine oturacaktır. Mesela,<br />
Haşr suresinin konusu sorulsa bir çok kişi diriliş ile ilgilidir,<br />
diyecektir. Çünkü Haşr, diriliş demektir. Ama Haşr kelimesinin;<br />
toplanmak ve isyan etmek manası da vardır. Bu sure Medine’deki<br />
ilk Yahudi isyanı ile ilgilidir. Sureyi anlamak için önce Beni Nadîr<br />
olayını okumanız gerekir. Sonra Haşr suresini okursanız, sure<br />
sanki canlanır; ete kemiğe bürünür ve ayağa kalkar (Bk. Haşr, 2).<br />
17. Anlamaya yardımcı olan kitaplar okunmalıdır. Muteber<br />
tefsir kitapları yanında, Kur’an’ın edebi yapısını ve temel hedef-<br />
lerini anlamaya yönelik eserler de okunmalıdır.<br />
18. Farklı okuma şekillerini deneyin.<br />
a. Baştan sona okumak,<br />
b. Sure seçerek okumak,<br />
c. Nüzul sırasına göre okumak… gibi.<br />
Bunları birer kere de olsa mutlaka deneyin.<br />
19. Anlamadaki en önemli olgulardan birisi de Kur’ân şu<br />
anda bana iniyor, düşüncesi ile okumaktır. Önce kendimi-<br />
ze/nefsimize okumak gerekir. Biz Kur’ân’ın tarihsel değil de,<br />
evrensel bir kitap olduğuna inanırız. Okurken tarihsel bir kitabı<br />
okuyor gibi davranmamalıyız.<br />
20. Kur’ân mealini ve tefsirini kitap olarak okumanın ya-<br />
nında ayrıca boş zamanlarda tv, mp3, teyp vb. araç ve gereç-<br />
lerden istifade ederek dinlemek bize gün boyunca büyük bir<br />
Kur’ân kültürüyle iç içe olmamızı sağlayacaktır.<br />
21. Haftalık Kur’ân okumaları, beraber düşünmeyi gerçek-<br />
leştirecektir. Beyin fırtınası, gelişmenin ve terakkinin en önemli<br />
unsurudur. Örneğin, bir hafta Yasin suresini herkes evinde okur,<br />
tercüme ve tefsirlerinden anlamaya çalışır. Hafta sonu bir kişi<br />
tarafından surenin özeti yapılıp ana mesajları aktarılır. Sonra<br />
diğer katılımcıların katkıları/müzakereleri ile konu olgunlaşır.<br />
22. Kısa surelerin manasını Arapçaları ile birlikte öğren-<br />
meye çalışmalıyız, çocuklarımıza da böyle öğretmeliyiz. En<br />
azından namaz sureleri dediğimiz kısa sureler üzerinde yoğun-<br />
laşmak gerekir. Mesela, Tebbet suresi. (Manası yanında iniş se-<br />
bebi bilinmelidir. Örneğin; Peygamberimiz zamanında Ebû Leheb<br />
diye birisi vardı…gibi).<br />
23. Muteber hadis kitaplarını okumalıyız. Çünkü Hz. Pey-<br />
gamber Kur’ân’ın en önemli müfessiridir. Onun Kur’ân’ı beyan<br />
(açıklama) görevi vardır (Bk. İbrahim, 4).<br />
24. Ahkam ayetlerini okurken acele etmemeliyiz. Bu konuda<br />
mutlaka tefsir veya fıkıh kitaplarına müracaat etmeliyiz ve an-<br />
laşılmayan yerleri alimlere sormalıyız. Bütünü bilmeyenler için<br />
ayetlerden parçacı bir şekilde yanlış hüküm ve fetva verme riski<br />
vardır. Bir konuda bilgisi olmayanların fetva vermesi haramdır.<br />
Araştırmak ve bilenlere sormak gerekir. Aslında bu durum bütün<br />
ayetler için geçerlidir, özellikle ahkam ayetlerine dikkat etmek<br />
gerekir.<br />
25. Son olarak dua etmeliyiz. Ya Rabbi! Kur’ân’ı anlamada<br />
bana yardım et. Bana doğru yolu gösterdikten sonra ayağımı<br />
kaydırma ve kendi yolundan ayırma. Amin...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
RIFAT ORAL<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI<br />
DiYANET YAYINLARI</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’AN-I KERİM’İ DOĞRU ANLAMANIN 25 YOLU</span></span><br />
<br />
Kur’ân’ı doğru anlamak için düşünmek ve yöntem geliştirmek<br />
hepimizin görevidir. Aşağıda zikredilen maddeler (25 yol) bu<br />
çabanın bir ürünüdür. Buna göre;<br />
1. Başlangıçta şeytanın şerrinden/saptırmasından Allah’a<br />
sığınmak gerekir. Çünkü Kur’ân okuyan kişiyi, şeytan saptırmak<br />
ister. “Sen Kur’ân okurken kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a<br />
sığın.” (Nahl, 16/98)<br />
2. Doğru anlamak için Rahman ve Rahim olan Allah’tan<br />
yardım istenmelidir. Bu da Allah’ın adı ile başlamak demektir.<br />
Allah adı ile başlanmayan bir işte bereket yoktur, sonu kesiktir.<br />
(Bk. Ahmed b. Hanbel, 2/359; Nesai, Sünen-i Kübra, 6/128 (10331))<br />
3. Her gün bir parça (cüz veya hizip) Kur’ân okumayı plân-<br />
lamak faydalı olur. Düzenli olmak (hayatımızı plânlamak) gele-<br />
ceğimiz açısından önemlidir.<br />
4. Kur’an okurken abdestli olunmalıdır. “Ona ancak temiz<br />
olanlar dokunabilir.” (Vâkıa, 56/79). Her ne kadar bu ayet meleklerle<br />
ilgili olup; Kur’ân’ın, meleklerin koruması altında olduğunu be-<br />
yan etse de, gökte nasıl ona meleklerden başkası dokunamazsa<br />
yeryüzünde de abdest alarak tertemiz/melek gibi olanlar do-<br />
kunabilir, şeklinde anlamak doğru olur.<br />
5. Kur’ân, sorulu cevaplı okunmalıdır. Örneğin, Fatiha sure-<br />
sini okurken; Allah’a niçin hamd edilir? sorusu sorulur ve cevap<br />
aranır. Çünkü O; âlemlerin Rabbidir, Rahman ve Rahimdir, gele-<br />
cek hesap gününün sahibidir (Bk. Fâtiha, 1/1-3). Bu şekilde okumak<br />
ayetlerin kalıcı olmasını sağlar.<br />
6. Uzun surelerin özetleri okunmalıdır. Değilse okuyucu<br />
bazen ayetler arasında kaybolup gider. Örneğin, Bakara suresi<br />
286 ayettir. Özeti okunmadan sureye başlanırsa surenin temel<br />
mesajları algılanmadan okuma gerçekleşebilir. Bu da Kur’ân’dan<br />
istenen faydanın (hidayetin/rehberliğin) oluşmaması demektir.<br />
7. Kur’ân’ın 3 temel konusu vardır: Tevhid, risalet ve ahi-<br />
ret. Sureler bu üç temel konu üzerine kurgulanır. Sureleri<br />
okurken bu örgüyü ve mesajları yakalayabilmek gerekir. Ör-<br />
neğin, Bakara suresinde farklı bir açıdan tevhid anlatımı vardır,<br />
diğer surelere benzemez. Her surenin kendisine ait bir kimliği<br />
vardır.<br />
8. Aslında Kur’ân 114 kitapçıktan (klasörden) oluşmakta-<br />
dır. Her surenin kendi içinde bir dosya ya da küçük bir kitap<br />
olduğunu düşünerek okumak ve sure özelinde mesajları an-<br />
lamaya çalışmak önemli bir olgudur. Meselâ, Bakara suresi ile<br />
Âl-i İmran veya Yasin ile Mülk surelerinin yapısı-mesajı farklıdır.<br />
9. Kur’ân’daki temel kavramları bilmek okumayı ve anla-<br />
mayı kolaylaştırır. Örneğin; Rab, sırat-ı müstekîm, gayb, ilah,<br />
ibadet, iman, küfür, nifak, insan tipleri (ki bunlar iki kısımdır:<br />
a-Olumlu: Peygamber, Sıddık, Salih ve Şehitler. b-Olumsuz:<br />
Firavun, Ebû Leheb, Haman, Nemrut, Zalimler vs.), ayrıca va-<br />
hiy, takva, cihad, infak ve zühd gibi kavramlar bizim ufkumuzu<br />
açacaktır.<br />
10. Kur’ân’ın genel mesajları ayetlerde aranmalıdır. Bunlar;<br />
(a)-Kainatın Rabbi Allah’tır. (b)-İnsan başıboş ve sorumsuz ya-<br />
ratılmamıştır. &copy;-Peygamberler ve kitaplar rehberlik eder. Bu<br />
ikisinden bağımsız iman ve takva bilinci gelişmez ya da eksiktir.<br />
(d)-Bu dünya geçicidir. Ebedî olan öbür âlemdir ki buna ahiret<br />
denir. Ahirette her kişi yaptığının karşılığını görecektir. (e)-Hata<br />
yapan kişi ya da topluluklara tövbe kapısı açıktır... gibi.<br />
11. Okuduğumuz kısımları yaşamak ve anlatmak gerekir.<br />
Peygamber Efendimiz ve sahabe Kur’ân’ı öncelikle yaşamak ve<br />
anlatmak için okurlardı. Pratik hale gelmeyen ve yaşanmayan<br />
bilgiler faydasızdır. Okuduğumuz kısımları başkalarına anlat-<br />
mak bilgiyi paylaşmak, demektir. Kabınızdaki suyu başkaları ile<br />
paylaşın. Cömert olanları Allah sever.<br />
12. Her hatmi farklı bir meal ve tefsirden okumak, belki de<br />
yapabileceğimiz en faydalı/hayırlı çalışmalardan birisi ola-<br />
caktır. Çünkü her alimin farklı bir bakış açısı vardır. Bal niçin<br />
bu kadar tatlıdır, lezzetlidir? Çünkü arı onları yüzlerce, binlerce<br />
çiçekten almaktadır. Çok sayıda alimden ders alan kişinin gö-<br />
rüşleri daha güzel, daha olgun, oturmuş ve pişmiş olur.<br />
13. Her hatmi farklı bir gözle/bir fikrin peşine düşerek<br />
okumak zihnimizi uyanık ve diri tutacaktır. Dolayısıyla Kur’an<br />
okurunun zihni uyanık/diri olmalı, ayetlerle verilen mesajın<br />
farkında olmalıdır. Bundan dolayı her okuyuşta bir konuya odak-<br />
lanmak gerekir. Örneğin, Kur’ân’da; Allah’a iman, tarih felsefesi,<br />
peygamberler ve insanlar gibi konular seçilir ve bunlar ile ilgili<br />
bilgi almak için sureler dikkatlice okunur. Gerektiğinde not alınır<br />
ve bilgi kalıcı hale gelir, başkalarına aktarırken de size kolaylık<br />
sağlar.<br />
14. Sure ve ayetleri başkaları ile müzakere etmek bereket-<br />
tir. Çünkü cemaatte bereket vardır. Cemaatle okunan, mukabele<br />
ve müzakere edilen Kur’ân; daha güzel, doğru ve zengin anlaşılır.<br />
15. Kur’ân’ı ağır ağır ve düşünerek okumak gerekir. Her<br />
kitabı aynı derecede okuyamazsınız. Mesela, bir gazeteyi hızlı<br />
okursunuz, ama bir felsefi metni aynı hızda okuyamazsınız.<br />
16. Siyer okumayan Kur’ân’ı doğru anlayamaz. Hz. Peygam-<br />
ber’in hayatını ve tarihî süreci okumak/bilmek bizim ufkumuzu<br />
açacak, tarihî bilgileri okurken taşlar yerine oturacaktır. Mesela,<br />
Haşr suresinin konusu sorulsa bir çok kişi diriliş ile ilgilidir,<br />
diyecektir. Çünkü Haşr, diriliş demektir. Ama Haşr kelimesinin;<br />
toplanmak ve isyan etmek manası da vardır. Bu sure Medine’deki<br />
ilk Yahudi isyanı ile ilgilidir. Sureyi anlamak için önce Beni Nadîr<br />
olayını okumanız gerekir. Sonra Haşr suresini okursanız, sure<br />
sanki canlanır; ete kemiğe bürünür ve ayağa kalkar (Bk. Haşr, 2).<br />
17. Anlamaya yardımcı olan kitaplar okunmalıdır. Muteber<br />
tefsir kitapları yanında, Kur’an’ın edebi yapısını ve temel hedef-<br />
lerini anlamaya yönelik eserler de okunmalıdır.<br />
18. Farklı okuma şekillerini deneyin.<br />
a. Baştan sona okumak,<br />
b. Sure seçerek okumak,<br />
c. Nüzul sırasına göre okumak… gibi.<br />
Bunları birer kere de olsa mutlaka deneyin.<br />
19. Anlamadaki en önemli olgulardan birisi de Kur’ân şu<br />
anda bana iniyor, düşüncesi ile okumaktır. Önce kendimi-<br />
ze/nefsimize okumak gerekir. Biz Kur’ân’ın tarihsel değil de,<br />
evrensel bir kitap olduğuna inanırız. Okurken tarihsel bir kitabı<br />
okuyor gibi davranmamalıyız.<br />
20. Kur’ân mealini ve tefsirini kitap olarak okumanın ya-<br />
nında ayrıca boş zamanlarda tv, mp3, teyp vb. araç ve gereç-<br />
lerden istifade ederek dinlemek bize gün boyunca büyük bir<br />
Kur’ân kültürüyle iç içe olmamızı sağlayacaktır.<br />
21. Haftalık Kur’ân okumaları, beraber düşünmeyi gerçek-<br />
leştirecektir. Beyin fırtınası, gelişmenin ve terakkinin en önemli<br />
unsurudur. Örneğin, bir hafta Yasin suresini herkes evinde okur,<br />
tercüme ve tefsirlerinden anlamaya çalışır. Hafta sonu bir kişi<br />
tarafından surenin özeti yapılıp ana mesajları aktarılır. Sonra<br />
diğer katılımcıların katkıları/müzakereleri ile konu olgunlaşır.<br />
22. Kısa surelerin manasını Arapçaları ile birlikte öğren-<br />
meye çalışmalıyız, çocuklarımıza da böyle öğretmeliyiz. En<br />
azından namaz sureleri dediğimiz kısa sureler üzerinde yoğun-<br />
laşmak gerekir. Mesela, Tebbet suresi. (Manası yanında iniş se-<br />
bebi bilinmelidir. Örneğin; Peygamberimiz zamanında Ebû Leheb<br />
diye birisi vardı…gibi).<br />
23. Muteber hadis kitaplarını okumalıyız. Çünkü Hz. Pey-<br />
gamber Kur’ân’ın en önemli müfessiridir. Onun Kur’ân’ı beyan<br />
(açıklama) görevi vardır (Bk. İbrahim, 4).<br />
24. Ahkam ayetlerini okurken acele etmemeliyiz. Bu konuda<br />
mutlaka tefsir veya fıkıh kitaplarına müracaat etmeliyiz ve an-<br />
laşılmayan yerleri alimlere sormalıyız. Bütünü bilmeyenler için<br />
ayetlerden parçacı bir şekilde yanlış hüküm ve fetva verme riski<br />
vardır. Bir konuda bilgisi olmayanların fetva vermesi haramdır.<br />
Araştırmak ve bilenlere sormak gerekir. Aslında bu durum bütün<br />
ayetler için geçerlidir, özellikle ahkam ayetlerine dikkat etmek<br />
gerekir.<br />
25. Son olarak dua etmeliyiz. Ya Rabbi! Kur’ân’ı anlamada<br />
bana yardım et. Bana doğru yolu gösterdikten sonra ayağımı<br />
kaydırma ve kendi yolundan ayırma. Amin...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak</span></span><br />
<br />
RIFAT ORAL<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI<br />
DiYANET YAYINLARI</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM6]]></title>
			<link>https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=23209</link>
			<pubDate>Thu, 12 Oct 2023 15:52:42 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://efsaneboard.de/member.php?action=profile&uid=8">Serdar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://efsaneboard.de/showthread.php?tid=23209</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
Kur’ân okumalarının bir başka şekli de mukabele olarak asr-ı<br />
saadetten bize intikal etmiştir. Mukabele bir kişinin Kur’ân<br />
okuyup diğer kişi ya da kişilerin onu dinlemesi ve okuduğunu<br />
kontrol etmesidir. Bu şekilde hem Kur’ân nüshaları hem de oku-<br />
nan Kur’ân her defasında yeniden kontrol edilir, okuyan ya da<br />
dinleyenler hatalarını düzeltir. Mukabele, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
döneminden gelen bir gelenektir. Asr-ı saadette Peygamberimiz<br />
her sene Cebrail ile Kur’ân ayetlerini ve surelerini mukabele<br />
ederlerdi. Bazen Peygamberimiz okur Cebrail dinler, bazen de<br />
Cebrail okur Peygamberimiz (a.s.) dinlerdi. Hicretin 10. yılında<br />
Peygamberimiz (a.s.) ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti ya<br />
da bu ona bildirilmişti. O sene Cebrail ile iki defa Kur’ân’ı mu-<br />
kabele etmişlerdi. Bu son mukabele idi. Bu şekilde Kur’an karşı<br />
tarafa arz edildiği için buna mukabele veya muaraza denilmiştir.<br />
(Bk. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân, 7; Ahmed, II/399; VI/282)<br />
Kur’an sürekli okunması, mukabele ve müzakere edilmesi,<br />
üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zira Kur’ân’daki her<br />
cüz sanki müstakil bir kitaptır ve farklı konular ile insanlardaki<br />
iman, ibadet ve ahlak bilincini yenilemekte, güçlendirip diri tut-<br />
maktadır. Elinizdeki bu çalışma da Kur’ân okumalarında faydalı<br />
olması ve bir takva (sorumluluk) bilinci kazandırması için her<br />
cüzden 3 temel konu seçilerek oluşturulmuştur. Kur’ân okurken<br />
bitirilen cüzden sonra o cüzdeki temel konuları/meseleleri ve<br />
mesajları yeniden hatırlamak ve genel hatlarıyla anlamak/müza-<br />
kere etmek hayatımızı ve toplumları değiştirecektir. Bu nedenle<br />
camide ya da evde her cüz okumalarından sonra söz konusu<br />
cüzle ilgili bölümün bu eserden okunması ve müzakere edilmesi<br />
güzel sonuçlara yol açacaktır.<br />
Kur’ân’ı her okuyuşta ya da her hatimde; farklı gözle ve he-<br />
defle okumak tavsiye edilir ki hem okuyucunun zihni diri kalsın<br />
hem de her okuyuşta Kur’ân’ın farklı bir yönünü keşfetsin. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ ALTINCI CÜZ<br />
(s. 501 - 520)</span></span><br />
<br />
Yirmi altıncı cüzde; Casiye suresinin son sayfası ve Ahkaf,<br />
Muhammed, Fetih, Hucurat ve Kaf surelerinin tamamı ve Zariyat<br />
suresinin ilk yarısı bulunmaktadır. Ahkaf suresinde risalet ile<br />
ilgili haberler, bir başka bölgedeki peygamberlerin mücadele-<br />
leri üzerinden anlatılmaya devam etmektedir. Bu cüzdeki temel<br />
konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. PEYGAMBERLERİN TEBLİĞİ</span></span><br />
<br />
Hz. Hud ve Ad kavmine Ahkaf (kum tepeleri) bölgesinden<br />
tebliği ve uyarıları anlatılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. KAVİMLERİN HELAK SEBEBİ</span></span><br />
<br />
Sonra onların Hz. Hud’a karşı mücadeleleri ve helak olmaları<br />
anlatılır (Ahkâf, 46/21-34). Ahkaf suresi ile Ha-mim (حم) sureleri<br />
bu şekilde tamamlanır. (Bk. Ha-mim sureleri ile ilgili 25. cüzün<br />
özeti ve temel konuları). Suredeki son mesaj şudur: “Ulu’l-azm<br />
peygamberler gibi sen de sabret (dirençli ol).” (Ahkâf, 46/35).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. İNANANLARIN BAŞARILARI</span></span><br />
<br />
Bundan sonra gelen beş surenin ana teması risalet, cihad ve<br />
vahiy eğitimidir: Muhammed suresinde; iman, tebliğ ve cihad<br />
konuları açıklanmakta (Muhammed, 47/1-11); bu bağlamda peygam-<br />
berlere iman edip güzel işler yapanların cennete gidecekleri,<br />
peygambere savaş açıp kötü işler yapanların ise cehenneme<br />
atılacakları anlatılmaktadır (Muhammed, 47/12-18). İlgili emir ve tav-<br />
siyeler ile konu devam etmektedir (Muhammed, 47/19-38). Sonra<br />
gelen Fetih suresi, önceki surenin devamı niteliğindedir: Sure<br />
Resûlullah’a fetih müjdesi ile başlar. Bu müjde dar anlamıyla o<br />
günkü Mekke’nin fethi ile ilgili olsa da (Fetih, 48/1-10), aslında son<br />
peygambere genel anlamıyla bütün yeryüzü fethi müjdelenmek-<br />
tedir. Çünkü Mekke fethedildiği anda o bölgedeki bütün Arap-<br />
lar İslam’ın hakimiyetini kabul edeceklerdi. Sonraki ayetler de<br />
İslâm’ın yeryüzü hakimiyetini müjdelemektedir. (Fetih, 48/18- 28)<br />
Mekke ve kutsal bölgeye hakim olan güç, Ortadoğuya da ha-<br />
kim olur. Ortadoğuya hakim olan, bütün dünyaya hakim olur.<br />
Onun için savaşlar sürekli Ortadoğu merkezli devam etmekte,<br />
dış güçler sürekli buraya hakim olmanın mücadelesi ve strate-<br />
jisini yürütmektedir. Burası âdeta dünyanın merkezidir. Fetih<br />
suresinin son ayetinde ise; Hz. Muhammed (a.s.) ve ashabının<br />
önemli vasıfları özetlenerek âdeta bize başarının ve fethin for-<br />
mülü verilmektedir (Fetih, 48/29). Sonra gelen Hucurat suresi de<br />
bir önceki surenin devamı niteliğindedir. Çünkü burada İslam<br />
toplumunun eğitimine ışık tutulmaktadır. Bu eğitimi iki kısımda<br />
inceleyebiliriz.<br />
a. Allah ve Resûlüne karşı tavsiye edilen davranış biçimle-<br />
ri-âdab (Fetih, 48/1-5),<br />
b. Müminlerin birbirlerine karşı davranış biçimleri (Hucurât,<br />
49/6-18).<br />
Sonraki Kaf Suresi de bir öncekinin devamı gibidir. Burada da<br />
sahabenin ve diğer müminlerin önceki kavimlerin hatalarından<br />
ders almaları istenir: İşte Nuh kavmi, Ashab-ı ress (Nebatlılar),<br />
Semud ve Ad kavimleri, Firavun güçleri, Lut kavmi, Ashab-ı Eyke<br />
(Medyenliler) ve Tübba kavmi… Onların helak sebepleri anlatılır.<br />
Âdeta tarihin bir bölümü, bütün/blok halinde gözler önüne se-<br />
rilir (Kâf, 50/12-15). Bunları takiben; ölüm ve diriliş gerçeği, ayrıca<br />
şeytanın kandırdığı kişileri ahirette yalnız bırakacağı haberi ha-<br />
tırlatılır. (Kâf, 50/16-36). Sure sonunda Hz. Peygamber’e ve mümin-<br />
lere verilen son mesajlar (sabır, kulluk ve ahiret bilinci) ile sure<br />
tamamlanır (Kâf, 50/39-45).<br />
c. Bu cüz Zariyat suresinin ilk yarısı ile sona erer. Bu sure-<br />
de diriliş ve ahiret konuları devam eder. Zariyat suresi yemin<br />
ile başlar. Yeminle başlayan Mekkî Sûreler bundan sonra sü-<br />
rer, daha sonraki bölümlerde vurgulu ve etkili Mekkî sureler<br />
bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ YEDİNCİ CÜZ<br />
(s. 521 - 540)</span></span><br />
<br />
Yirmi yedinci cüzde; Zariyat suresinin son kısmı ile Tur, Necm,<br />
Kamer, Rahman, Vâkıa ve Hadid surelerinin tamamı bulunmak-<br />
tadır. Bu cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. İNSANLAR VE PEYGAMBERLER</span></span><br />
<br />
Zariyat suresinin son kısmında, önceki ümmetlerden bazı<br />
haberler verilir:<br />
a. Hz. İbrahim’in tebliğ yolculuğu,<br />
b. Lut kavmi ve helak edilişi anlatılır. Sonra Tur suresi; kutsal<br />
şeylere ve mekanlara yemin ile başlar. Müşriklerin vahiy karşı-<br />
sındaki tavırları ve diyalogları anlatılır (Tûr, 52/9-28). Başarıya giden<br />
yollar açıklanır (Tûr, 52/44-49). Necm suresinde de, yemin ile söze<br />
başlanır, risaletin ilanı ve miraç konuları açıklanır (Necm, 53/19-30).<br />
Sonra müşriklerin putları ve acizliği, Allah’ın yüce kudreti ve<br />
vasıfları dile getirilir (Necm, 53/41-62). Kamer suresinde kıyamet<br />
hatırlatılır, mucizeler karşısında müşrikler ve tavırları anlatılır<br />
(Kamer, 54/1-8). Burada Kur’ân’ın tarih bilinci oluşturmadaki mis-<br />
yonu ve önceki ümmetlerin vahiy karşısındaki tavırları açıklanır<br />
(Kamer, 54/9-42).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ALLAH’IN NİMETLERİ</span></span><br />
<br />
Rahman suresinde Allah’ın kudreti ve nimetleri hatırlatılır,<br />
sonra belirli periyotlarla insan ve cinlere; bu nimetlerin hangisini<br />
inkâr edebilecekleri sorulur/sorgulanır. Vâkıa suresinde kıyamet<br />
sonrası ahiret olayları ve oradaki 3 grup anlatılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. KADER</span></span><br />
<br />
Allah’ın Gücü ve Hakimiyeti: Her Şey O’nun Kontrolündedir<br />
Hadid suresinde, Allah’ın gücü anlatılmaya devam eder (Hadîd,<br />
57/1-6). Sonra fedakârlık ve şahsiyet oluşumundan bahsedilir.<br />
İnfak, karz-ı hasen ve zikir konuları anlatılır (Hadîd, 57/7-20). Daha<br />
sonra kader konusu mükemmel bir şekilde 2 ayette açıklanır (Ha-<br />
dîd, 57/21-22). Son ayetteki takva tavsiyesi ile de sure tamamlanır<br />
(Hadîd, 57/28-29).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ SEKİZİNCİ CÜZ<br />
(s. 541 - 560)</span></span><br />
<br />
Yirmi sekizinci cüzde; Mücadele, Haşr, Mümtehine, Saff,<br />
Cuma, Münafikûn, Teğabün, Talak ve Tahrim surelerinin tamamı<br />
bulunmaktadır. Bu cüzdeki surelerin bir kısmı tesbih (Allah’ı yü-<br />
celterek), diğerleri ise Hz. Peygamber’e hitap ile başlamaktadır.<br />
28. cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. HAKKIN KORUNMASI</span></span><br />
<br />
İlk sureler olan Mücadele, Haşr ve Mümtehine’de hakkın korun-<br />
ması için mücadele ve çözüm yolları aktarılmaktadır. Mücadele<br />
suresinde, zıhar yapan kocasından ayrılmaması/boşanmaması<br />
gerektiğine dair Hz. Peygamber ile tartışan bir sahabi kadın örneği<br />
üzerinden hak arayışı ve hakkın korunması mesajı verilir. Zıhar,<br />
cahiliye döneminde boşanma sebebi sayılırken, İslam döneminde<br />
bu olaydan sonra hükmü değişti ve Mücadele suresinde zıharın<br />
yemin olduğu açıklandı. Ancak ağır bir yemin olduğu için keffa-<br />
reti de farklıydı. Zıhar yapan kişi eşine dönmek isterse 2 ay (60<br />
gün) peş peşe oruç tutmalı, oruca gücü yetmeyen ise 60 fakiri<br />
sabahlı akşamlı doyurmalı/fidye vermelidir. Bunları yerine getir-<br />
dikten sonra eşine yaklaşabilir (Mücâdele, 58/1-13). Haşr suresinde,<br />
Medine’deki ilk toplu Yahudi isyanı (Haşr) ve buna karşı yapılan<br />
sefer ve savaş, elde edilen ganimetler ve bunların dağıtılması ko-<br />
nuları anlatılmaktadır (Haşr, 59/1-10). (Bu surenin doğru anlaşılması<br />
için öncelikle bir siyer kitabından Beni Nadîr savaşı okunmalıdır.)<br />
Surede Yahudileri kandıran ve ayaklandıran münafıkların; mağlu-<br />
biyet ortaya çıkınca onları yalnız bırakmaları ve yardıma gelme-<br />
meleri durumu da, şeytanın ahirette kandırdıklarını/yandaşlarını<br />
yalnız bırakması ve yardıma gelmemesine benzetilmektedir (Haşr,<br />
59/11-17). Son 3 ayet (Hüvallahüllezi) ile de tevhid inancı özetlen-<br />
mekte ve bu konuda bir bilinç eğitimi verilmektedir. Allah; zatı ve<br />
sıfatları ile eşsiz ve benzersizdir, en güzel isimler O’na aittir (Haşr,<br />
59/22-24). Daha sonra Mümtehine suresinde, hicret eden kadınların<br />
durumları anlatılmakta, onların aile ve sosyal hayatla ilgili prob-<br />
lemlerine çözümler getirilmekte ve hayatın bir imtihan olduğu<br />
mesajı verilmektedir (Mümtehine, 60/10-13).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. HAKTA BİRLEŞMEK</span></span><br />
<br />
Bu cüzdeki ikinci grup sureler; Saff ve Cuma olup söz konusu<br />
sureler birlik ve beraberlik mesajları taşımaktadır. Müslümanla-<br />
ra, düşmanlarına karşı Allah yolunda (birbirlerine duvarlar gibi<br />
kenetlenmiş saflar halinde) savaşmaları emredilmektedir. (Saf,<br />
61/4 ve 11). Sonra Allah ve Resûlü’nün dinine itaat etmemiz, bu<br />
dava için çalışarak Allah’ın ensar kulları olmamız istenmektedir<br />
(Saf, 61/9-14). Sonraki Cuma suresinde de Kur’an’ı okuyup, anlayıp<br />
hayatı ona göre yaşama sorumluluğu anlatılır ve Yahudiler gibi<br />
sorumluluktan kaçılmaması gerektiği bize (yeniden) hatırlatılır<br />
(Cuma, 62/5-8). Daha sonra Cuma namazına çağrı, peygamberi<br />
dinlemek ve itaat konuları ile sure tamamlanır. Cuma namazı<br />
İslam’da birleşmenin sembolüdür (Cuma, 62/9-11).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. HAKTAN AYRILMAMAK</span></span><br />
<br />
Bu cüzdeki üçüncü grup sureler ise; Münafikûn, Teğabün,<br />
Talak ve Tahrim’dir. Bunların hepsi ayrılık problemleri üzerine<br />
yoğunlaşmaktadır. Münafikûn suresinde, İslam toplumundan<br />
ayrılan ve kendilerini gizleyip Müslüman gösteren kişilere karşı<br />
dikkatli olunması mesajı verilmekte, münafıkların önemli va-<br />
sıfları açıklanarak âdeta deşifre edilmektedir (Münâfikûn, 63/1-8).<br />
Sure müminlere önemli tavsiyelerle sona erer (Münâfikûn, 63/9-11).<br />
Bundan sonra Teğabün suresinde, kıyametteki büyük toplanma<br />
gününün (yevmü’l-cem’in), aslında dünyevi aldanmaların ortaya<br />
çıktığı gün (yevmü’t-teğâbün) olduğu açıklanır. Dünyada kim Al-<br />
lah’a iman edip güzel (salih) işler yaptıysa, ahirette Allah o kişinin<br />
kötülüklerini örter ve cennete koyar (Tegâbün, 64/9). Sure mümin-<br />
lere bazı önemli tavsiyelerle tamamlanır. Mallarınız, eşleriniz<br />
ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir. Dikkat edin,<br />
dünya sizi aldatmasın (Tegâbün, 64/12-18). Sonraki Talak suresinde<br />
ise, boşanma adabı anlatılır. Allah gereksiz yere boşanan, zevki-<br />
ne düşkün erkek ve kadınları sevmez, mesajı verilir. Kadınların<br />
adet sırasında boşanmaması, temizlik döneminin beklenmesi<br />
emredilir. Adet sırasında boşamak haramdır. Ayrıca birden faz-<br />
la talak ile de boşamak haramdır. (Bu iki harama Müslümanlar<br />
dikkat etmelidir.) Sünnete uygun olan boşama; ihtiyaç anında,<br />
ilişkiye girilmemiş temizlik döneminde bir talak ile boşamaktır<br />
(Talâk, 65/1-2). Sonra kadın iddet bekler:<br />
a. Hayız gören kadınlar, 3 hayız süresince,<br />
b. Hayızdan kesilen ve menopoz döneminde olanlar 3 ay,<br />
c. Hamile olanlar da doğum yapıncaya kadar iddet beklerler.<br />
İddet bitince başkasıyla evlenebilirler (Talâk, 65/3-7). Bu cüzün<br />
son suresi ise Tahrim suresidir. Burada Allah ve Resûlüne itaat<br />
emredilir ve Peygambere eziyet edilmemesi istenir. Özellikle<br />
Hz. Peygamber’in eşlerine, dikkatli olmaları emredilir. Çünkü<br />
onlar müminlerin anneleridir ve diğer mümin kadınlara da örnek<br />
olacak bir hayat yaşamaları gerekir. Bu bağlamda kendilerine<br />
tarihte yaşamış iki saliha ve iki kâfire/fasıka olan 4 kadın örnek<br />
verilir. Ya güzel bir hayat yaşayıp Firavun’un karısı Asiye ve İm-<br />
ran’ın kızı Meryem gibi cennetlik olacaksınız ya da Hz. Nuh ve<br />
Lut’un hanımları gibi cehennemlik olabilirsiniz mesajı verilir. Eş-<br />
ler birbirlerine iyi davranmalı ve müsamahalı olmalılar ki dünya<br />
ve ahiretleri cennet olsun (Tahrîm, 66/10-12).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ DOKUZUNCU CÜZ<br />
(s. 561 - 580)</span></span><br />
<br />
Yirmi dokuzuncu cüzde; Mülk, Kalem, Hâkka, Me’âric, Nuh,<br />
Cin, Müzzemmil, Müddessir, Kıyamet, İnsan ve Mürselât su-<br />
relerinin tamamı bulunmaktadır. Cüzdeki surelerin mesajları:<br />
Allah’ın hakimiyetini kabul edin, vahye ve peygambere destek<br />
olun, tebliğe sabırla devam edin ve yaklaşan felaket/son olan<br />
kıyamete ve sorguya hazır olun, şeklindedir. 29. cüzdeki temel<br />
konular ise şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. GERÇEKLER</span></span><br />
<br />
İlk bölümde bulunan Mülk, Kalem, Hâkka ve Me’âric surelerinin<br />
ortak teması (konusu), gerçekler (tevhid, risalet ve âhiret)tir. Mülk<br />
suresinde, “Allah tek otorite sahibidir ve her şey O’na itaat eder”<br />
mesajı verilmekte ve insanların da iradeleri ile teslim olmaları<br />
gerektiği anlatılmaktadır (Mülk, 67/1-30). Kalem suresinde, bilginin<br />
önemi yeminle vurgulandıktan sonra, gerçek bilgi olan vahye<br />
ve onun tebliğcisi peygambere destek olunması istenmektedir<br />
(Kalem, 68/1-7). Aksi takdirde, bahçe sahipleri gibi hüsrana düşme<br />
tehlikesine dikkat çekilmektedir (Kalem, 68/17-32). Hâkka suresinde<br />
ise, gerçekleşecek büyük felaketten (Hâkka’dan) haber verilir<br />
(Hâkka, 69/1-18). Bu surede ahiretteki iki grup insan anlatılır: Kitabı<br />
sağından verilen başarılı insanlar ve kitabı solundan verilen ba-<br />
şarısız insanlar (Hâkka, 69/19-52). Meâric suresinde, önceki surede<br />
başlayan kıyamet ve ahiret konuları anlatılmaya devam eder (Meâ-<br />
ric, 70/1-18). Burada da iki grup insan misali verilir: (Hırs, sabırsızlık<br />
ve cimrilik gibi) zaafları olanlar ve (namaz, infak, namus ehli ve<br />
güvenilir olan) kuvvetliler (Meâric, 70/19-44).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. GERÇEKLERİN TEBLİĞİ</span></span><br />
<br />
İkinci grup surelerin genel teması; doğruların ve gerçeklerin<br />
insanlara tebliğ edilmesidir. Buradaki sureler Nuh, Cin, Müddessir<br />
ve Müzzemmil’dir. Nuh suresinde, Hz. Nuh’un tebliğ hayatı an-<br />
latılarak bir tebliğcinin sabrı, dua ve istiğfarı bize öğretilir (Nûh,<br />
71/1-28). Cin suresinde, Resûlullah’ın, Hz. Musa gibi cinlerin de<br />
peygamberi olduğu, cinlerin Kur’ân’dan etkilenmeleri ve vahiy<br />
konusunda şeytanın kendilerini kandırdığını itiraf etmeleri ak-<br />
tarılır (Cin, 72/1-17). Müzzemmil suresinde ise, Hz. Peygamber’in ilk<br />
tebliğ çalışması bağlamında sözünün etkili olması için gece tehec-<br />
cüt namazına devam etmesi gerektiği açıklanır (Müzzemmil, 73/1-11).<br />
Sonra hiç bırakmadan teheccüde devam eden Hz. Peygamber ve<br />
bazı sahabe-i kiram, hicretten sonra inen ayet ile tebrik edilir,<br />
övülür (Müzzemmil, 73/20). Müddessir suresinde de tebliğde devam-<br />
lılığın esas olduğu ve örtülere bürünüp oturma yerine tebliğ ça-<br />
lışmalarına devam edilmesi gerektiği anlatılır. Tebliğde süreklilik<br />
ve sistematik çalışma önemlidir (Müddessir, 74/1-7).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. İNSANIN SERÜVENİ</span></span><br />
<br />
Üçüncü bölümdeki sureler; Kıyamet, İnsan ve Mürselât’tır.<br />
Kıyamet suresinde, yoğun bir şekilde kıyamet ve diriliş konuları<br />
anlatılmaya devam eder (Kıyâmet, 75/1-40). İnsan (Dehr) suresinde,<br />
insanın yaratılışı, dünya ve ahiret hayatı özetlenir. Bu insanın<br />
serüvenidir. (Önce yokluk, sonra yaratılış, dünyada hidayet veya<br />
dalalet, ahirette ise cennet veya cehennem.) (İnsân, 76/1-31). Bu<br />
cüzdeki en son sure ise Mürselât’tır. Burada Allah’ın gücü son<br />
defa hatırlatılır: Melekler, rüzgar, yıldızlar, dağlar ve her şeyin<br />
sonu olan kıyamet (Mürselât, 77/1-50).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">OTUZUNCU CÜZ<br />
(s. 581 - 600)</span></span><br />
<br />
Otuzuncu cüzde; Nebe, Naziât, Abese, Tekvir, İnfitar, Mutaf-<br />
fifîn, İnşikak, Buruc, Tarık, A’lâ, Ğaşiye, Fecr, Beled, Şems, Leyl,<br />
Duha, İnşirah, Tin, Alak, Kadir, Beyyine, Zilzal, Adiyat, Karia,<br />
Tekasür, Asr, Hümeze, Fil, Kureyş, Mâûn, Kevser, Kafirûn, Nasr,<br />
Leheb, İhlas, Felak ve Nas surelerinin tamamı bulunmaktadır.<br />
Cüzdeki surelerin mesajı: Geleceği doğru okuyun ve takva sahibi<br />
olun, şeklindedir. 30. cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. KIYAMET VE AHİRET</span></span><br />
<br />
İlk bölümde bulunan sureler; Nebe, Naziât, Abese, Tekvir,<br />
İnfitar, Mutaffifîn, İnşikak, Buruc, Tarık, A’lâ, Ğaşiye, Fecr, Beled,<br />
Şems ve Leyl sureleridir. Bu surelerde; gelecekteki büyük felaket<br />
olan kıyamet ve sonrasındaki ahiret hayatı farklı açılardan ele<br />
alınmakta, insanlar hesap günü gelmeden önce kulluğa davet<br />
edilmektedir. Abese suresinde, tebliğin herkese yapılması ve<br />
kimsenin küçük görülmemesi mesajı verilir (Abese, 80/1-16). Bi-<br />
lemeyiz, belki de o tebliğ ettiğimiz kişilerden örnek şahsiyetli<br />
bireyler çıkar ve bütün dünyayı değiştirirler. Sonra Tekvir ve<br />
İnfitar surelerinde kıyametin dehşeti anlatılmaya devam eder.<br />
Mutaffifîn suresinde ise, ticaret ahlakı ve helal rızık üzerinde<br />
durulur (Mutaffifîn, 83/1-36). Buruc suresinde zalimler ve sonları<br />
Ashab-ı Uhdud üzerinden izah edilir (Burûc, 85/1-22). Tarık ve A’lâ<br />
surelerinde Allah’ın gücü ve yüceliği hatırlatılır, insanlar tevhid<br />
inancına çağrılır. Fecr suresinde, sıkıntıların yakında sona ere-<br />
ceği ve zalimlerin helak edileceği mesajı verilir (Fecr, 89/1-14). Be-<br />
led suresinde, Mekke’den dünyaya yayılan çağrıya dikkat çekilir<br />
(Beled, 90/1-7). Bu konuda başarılı olmak için infak etmek (cömert<br />
olmak), bir de iman edip hakkı ve sabrı da tavsiye edenlerden<br />
(sadık Müslümanlardan) olmak gerektiği açıklanır. Burada bize<br />
bir aidiyet ve kimlik bilinci verilir (Beled, 90/12-18). Şems ve Leyl<br />
surelerinde Allah’ın nimetleri ve insanların sorumluluklarına<br />
dikkat çekilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. GEÇİCİ DÜNYA</span></span><br />
<br />
İkinci bölümdeki sureler; Duha, İnşirah, Tin, Alak, Kadir, Bey-<br />
yine, Zilzal, Adiyat, Karia, Tekasür, Asr ve Hümeze sureleridir.<br />
Duha suresi, bir önceki Leyl suresinin devamı niteliğindedir. Bu<br />
surede Allah’ın, Hz. Muhammed’e olan yardımı ve desteği hatır-<br />
latılıp, Hz. Peygamberin de insanlara ve zayıflara iyi davranması<br />
gerektiği belirtilir (Duhâ, 93/1-11). İnşirah suresinde, Hz. Peygam-<br />
ber’e verilen nimetlerin anlatımı devam eder. Tin suresinde,<br />
kutsal bölgelere yemin edilerek insanın mükemmel yaratıldığı<br />
anlatılır, ondan da iman edip güzel işler yapması istenir (Tîn,<br />
95/1-8). Alak suresinde, Mekke’de ilk inen ayetler bulunmaktadır.<br />
Burada insanın Allah’ın adıyla vahyi (Kur’ân’ı) okuması ve ilimle<br />
başkalarına tebliğ etmesi emredilir (Alak, 96/1-5). Kadr ve Beyyine<br />
surelerinde, Kur’ân’ın yeryüzüne inmesi ve düşünce/zihniyet<br />
gelişimindeki misyonu beyan edilir. Zilzal ve Kâria surelerinde,<br />
kıyamet son defa gündeme getirilir. Dünyanın ve kainatın sonu-<br />
nun büyük deprem (zilzal) ve büyük patlama (kâria) ile olacağı<br />
açıklanır. Tekasür suresinde, insanın hırsının kabre girinceye<br />
kadar devam ettiği vurgulanır (Âdiyât, 100/1-11). Asr suresinde, her<br />
şeyin geçici olduğu, sadece iman, amel-i salih, bir de hakkı ve<br />
sabrı tavsiye etmenin kalıcı olduğu belirtilir (Asr, 103/1-3). Hümeze<br />
suresinde ise, Peygambere ve Müslümanlara düşmanlık yapan,<br />
sermayenin ve mülkün kendisini ebedî kılacağını zanneden kişi-<br />
lere değinilip, bunların Hutame’den (her şeyi param parça eden<br />
cehennemden) kurtulamayacağı vurgulanır (Hümeze, 104/1-9).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. ALLAH’A KULLUK VE YOL AYIRIMI</span></span><br />
<br />
Üçüncü bölümdeki sureler ise; Fil, Kureyş, Mâûn, Kevser, Ka-<br />
firûn, Nasr, Leheb, İhlas, Felak ve Nas sureleridir. Fil suresinde<br />
Allah’ın yardımı hatırlatılır ve en zor zamanda bile Mekke’yi Fil<br />
ordusundan koruduğu anlatılır (Fîl, 105/1-5). Kureyş suresinde ise,<br />
bu (Fil suresindeki) nimet karşılığında Arapların cahiliyedeki yö-<br />
neticileri sayılan Kureyş kabilesinin putlara değil, sadece Allah’a<br />
kulluk etmeleri gerektiği açıklanır (Kureyş, 106/1-4). Maûn suresin-<br />
de, müşrik ve münafıkların insanlara nasıl zulmettikleri ve kul-<br />
luğu terk ettikleri aktarılır (Maûn, 107/1-7). Kevser suresinde, Müs-<br />
lümanlardan, o dönemdeki müşriklerin hatalarına düşmemeleri,<br />
kulluk edip cömert davranmaları istenir (Kevser, 108/1-3). Kafirûn<br />
suresinde, bir yol ayırımına gidilir. Müslümanların hiçbir zaman,<br />
Allah ile birlikte putlara tapmayacakları, şirk koşmayacakları<br />
mesajı verilir (Kâfirûn, 109/1-6). Nasr suresi, tek parça halinde inen<br />
en son suredir. Veda haccı sırasında Mekke’de inmiştir. Burada<br />
Allah’ın yardımı gelip zafer/feth gerçekleştiğinde; şımarmamak<br />
ve insanlara zulmetmemek, bilakis Allah’ı zikir ve hatalar için<br />
istiğfara devam etmek gerektiği belirtilir (Nasr, 110/1-3). Tebbet<br />
(Mesed) suresinde ise, Mekke’deki ilk tebliğ günleri hatırlatılır<br />
ve Ebu Leheb dahil müşriklerin saldırıları ve beddualarının fayda<br />
vermediği, bilakis kendilerine zarar verdiğine işaret edilir. İhlas<br />
suresinde, tevhid inancı son defa hatırlatılır (İhlâs, 112/1-4). Felak<br />
ve Nas surelerinde; tüm kötülüklerden, kötülüklerin sebebi olan<br />
insan ve cin şeytanlarının şerrinden Allah’a sığınma ile Kur’ân<br />
tamamlanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SADAKALLAHÜ’L-AZÎYM</span></span><br />
(Allah Kur’ân’ın başından sonuna kadar her konuda doğruyu<br />
söyledi.)<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Rıfat ORAL<br />
Ankara - 2020<br />
Diyanet YAYINLARI<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM6</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI</span></span><br />
<br />
Kur’ân okumalarının bir başka şekli de mukabele olarak asr-ı<br />
saadetten bize intikal etmiştir. Mukabele bir kişinin Kur’ân<br />
okuyup diğer kişi ya da kişilerin onu dinlemesi ve okuduğunu<br />
kontrol etmesidir. Bu şekilde hem Kur’ân nüshaları hem de oku-<br />
nan Kur’ân her defasında yeniden kontrol edilir, okuyan ya da<br />
dinleyenler hatalarını düzeltir. Mukabele, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
döneminden gelen bir gelenektir. Asr-ı saadette Peygamberimiz<br />
her sene Cebrail ile Kur’ân ayetlerini ve surelerini mukabele<br />
ederlerdi. Bazen Peygamberimiz okur Cebrail dinler, bazen de<br />
Cebrail okur Peygamberimiz (a.s.) dinlerdi. Hicretin 10. yılında<br />
Peygamberimiz (a.s.) ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti ya<br />
da bu ona bildirilmişti. O sene Cebrail ile iki defa Kur’ân’ı mu-<br />
kabele etmişlerdi. Bu son mukabele idi. Bu şekilde Kur’an karşı<br />
tarafa arz edildiği için buna mukabele veya muaraza denilmiştir.<br />
(Bk. Buhari, Fedailü’l-Kur’ân, 7; Ahmed, II/399; VI/282)<br />
Kur’an sürekli okunması, mukabele ve müzakere edilmesi,<br />
üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zira Kur’ân’daki her<br />
cüz sanki müstakil bir kitaptır ve farklı konular ile insanlardaki<br />
iman, ibadet ve ahlak bilincini yenilemekte, güçlendirip diri tut-<br />
maktadır. Elinizdeki bu çalışma da Kur’ân okumalarında faydalı<br />
olması ve bir takva (sorumluluk) bilinci kazandırması için her<br />
cüzden 3 temel konu seçilerek oluşturulmuştur. Kur’ân okurken<br />
bitirilen cüzden sonra o cüzdeki temel konuları/meseleleri ve<br />
mesajları yeniden hatırlamak ve genel hatlarıyla anlamak/müza-<br />
kere etmek hayatımızı ve toplumları değiştirecektir. Bu nedenle<br />
camide ya da evde her cüz okumalarından sonra söz konusu<br />
cüzle ilgili bölümün bu eserden okunması ve müzakere edilmesi<br />
güzel sonuçlara yol açacaktır.<br />
Kur’ân’ı her okuyuşta ya da her hatimde; farklı gözle ve he-<br />
defle okumak tavsiye edilir ki hem okuyucunun zihni diri kalsın<br />
hem de her okuyuşta Kur’ân’ın farklı bir yönünü keşfetsin. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ ALTINCI CÜZ<br />
(s. 501 - 520)</span></span><br />
<br />
Yirmi altıncı cüzde; Casiye suresinin son sayfası ve Ahkaf,<br />
Muhammed, Fetih, Hucurat ve Kaf surelerinin tamamı ve Zariyat<br />
suresinin ilk yarısı bulunmaktadır. Ahkaf suresinde risalet ile<br />
ilgili haberler, bir başka bölgedeki peygamberlerin mücadele-<br />
leri üzerinden anlatılmaya devam etmektedir. Bu cüzdeki temel<br />
konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. PEYGAMBERLERİN TEBLİĞİ</span></span><br />
<br />
Hz. Hud ve Ad kavmine Ahkaf (kum tepeleri) bölgesinden<br />
tebliği ve uyarıları anlatılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. KAVİMLERİN HELAK SEBEBİ</span></span><br />
<br />
Sonra onların Hz. Hud’a karşı mücadeleleri ve helak olmaları<br />
anlatılır (Ahkâf, 46/21-34). Ahkaf suresi ile Ha-mim (حم) sureleri<br />
bu şekilde tamamlanır. (Bk. Ha-mim sureleri ile ilgili 25. cüzün<br />
özeti ve temel konuları). Suredeki son mesaj şudur: “Ulu’l-azm<br />
peygamberler gibi sen de sabret (dirençli ol).” (Ahkâf, 46/35).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. İNANANLARIN BAŞARILARI</span></span><br />
<br />
Bundan sonra gelen beş surenin ana teması risalet, cihad ve<br />
vahiy eğitimidir: Muhammed suresinde; iman, tebliğ ve cihad<br />
konuları açıklanmakta (Muhammed, 47/1-11); bu bağlamda peygam-<br />
berlere iman edip güzel işler yapanların cennete gidecekleri,<br />
peygambere savaş açıp kötü işler yapanların ise cehenneme<br />
atılacakları anlatılmaktadır (Muhammed, 47/12-18). İlgili emir ve tav-<br />
siyeler ile konu devam etmektedir (Muhammed, 47/19-38). Sonra<br />
gelen Fetih suresi, önceki surenin devamı niteliğindedir: Sure<br />
Resûlullah’a fetih müjdesi ile başlar. Bu müjde dar anlamıyla o<br />
günkü Mekke’nin fethi ile ilgili olsa da (Fetih, 48/1-10), aslında son<br />
peygambere genel anlamıyla bütün yeryüzü fethi müjdelenmek-<br />
tedir. Çünkü Mekke fethedildiği anda o bölgedeki bütün Arap-<br />
lar İslam’ın hakimiyetini kabul edeceklerdi. Sonraki ayetler de<br />
İslâm’ın yeryüzü hakimiyetini müjdelemektedir. (Fetih, 48/18- 28)<br />
Mekke ve kutsal bölgeye hakim olan güç, Ortadoğuya da ha-<br />
kim olur. Ortadoğuya hakim olan, bütün dünyaya hakim olur.<br />
Onun için savaşlar sürekli Ortadoğu merkezli devam etmekte,<br />
dış güçler sürekli buraya hakim olmanın mücadelesi ve strate-<br />
jisini yürütmektedir. Burası âdeta dünyanın merkezidir. Fetih<br />
suresinin son ayetinde ise; Hz. Muhammed (a.s.) ve ashabının<br />
önemli vasıfları özetlenerek âdeta bize başarının ve fethin for-<br />
mülü verilmektedir (Fetih, 48/29). Sonra gelen Hucurat suresi de<br />
bir önceki surenin devamı niteliğindedir. Çünkü burada İslam<br />
toplumunun eğitimine ışık tutulmaktadır. Bu eğitimi iki kısımda<br />
inceleyebiliriz.<br />
a. Allah ve Resûlüne karşı tavsiye edilen davranış biçimle-<br />
ri-âdab (Fetih, 48/1-5),<br />
b. Müminlerin birbirlerine karşı davranış biçimleri (Hucurât,<br />
49/6-18).<br />
Sonraki Kaf Suresi de bir öncekinin devamı gibidir. Burada da<br />
sahabenin ve diğer müminlerin önceki kavimlerin hatalarından<br />
ders almaları istenir: İşte Nuh kavmi, Ashab-ı ress (Nebatlılar),<br />
Semud ve Ad kavimleri, Firavun güçleri, Lut kavmi, Ashab-ı Eyke<br />
(Medyenliler) ve Tübba kavmi… Onların helak sebepleri anlatılır.<br />
Âdeta tarihin bir bölümü, bütün/blok halinde gözler önüne se-<br />
rilir (Kâf, 50/12-15). Bunları takiben; ölüm ve diriliş gerçeği, ayrıca<br />
şeytanın kandırdığı kişileri ahirette yalnız bırakacağı haberi ha-<br />
tırlatılır. (Kâf, 50/16-36). Sure sonunda Hz. Peygamber’e ve mümin-<br />
lere verilen son mesajlar (sabır, kulluk ve ahiret bilinci) ile sure<br />
tamamlanır (Kâf, 50/39-45).<br />
c. Bu cüz Zariyat suresinin ilk yarısı ile sona erer. Bu sure-<br />
de diriliş ve ahiret konuları devam eder. Zariyat suresi yemin<br />
ile başlar. Yeminle başlayan Mekkî Sûreler bundan sonra sü-<br />
rer, daha sonraki bölümlerde vurgulu ve etkili Mekkî sureler<br />
bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ YEDİNCİ CÜZ<br />
(s. 521 - 540)</span></span><br />
<br />
Yirmi yedinci cüzde; Zariyat suresinin son kısmı ile Tur, Necm,<br />
Kamer, Rahman, Vâkıa ve Hadid surelerinin tamamı bulunmak-<br />
tadır. Bu cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. İNSANLAR VE PEYGAMBERLER</span></span><br />
<br />
Zariyat suresinin son kısmında, önceki ümmetlerden bazı<br />
haberler verilir:<br />
a. Hz. İbrahim’in tebliğ yolculuğu,<br />
b. Lut kavmi ve helak edilişi anlatılır. Sonra Tur suresi; kutsal<br />
şeylere ve mekanlara yemin ile başlar. Müşriklerin vahiy karşı-<br />
sındaki tavırları ve diyalogları anlatılır (Tûr, 52/9-28). Başarıya giden<br />
yollar açıklanır (Tûr, 52/44-49). Necm suresinde de, yemin ile söze<br />
başlanır, risaletin ilanı ve miraç konuları açıklanır (Necm, 53/19-30).<br />
Sonra müşriklerin putları ve acizliği, Allah’ın yüce kudreti ve<br />
vasıfları dile getirilir (Necm, 53/41-62). Kamer suresinde kıyamet<br />
hatırlatılır, mucizeler karşısında müşrikler ve tavırları anlatılır<br />
(Kamer, 54/1-8). Burada Kur’ân’ın tarih bilinci oluşturmadaki mis-<br />
yonu ve önceki ümmetlerin vahiy karşısındaki tavırları açıklanır<br />
(Kamer, 54/9-42).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. ALLAH’IN NİMETLERİ</span></span><br />
<br />
Rahman suresinde Allah’ın kudreti ve nimetleri hatırlatılır,<br />
sonra belirli periyotlarla insan ve cinlere; bu nimetlerin hangisini<br />
inkâr edebilecekleri sorulur/sorgulanır. Vâkıa suresinde kıyamet<br />
sonrası ahiret olayları ve oradaki 3 grup anlatılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. KADER</span></span><br />
<br />
Allah’ın Gücü ve Hakimiyeti: Her Şey O’nun Kontrolündedir<br />
Hadid suresinde, Allah’ın gücü anlatılmaya devam eder (Hadîd,<br />
57/1-6). Sonra fedakârlık ve şahsiyet oluşumundan bahsedilir.<br />
İnfak, karz-ı hasen ve zikir konuları anlatılır (Hadîd, 57/7-20). Daha<br />
sonra kader konusu mükemmel bir şekilde 2 ayette açıklanır (Ha-<br />
dîd, 57/21-22). Son ayetteki takva tavsiyesi ile de sure tamamlanır<br />
(Hadîd, 57/28-29).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ SEKİZİNCİ CÜZ<br />
(s. 541 - 560)</span></span><br />
<br />
Yirmi sekizinci cüzde; Mücadele, Haşr, Mümtehine, Saff,<br />
Cuma, Münafikûn, Teğabün, Talak ve Tahrim surelerinin tamamı<br />
bulunmaktadır. Bu cüzdeki surelerin bir kısmı tesbih (Allah’ı yü-<br />
celterek), diğerleri ise Hz. Peygamber’e hitap ile başlamaktadır.<br />
28. cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. HAKKIN KORUNMASI</span></span><br />
<br />
İlk sureler olan Mücadele, Haşr ve Mümtehine’de hakkın korun-<br />
ması için mücadele ve çözüm yolları aktarılmaktadır. Mücadele<br />
suresinde, zıhar yapan kocasından ayrılmaması/boşanmaması<br />
gerektiğine dair Hz. Peygamber ile tartışan bir sahabi kadın örneği<br />
üzerinden hak arayışı ve hakkın korunması mesajı verilir. Zıhar,<br />
cahiliye döneminde boşanma sebebi sayılırken, İslam döneminde<br />
bu olaydan sonra hükmü değişti ve Mücadele suresinde zıharın<br />
yemin olduğu açıklandı. Ancak ağır bir yemin olduğu için keffa-<br />
reti de farklıydı. Zıhar yapan kişi eşine dönmek isterse 2 ay (60<br />
gün) peş peşe oruç tutmalı, oruca gücü yetmeyen ise 60 fakiri<br />
sabahlı akşamlı doyurmalı/fidye vermelidir. Bunları yerine getir-<br />
dikten sonra eşine yaklaşabilir (Mücâdele, 58/1-13). Haşr suresinde,<br />
Medine’deki ilk toplu Yahudi isyanı (Haşr) ve buna karşı yapılan<br />
sefer ve savaş, elde edilen ganimetler ve bunların dağıtılması ko-<br />
nuları anlatılmaktadır (Haşr, 59/1-10). (Bu surenin doğru anlaşılması<br />
için öncelikle bir siyer kitabından Beni Nadîr savaşı okunmalıdır.)<br />
Surede Yahudileri kandıran ve ayaklandıran münafıkların; mağlu-<br />
biyet ortaya çıkınca onları yalnız bırakmaları ve yardıma gelme-<br />
meleri durumu da, şeytanın ahirette kandırdıklarını/yandaşlarını<br />
yalnız bırakması ve yardıma gelmemesine benzetilmektedir (Haşr,<br />
59/11-17). Son 3 ayet (Hüvallahüllezi) ile de tevhid inancı özetlen-<br />
mekte ve bu konuda bir bilinç eğitimi verilmektedir. Allah; zatı ve<br />
sıfatları ile eşsiz ve benzersizdir, en güzel isimler O’na aittir (Haşr,<br />
59/22-24). Daha sonra Mümtehine suresinde, hicret eden kadınların<br />
durumları anlatılmakta, onların aile ve sosyal hayatla ilgili prob-<br />
lemlerine çözümler getirilmekte ve hayatın bir imtihan olduğu<br />
mesajı verilmektedir (Mümtehine, 60/10-13).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. HAKTA BİRLEŞMEK</span></span><br />
<br />
Bu cüzdeki ikinci grup sureler; Saff ve Cuma olup söz konusu<br />
sureler birlik ve beraberlik mesajları taşımaktadır. Müslümanla-<br />
ra, düşmanlarına karşı Allah yolunda (birbirlerine duvarlar gibi<br />
kenetlenmiş saflar halinde) savaşmaları emredilmektedir. (Saf,<br />
61/4 ve 11). Sonra Allah ve Resûlü’nün dinine itaat etmemiz, bu<br />
dava için çalışarak Allah’ın ensar kulları olmamız istenmektedir<br />
(Saf, 61/9-14). Sonraki Cuma suresinde de Kur’an’ı okuyup, anlayıp<br />
hayatı ona göre yaşama sorumluluğu anlatılır ve Yahudiler gibi<br />
sorumluluktan kaçılmaması gerektiği bize (yeniden) hatırlatılır<br />
(Cuma, 62/5-8). Daha sonra Cuma namazına çağrı, peygamberi<br />
dinlemek ve itaat konuları ile sure tamamlanır. Cuma namazı<br />
İslam’da birleşmenin sembolüdür (Cuma, 62/9-11).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. HAKTAN AYRILMAMAK</span></span><br />
<br />
Bu cüzdeki üçüncü grup sureler ise; Münafikûn, Teğabün,<br />
Talak ve Tahrim’dir. Bunların hepsi ayrılık problemleri üzerine<br />
yoğunlaşmaktadır. Münafikûn suresinde, İslam toplumundan<br />
ayrılan ve kendilerini gizleyip Müslüman gösteren kişilere karşı<br />
dikkatli olunması mesajı verilmekte, münafıkların önemli va-<br />
sıfları açıklanarak âdeta deşifre edilmektedir (Münâfikûn, 63/1-8).<br />
Sure müminlere önemli tavsiyelerle sona erer (Münâfikûn, 63/9-11).<br />
Bundan sonra Teğabün suresinde, kıyametteki büyük toplanma<br />
gününün (yevmü’l-cem’in), aslında dünyevi aldanmaların ortaya<br />
çıktığı gün (yevmü’t-teğâbün) olduğu açıklanır. Dünyada kim Al-<br />
lah’a iman edip güzel (salih) işler yaptıysa, ahirette Allah o kişinin<br />
kötülüklerini örter ve cennete koyar (Tegâbün, 64/9). Sure mümin-<br />
lere bazı önemli tavsiyelerle tamamlanır. Mallarınız, eşleriniz<br />
ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir. Dikkat edin,<br />
dünya sizi aldatmasın (Tegâbün, 64/12-18). Sonraki Talak suresinde<br />
ise, boşanma adabı anlatılır. Allah gereksiz yere boşanan, zevki-<br />
ne düşkün erkek ve kadınları sevmez, mesajı verilir. Kadınların<br />
adet sırasında boşanmaması, temizlik döneminin beklenmesi<br />
emredilir. Adet sırasında boşamak haramdır. Ayrıca birden faz-<br />
la talak ile de boşamak haramdır. (Bu iki harama Müslümanlar<br />
dikkat etmelidir.) Sünnete uygun olan boşama; ihtiyaç anında,<br />
ilişkiye girilmemiş temizlik döneminde bir talak ile boşamaktır<br />
(Talâk, 65/1-2). Sonra kadın iddet bekler:<br />
a. Hayız gören kadınlar, 3 hayız süresince,<br />
b. Hayızdan kesilen ve menopoz döneminde olanlar 3 ay,<br />
c. Hamile olanlar da doğum yapıncaya kadar iddet beklerler.<br />
İddet bitince başkasıyla evlenebilirler (Talâk, 65/3-7). Bu cüzün<br />
son suresi ise Tahrim suresidir. Burada Allah ve Resûlüne itaat<br />
emredilir ve Peygambere eziyet edilmemesi istenir. Özellikle<br />
Hz. Peygamber’in eşlerine, dikkatli olmaları emredilir. Çünkü<br />
onlar müminlerin anneleridir ve diğer mümin kadınlara da örnek<br />
olacak bir hayat yaşamaları gerekir. Bu bağlamda kendilerine<br />
tarihte yaşamış iki saliha ve iki kâfire/fasıka olan 4 kadın örnek<br />
verilir. Ya güzel bir hayat yaşayıp Firavun’un karısı Asiye ve İm-<br />
ran’ın kızı Meryem gibi cennetlik olacaksınız ya da Hz. Nuh ve<br />
Lut’un hanımları gibi cehennemlik olabilirsiniz mesajı verilir. Eş-<br />
ler birbirlerine iyi davranmalı ve müsamahalı olmalılar ki dünya<br />
ve ahiretleri cennet olsun (Tahrîm, 66/10-12).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">YİRMİ DOKUZUNCU CÜZ<br />
(s. 561 - 580)</span></span><br />
<br />
Yirmi dokuzuncu cüzde; Mülk, Kalem, Hâkka, Me’âric, Nuh,<br />
Cin, Müzzemmil, Müddessir, Kıyamet, İnsan ve Mürselât su-<br />
relerinin tamamı bulunmaktadır. Cüzdeki surelerin mesajları:<br />
Allah’ın hakimiyetini kabul edin, vahye ve peygambere destek<br />
olun, tebliğe sabırla devam edin ve yaklaşan felaket/son olan<br />
kıyamete ve sorguya hazır olun, şeklindedir. 29. cüzdeki temel<br />
konular ise şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. GERÇEKLER</span></span><br />
<br />
İlk bölümde bulunan Mülk, Kalem, Hâkka ve Me’âric surelerinin<br />
ortak teması (konusu), gerçekler (tevhid, risalet ve âhiret)tir. Mülk<br />
suresinde, “Allah tek otorite sahibidir ve her şey O’na itaat eder”<br />
mesajı verilmekte ve insanların da iradeleri ile teslim olmaları<br />
gerektiği anlatılmaktadır (Mülk, 67/1-30). Kalem suresinde, bilginin<br />
önemi yeminle vurgulandıktan sonra, gerçek bilgi olan vahye<br />
ve onun tebliğcisi peygambere destek olunması istenmektedir<br />
(Kalem, 68/1-7). Aksi takdirde, bahçe sahipleri gibi hüsrana düşme<br />
tehlikesine dikkat çekilmektedir (Kalem, 68/17-32). Hâkka suresinde<br />
ise, gerçekleşecek büyük felaketten (Hâkka’dan) haber verilir<br />
(Hâkka, 69/1-18). Bu surede ahiretteki iki grup insan anlatılır: Kitabı<br />
sağından verilen başarılı insanlar ve kitabı solundan verilen ba-<br />
şarısız insanlar (Hâkka, 69/19-52). Meâric suresinde, önceki surede<br />
başlayan kıyamet ve ahiret konuları anlatılmaya devam eder (Meâ-<br />
ric, 70/1-18). Burada da iki grup insan misali verilir: (Hırs, sabırsızlık<br />
ve cimrilik gibi) zaafları olanlar ve (namaz, infak, namus ehli ve<br />
güvenilir olan) kuvvetliler (Meâric, 70/19-44).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. GERÇEKLERİN TEBLİĞİ</span></span><br />
<br />
İkinci grup surelerin genel teması; doğruların ve gerçeklerin<br />
insanlara tebliğ edilmesidir. Buradaki sureler Nuh, Cin, Müddessir<br />
ve Müzzemmil’dir. Nuh suresinde, Hz. Nuh’un tebliğ hayatı an-<br />
latılarak bir tebliğcinin sabrı, dua ve istiğfarı bize öğretilir (Nûh,<br />
71/1-28). Cin suresinde, Resûlullah’ın, Hz. Musa gibi cinlerin de<br />
peygamberi olduğu, cinlerin Kur’ân’dan etkilenmeleri ve vahiy<br />
konusunda şeytanın kendilerini kandırdığını itiraf etmeleri ak-<br />
tarılır (Cin, 72/1-17). Müzzemmil suresinde ise, Hz. Peygamber’in ilk<br />
tebliğ çalışması bağlamında sözünün etkili olması için gece tehec-<br />
cüt namazına devam etmesi gerektiği açıklanır (Müzzemmil, 73/1-11).<br />
Sonra hiç bırakmadan teheccüde devam eden Hz. Peygamber ve<br />
bazı sahabe-i kiram, hicretten sonra inen ayet ile tebrik edilir,<br />
övülür (Müzzemmil, 73/20). Müddessir suresinde de tebliğde devam-<br />
lılığın esas olduğu ve örtülere bürünüp oturma yerine tebliğ ça-<br />
lışmalarına devam edilmesi gerektiği anlatılır. Tebliğde süreklilik<br />
ve sistematik çalışma önemlidir (Müddessir, 74/1-7).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. İNSANIN SERÜVENİ</span></span><br />
<br />
Üçüncü bölümdeki sureler; Kıyamet, İnsan ve Mürselât’tır.<br />
Kıyamet suresinde, yoğun bir şekilde kıyamet ve diriliş konuları<br />
anlatılmaya devam eder (Kıyâmet, 75/1-40). İnsan (Dehr) suresinde,<br />
insanın yaratılışı, dünya ve ahiret hayatı özetlenir. Bu insanın<br />
serüvenidir. (Önce yokluk, sonra yaratılış, dünyada hidayet veya<br />
dalalet, ahirette ise cennet veya cehennem.) (İnsân, 76/1-31). Bu<br />
cüzdeki en son sure ise Mürselât’tır. Burada Allah’ın gücü son<br />
defa hatırlatılır: Melekler, rüzgar, yıldızlar, dağlar ve her şeyin<br />
sonu olan kıyamet (Mürselât, 77/1-50).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">OTUZUNCU CÜZ<br />
(s. 581 - 600)</span></span><br />
<br />
Otuzuncu cüzde; Nebe, Naziât, Abese, Tekvir, İnfitar, Mutaf-<br />
fifîn, İnşikak, Buruc, Tarık, A’lâ, Ğaşiye, Fecr, Beled, Şems, Leyl,<br />
Duha, İnşirah, Tin, Alak, Kadir, Beyyine, Zilzal, Adiyat, Karia,<br />
Tekasür, Asr, Hümeze, Fil, Kureyş, Mâûn, Kevser, Kafirûn, Nasr,<br />
Leheb, İhlas, Felak ve Nas surelerinin tamamı bulunmaktadır.<br />
Cüzdeki surelerin mesajı: Geleceği doğru okuyun ve takva sahibi<br />
olun, şeklindedir. 30. cüzdeki temel konular şunlardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. KIYAMET VE AHİRET</span></span><br />
<br />
İlk bölümde bulunan sureler; Nebe, Naziât, Abese, Tekvir,<br />
İnfitar, Mutaffifîn, İnşikak, Buruc, Tarık, A’lâ, Ğaşiye, Fecr, Beled,<br />
Şems ve Leyl sureleridir. Bu surelerde; gelecekteki büyük felaket<br />
olan kıyamet ve sonrasındaki ahiret hayatı farklı açılardan ele<br />
alınmakta, insanlar hesap günü gelmeden önce kulluğa davet<br />
edilmektedir. Abese suresinde, tebliğin herkese yapılması ve<br />
kimsenin küçük görülmemesi mesajı verilir (Abese, 80/1-16). Bi-<br />
lemeyiz, belki de o tebliğ ettiğimiz kişilerden örnek şahsiyetli<br />
bireyler çıkar ve bütün dünyayı değiştirirler. Sonra Tekvir ve<br />
İnfitar surelerinde kıyametin dehşeti anlatılmaya devam eder.<br />
Mutaffifîn suresinde ise, ticaret ahlakı ve helal rızık üzerinde<br />
durulur (Mutaffifîn, 83/1-36). Buruc suresinde zalimler ve sonları<br />
Ashab-ı Uhdud üzerinden izah edilir (Burûc, 85/1-22). Tarık ve A’lâ<br />
surelerinde Allah’ın gücü ve yüceliği hatırlatılır, insanlar tevhid<br />
inancına çağrılır. Fecr suresinde, sıkıntıların yakında sona ere-<br />
ceği ve zalimlerin helak edileceği mesajı verilir (Fecr, 89/1-14). Be-<br />
led suresinde, Mekke’den dünyaya yayılan çağrıya dikkat çekilir<br />
(Beled, 90/1-7). Bu konuda başarılı olmak için infak etmek (cömert<br />
olmak), bir de iman edip hakkı ve sabrı da tavsiye edenlerden<br />
(sadık Müslümanlardan) olmak gerektiği açıklanır. Burada bize<br />
bir aidiyet ve kimlik bilinci verilir (Beled, 90/12-18). Şems ve Leyl<br />
surelerinde Allah’ın nimetleri ve insanların sorumluluklarına<br />
dikkat çekilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. GEÇİCİ DÜNYA</span></span><br />
<br />
İkinci bölümdeki sureler; Duha, İnşirah, Tin, Alak, Kadir, Bey-<br />
yine, Zilzal, Adiyat, Karia, Tekasür, Asr ve Hümeze sureleridir.<br />
Duha suresi, bir önceki Leyl suresinin devamı niteliğindedir. Bu<br />
surede Allah’ın, Hz. Muhammed’e olan yardımı ve desteği hatır-<br />
latılıp, Hz. Peygamberin de insanlara ve zayıflara iyi davranması<br />
gerektiği belirtilir (Duhâ, 93/1-11). İnşirah suresinde, Hz. Peygam-<br />
ber’e verilen nimetlerin anlatımı devam eder. Tin suresinde,<br />
kutsal bölgelere yemin edilerek insanın mükemmel yaratıldığı<br />
anlatılır, ondan da iman edip güzel işler yapması istenir (Tîn,<br />
95/1-8). Alak suresinde, Mekke’de ilk inen ayetler bulunmaktadır.<br />
Burada insanın Allah’ın adıyla vahyi (Kur’ân’ı) okuması ve ilimle<br />
başkalarına tebliğ etmesi emredilir (Alak, 96/1-5). Kadr ve Beyyine<br />
surelerinde, Kur’ân’ın yeryüzüne inmesi ve düşünce/zihniyet<br />
gelişimindeki misyonu beyan edilir. Zilzal ve Kâria surelerinde,<br />
kıyamet son defa gündeme getirilir. Dünyanın ve kainatın sonu-<br />
nun büyük deprem (zilzal) ve büyük patlama (kâria) ile olacağı<br />
açıklanır. Tekasür suresinde, insanın hırsının kabre girinceye<br />
kadar devam ettiği vurgulanır (Âdiyât, 100/1-11). Asr suresinde, her<br />
şeyin geçici olduğu, sadece iman, amel-i salih, bir de hakkı ve<br />
sabrı tavsiye etmenin kalıcı olduğu belirtilir (Asr, 103/1-3). Hümeze<br />
suresinde ise, Peygambere ve Müslümanlara düşmanlık yapan,<br />
sermayenin ve mülkün kendisini ebedî kılacağını zanneden kişi-<br />
lere değinilip, bunların Hutame’den (her şeyi param parça eden<br />
cehennemden) kurtulamayacağı vurgulanır (Hümeze, 104/1-9).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. ALLAH’A KULLUK VE YOL AYIRIMI</span></span><br />
<br />
Üçüncü bölümdeki sureler ise; Fil, Kureyş, Mâûn, Kevser, Ka-<br />
firûn, Nasr, Leheb, İhlas, Felak ve Nas sureleridir. Fil suresinde<br />
Allah’ın yardımı hatırlatılır ve en zor zamanda bile Mekke’yi Fil<br />
ordusundan koruduğu anlatılır (Fîl, 105/1-5). Kureyş suresinde ise,<br />
bu (Fil suresindeki) nimet karşılığında Arapların cahiliyedeki yö-<br />
neticileri sayılan Kureyş kabilesinin putlara değil, sadece Allah’a<br />
kulluk etmeleri gerektiği açıklanır (Kureyş, 106/1-4). Maûn suresin-<br />
de, müşrik ve münafıkların insanlara nasıl zulmettikleri ve kul-<br />
luğu terk ettikleri aktarılır (Maûn, 107/1-7). Kevser suresinde, Müs-<br />
lümanlardan, o dönemdeki müşriklerin hatalarına düşmemeleri,<br />
kulluk edip cömert davranmaları istenir (Kevser, 108/1-3). Kafirûn<br />
suresinde, bir yol ayırımına gidilir. Müslümanların hiçbir zaman,<br />
Allah ile birlikte putlara tapmayacakları, şirk koşmayacakları<br />
mesajı verilir (Kâfirûn, 109/1-6). Nasr suresi, tek parça halinde inen<br />
en son suredir. Veda haccı sırasında Mekke’de inmiştir. Burada<br />
Allah’ın yardımı gelip zafer/feth gerçekleştiğinde; şımarmamak<br />
ve insanlara zulmetmemek, bilakis Allah’ı zikir ve hatalar için<br />
istiğfara devam etmek gerektiği belirtilir (Nasr, 110/1-3). Tebbet<br />
(Mesed) suresinde ise, Mekke’deki ilk tebliğ günleri hatırlatılır<br />
ve Ebu Leheb dahil müşriklerin saldırıları ve beddualarının fayda<br />
vermediği, bilakis kendilerine zarar verdiğine işaret edilir. İhlas<br />
suresinde, tevhid inancı son defa hatırlatılır (İhlâs, 112/1-4). Felak<br />
ve Nas surelerinde; tüm kötülüklerden, kötülüklerin sebebi olan<br />
insan ve cin şeytanlarının şerrinden Allah’a sığınma ile Kur’ân<br />
tamamlanır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SADAKALLAHÜ’L-AZÎYM</span></span><br />
(Allah Kur’ân’ın başından sonuna kadar her konuda doğruyu<br />
söyledi.)<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Rıfat ORAL<br />
Ankara - 2020<br />
Diyanet YAYINLARI<br />
KUR’ÂN’IN TEMEL KONULARI BÖLÜM6</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>