Şeriat, fıkıh ve İslam’ın bütünlüğü; modern çağda ortaya çıkan yanlış algılar ve kavramların çarpıtılması üzerinden ele alınıyor.
Emirleri ve nehiyleri kategorize etmek için şeriat, ahlak ve âdap ile alakalı hususları tasnif etmek için zikredilen tarikat kavramları günümüzde en fazla tahrifata uğrayan ıstılahlardır. Buna bir de yasalarla mukayese edilmesi anlamında fıkıh eklendiğinde İslâm'ın tüm önemli kavramlarının içi boşaltılmakta, suya sabuna dokunmayan bir din ortaya çıkarılmaktadır.
ŞERİAT SADECE HUKUK MUDUR?
İslam ne sadece hukuk kurallarından ibaret olup tepeden bakan ve tahakküm eden bir dindir ne de çerçevesi, kâideleri ve ilkeleri olmayan hümanizm türü bir ideolojidir. Hakikati ihtiva eden her kavramın başına geldiği gibi, en fazla istismar edilen ve Müslümanların dahi zihnini bulandıran konu; fıkhî hükümlerin asırlar öncesinde kaldığı ve şeriatın bugün uygulanamayacağı iddiasıdır.
Nitekim bugün fıkıh ve şeriat, insanlara “ya el-kol kesen ya savaş açıp işgal eden yahut kırbaç cezasıyla insana hayatı zindan eden” kavramlar olarak gösterilmiş ve çarpıtılmıştır.
Zihinlere işlenen ancak hakikati yansıtmayan husus, şeriatın tamamen kural-kâide ile emir-nehiylerden oluştuğu düşüncesidir. Halbuki şeriat; ahlak ve âdapla ilgili hususları, tasavvufî yönelişleri ve tarikatın teşvik ettiği unsurları da içine alan, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) tebliğ ve beyan ettiği bütün esasların meydana getirdiği sistemin, nizamın ve intizamın adıdır; yani İslâm’ın bizzat kendisidir.[1]
Şeriat ve İslam’ın Değiştirilemezliği
Bazı modernistlerin “şeriatın bir Müslümanın hayatından çıkarılması gerektiği” veya “günümüzde uygulanması mümkün olmayan tarihsel motifler içerdiği” yönündeki iddialarına kulak vermek ve bu söylemlerde haklılık payı görmek, İslâm’ın bu çağa uygun olmadığını kabul etmek anlamına gelir.
Yani şeriatı istememek demek, İslâm’ı reddetmek ve Allah Teâlâ’nın “Sizin için İslâm’ı seçtim.” (Mâide, 5/3) yahut “Allah katında yegâne din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19) buyruğuna rağmen başka bir din arayışına girmek demektir. Nitekim şeriat, ayet ve hadis temelli bir nizama dayanır; bu sebeple beşerî bir iradeyle değiştirilmesi, iptal edilmesi veya rafa kaldırılması söz konusu değildir.
ŞERİATIN YANLIŞ ALGISI VE MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUĞU
Bugün şeriatı Müslümanlara dahi kötü gösteren, şer'î meseleleri çarpıtarak insanları ya dinden soğutan ya da en hafif ifadeyle akidelerini zedeleyen kesimlerin; yerli-yabancı oryantalistlerin, insanları kasten veya sehven yanlış inançlara sevk eden müsteşriklerin yahut onlara alkış tutan çevrelerin elbette büyük vebali vardır.
Ancak bütün bunlar yaşanırken ve akîdevî anlamda ciddi kırılmalar meydana gelirken konfor alanından çıkmayan, tepki ve refleks göstermeyen Müslümanların sorumluluğunu görmezden gelirsek ne sorunları çözebiliriz ne de aynı hataları tekrar etmekten kurtulabiliriz. Bu sebeple başkalarını sorgulamadan önce, kendimizle bir hâl muhasebesi yapmamız öncelikli bir Müslümanlık vazifesidir.
Yaşadığımız çağ olgular yerine algıların, hakikatler yerine ideallerin ve pazarlanan hayallerin revaçta olduğu bir çağdır. İslâm’ın günümüze hitap etmediğini iddia edenlerin dayandıkları gerekçeler; “İslâm'ın modern zamanın ruhunu okuyamaması, modası geçmiş bir din olarak kalması, Müslüman coğrafyaların savaş ve kaos içinde olması yahut Müslümanların sefalet içinde yaşaması” gibi tutarsız bahanelerdir.
İSLAM MI SORUMLU, UYGULAMA MI?
Senelerdir İslâmî hükümlerin uygulanmadığı bir coğrafyada, sırf Müslümanlar yaşıyor diye ortaya çıkan suçların sorumlusu ne İslam’dır ne fıkıhtır ne de şeriattır. Kamusal alandan çıkarılarak sadece camiye hapsedilen bir din anlayışı; hayata müdahil olmadıkça, evlerde ikame edilmedikçe, çarşı-pazara yön vermedikçe, hukuk ve ekonomi sistemlerini inşa etmedikçe ortaya çıkan problemlerin mesulü İslam değil, caydırıcılıktan, adalet ve hakkaniyetten uzak mevcut sistemlerdir.
Merhum Rasim Özdenören’in ifade ettiği gibi, fıkhın uygulanmayan veya yanlış uygulanan hükümlerinden İslâm değil, bu hükümleri hayata geçirmeyen yahut yozlaştıran insanlar ve yönetimler sorumludur. Nitekim bir toplumda fıkhın teorik olarak var olması, o toplumun “Müslümanca” yaşadığı anlamına gelmez.[2]
Toplumsal Sorunların Kaynağı İslam mıdır?
Söz gelimi aile hukukunda, İslâm’ın kadın ve erkek için tanımladığı hak ve sorumluluklar göz ardı edildiği hâlde ortaya çıkan aile facialarının suçunu İslam’a yüklemek aklıselimle bağdaşmaz.
Çocukların istismar edildiği, suç oranlarının arttığı, zenginlerin fakirleri ezdiği ve en küçük kavgaların ölümle sonuçlandığı bir düzende, “Bu suçları Müslümanlar işliyorsa sorun İslam’dadır.” şeklinde bir çıkarım yapmak; sorun çözmek yerine İslam’ı suçlu ilan etme çabasından başka bir anlam taşımaz.
İSLAM’DA SUÇ VE CEZA DENGESİ
İslam bir yandan günah ve sevap tasavvuruyla insanı ahlâklı ve erdemli hâle getirmeyi hedeflerken, diğer yandan suç ve ceza anlayışıyla toplum içinde hakkaniyet sahibi bireyler yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Büyük suçlar küçük cezalarla geçiştirildiğinde nasıl adalete olan güven sarsılıyorsa küçük suçlara büyük cezalar verildiğinde de toplumda o kadar kaos meydana gelmektedir. Bu sebeple İslam’da suç ve ceza arasında gözetilen denge, adalet fikrinin temel unsurlarından biridir.
Asırlardır İslâm’ın yalnızca adının kaldığı, Müslümanca bir tavrın dahi çoğu zaman gümrüğe tabi tutulduğu bir dünyada; İslam’ın insana, aileye, kadına ve adalete verdiği değer görmezden gelinerek sürekli hedef alınması, hak ile batıl mücadelesinin, “Firavun ile Mûsa” savaşının devam ettiğini, “putları kırdığı için ateşlere atılmaya çalışılan İbrâhimlerle hala Nemrutça” mücadele edildiğini göstermektedir.
İslam’a Yönelik Çifte Standartlar ve Algı Operasyonları
İffetten söz edilince “özgürlüğe müdahale”, tesettürden bahsedilince “kılık kıyafet özgürlüğünün kısıtlanması”, kısas talep edilince “yaşam hakkının ihlali”, suçlulara İslâmî usulde ceza verilmesi istenince “laikliğe aykırılık” gibi söylemler öne sürülmekte; buna karşılık aynı suçlar işlendiğinde “Müslüman toplumlarda bunlar hâlâ yaşanıyorsa İslam çözüm üretmekten acizdir.” denilmektedir.
Böyle bir zeminde şu soruyu sormak en tabiî hakkımızdır: “Yüzyıldır İslâmî hükümlerin büyük ölçüde unutulduğu bir coğrafyada, mevcut sistemlerin yetiştirdiği bireyler suç işliyorsa ve hâlâ adalet tesis edilemiyorsa, sorun İslam’da mı; yoksa İslam’ı kötü göstermeye çalışan zihniyette midir?”
TEORİ İLE PRATİK ARASINDAKİ KOPUKLUK
Bir kanun veya sistemin ne derece etkili olduğunu anlayabilmek için, öncelikle onun uygulanmasına fırsat verilmesi gerekir. Şer'î hükümlerin uygulanmadığı bir yerde Müslümanların hata yapması yahut suç işlemesi ne şeriatın bir noksanlığı ne de İslâm’ın bir eksikliği olarak görülebilir. Beşerî hukukun uygulandığı toplumlarda insanlar çoğu zaman inandıkları dinin emirlerinden ziyade, yaptırım gücü olan kanunlara tabi olmaktadır.
Merhum Sezai Karakoç’un da işaret ettiği gibi, bu coğrafyada asırlardır İslam iktisat sistemi kurulmak yerine yalnızca İslam iktisat tarihi okutulmuştur. Buna rağmen İslam’ın ortaya koyduğu iktisadî modelden daha adil ve hakkaniyetli bir sistem geliştirilememiştir.[3] Şayet bugün faiz, gelir dağılımı adaletsizliği ve ekonomik sömürü gibi problemler varsa bunun sebebi uygulanmayan İslam iktisat doktrini değil, onun yerine ikame edilen faiz merkezli düzendir.
Müslümanca Yaşamak ve Düşünmek
Aynı şekilde ilahiyat fakültelerinin veya imam-hatip liselerinin çokluğu da bu bilgiler hayata taşınmadıkça toplumun dindar olduğu anlamına gelmez. Nitekim İslam’dan uzaklaşan fert ve cemiyetin, sorunlarına İslam hukuku içinde çözüm aramaması ve kurtuluşu başka mecralarda araması, kaçınılmaz biçimde kargaşa ve kaosa sebebiyet vermektedir.
Unutulmamalıdır ki yalnızca hukuk kurallarıyla erdemli bir toplum inşa etmek mümkün değildir. Aynı şekilde ahlâkî seviyesi düşük bir toplumu salt hukuk kurallarıyla ahlaklı hâle getirmek de imkânsızdır. Bu sebeple “Müslümanca yaşamak”, her şeyden önce “Müslümanca düşünmeyi” gerektirir.
Dipnotlar:
[1] Muhammed Umâre, İzâletü’ş-şübühât an me’âni’l-mustalahât (Kâhire: Dâru’s-Selâm, 2010), 510.
Sabr-ı cemil, başa gelen bela, musibet ve zorluklar karşısında hiç kimseye şikayet etmeden, feryat figan etmeden gösterilen en güzel ve en asil sabır anlamına gelir.
Arapça kökenli bir tamlama olan bu kavram, kelime anlamı olarak "güzel sabır" demektir. Dinî ve ahlaki bir terim olarak kalbin kırılmasına veya canın yanmasına rağmen isyan etmeme olgunluğunu ifade eder.
Temel Özellikleri Nelerdir?
Şikayetsizlik: Derdini insanlara sızlanarak değil, yalnızca Allah'a arz etmektir. İsyansızlık: Kaderi sorgulamadan ve rıza göstererek metanetini korumaktır. Şükür Hali: Zorluk anında bile kalbin "Elhamdülillah" diyebilme teslimiyetidir.
Kur'an-ı Kerim'deki Yeri
Bu kavram Kur'an-ı Kerim'de özellikle Hz. Yakub'un, oğlu Hz. Yusuf'un kaybolması üzerine gösterdiği teslimiyeti anlatırken geçer. Yusuf Suresi 18. ayette Hz. Yakub, oğullarının yalanı karşısında "Artık bana düşen sabr-ı cemîldir" diyerek bu yüce duruşu sergilemiştir.
Günlük Hayatta Kullanımı
Toplumda genellikle büyük bir vefat, acı veya felaket yaşayan kişilere taziyede bulunurken "Allah sabr-ı cemil ihsan eylesin" şeklinde dua olarak söylenir. Bu dua, muhatabın bu ağır imtihanı en güzel, en vakarlı ve en huzurlu şekilde atlatmasını temenni etmek anlamına gelir.
Tasavvufi Yönü
Tasavvufta sabr-ı cemil, sadece bir dayanma gücü değil, kulun Allah'a olan tam teslimiyeti ve aşkı olarak görülür. Sufiler bu kavramı şu derin manalarla açıklar:
Rıza Makamı: Belayı gönderenin Allah olduğunu bilip, O'ndan gelen her şeye sevgiyle razı olmaktır. Şikayetin Terki: Sufilere göre derdini insana şikayet etmek, Yaradan'ı yaratılana şikayet etmektir; bu yüzden sabr-ı cemil şikayetsizdir. Gönül Huzuru: Zahiren (dışarıdan) acı çekilirken, batınen (kalben) Allah ile beraber olmanın verdiği bir iç huzurdur.
İmtihanı Sevmek: Kulun, imtihan vesilesiyle Allah tarafından hatırlandığını ve temizlendiğini düşünerek belaya tebessüm edebilmesidir.
Diğer Sabır Türleri
İslam alimleri ve sufiler, sabrı karşılaşılan durumlara göre üç ana gruba ayırır. Sabr-ı cemil, bu üç türün de en yüksek ve en kusursuz halidir:
İtaat ve İbadette Sabır: Nefsin tembelliğine karşı direnmektir. İbadetleri düzenli, istekli ve sürekli kılmak için gösterilen istikrardır.
Günahlara Karşı Sabır: Nefsin kötü ve haram isteklerine karşı koymaktır. Günah işlemeye imkan varken, Allah korkusuyla kendini tutabilme iradesidir.
Musibet ve Belalara Karşı Sabır: Ölüm, hastalık, fakirlik veya haksızlık gibi elde olmayan acılara karşı metanetini korumaktır. Sabr-ı cemil en çok bu kategoride kendisini gösterir.
Tasavvufta ayrıca sabır; avâmın sabrı (zoraki dayanma), zâhidlerin sabrı (sevap için dayanma) ve âriflerin sabrı (beladan lezzet alma/sabr-ı cemil) olarak da derecelendirilir.
Sabr-ı Cemil Ne Demektir?
Hz. Yakub’un (a.s.) büyük imtihanı ve “sabr-ı cemîl” anlayışı üzerinden sabrın mahiyeti ve musibetler karşısında tevekkülün önemi anlatılıyor.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a sordu:
SABR-I CEMİL NEDİR?
“–Yâkûb’un Yûsuf’a olan hicrânı ne dereceye varmıştı?”
Cebrâîl -aleyhisselâm-:
“–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” cevâbını verdi.
Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–O hâlde onun sevâbı ne kadardır?” diye sordu.
O da:
“–Yüz şehîd sevâbıdır. Çünkü O, Allâh’a bir an bile sû-i zan beslemedi.” dedi. (Taberî, XIII, 61; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570; Yûsuf, 86)
Ayrıca imam safların düzgün olduğundan emin olduktan sonra "Essalâtü Câmi'ah" (Topluca namaza durun / Namaz vaktidir) diyerek cemaati uyarabilir ve namaza tekbir alarak başlar
Kâbe imamının namaza başlamadan önce yaptığı bu uyarıların sünnetteki yeri doğrudan Hz. Muhammed'in (s.a.v.) bizzat uyguladığı ve ümmetine emrettiği çok güçlü bir sünnettir (Sünnet-i Müekkede). İslam hukukunda namazda safların düzgün, sıkı ve hizalı olması, cemaatle kılınan namazın sıhhati ve fazileti için temel şartlardan biri kabul edilir.
Bu uygulamanın sünnetteki dayanakları, fıkhi boyutu ve anlamları şu şekildedir:
1. Hadis-i Şeriflerdeki Dayanakları
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) namaza durmadan önce cemaate döner, safları bizzat kontrol eder ve tıpkı Kâbe imamı gibi belirli kelimelerle uyarıda bulunurdu:Safları Sıkı Tutmak: Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Saflarınızı düzeltiniz, omuz omuza veriniz, boşlukları doldurunuz... Şeytanın aranıza girmesine izin vermeyiniz." (Ebû Dâvûd).Namazın Tamamlayıcısı Olması: Bir diğer hadiste, "Safları düzeltmek namazın tamamındandır (namazı güzelleştiren unsurlardandır)." (Buhârî, Müslim) buyrulmuştur.Kalplerin Ayrışmaması İçin: Efendimiz saflarda ileri-geri duranları uyarırken, "Saflarınızı düzgün tutun, ayrılık yapmayın; sonra kalpleriniz de birbirinden ayrılır." (Müslim) ikazını yapardı.
2. İmamın Söylediği Kelimelerin Anlamları
Kâbe imamının mikrofondan zikrettiği kelimeler, Peygamberimizden nakledilen emirlerin Arapça asıllarıdır:
İstevû (استووا): "Düzgün durun, hizaya gelin, eşitlenin" anlamına gelir. Safların dümdüz bir çizgi halinde olmasını emreder.
İ'tedilû (اعتدلوا): "Dengeli olun, adaleti gözetin" demektir. Ne çok öne çıkın ne de çok arkada kalın, tam hizada durun mesajı taşır.
İstekîmû (استقيموا): "Dosdoğru olun" anlamına gelir. Hem fiziki olarak dik ve doğru durmayı hem de kalben namaza yönelmeyi ifade eder.
Terâssû (تراصوا): Kâbe'de sıkça duyulan bir diğer kelime olup "Sıkı durun, birbirinize kenetlenin, aradaki boşlukları kapatın" demektir.
3. Fıkhi Hükmü ve ÖnemiSünnetin İhyası:
Büyük camilerde ve Kâbe gibi milyonların toplandığı alanlarda arkadaki cemaatin imamı görmesi imkansızdır. Bu nedenle imamın ses yükseltici (mikrofon/hoparlör) kullanarak bu uyarıları yapması, sünnetin amacına (safların düzeltilmesine) hizmet ettiği için fıkhen son derece isabetli ve gereklidir.
Cemaatin Görevi:
İmam bu uyarıları yaptığında cemaatin omuz ve topuk hizasına dikkat ederek ön ve yanındaki kişilerle boşlukları kapatması sünnete icabet etmenin bir gereğidir.
Safların düzgünlüğü, Müslümanların namazdaki disiplinini, birlik ve beraberliğini simgelediği için ibadetin huşuuna doğrudan etki eder.
Çocuğun şahsiyetinin oluşumunda anne-babanın rolü, çocukluk eğitimi, örnek olmanın önemi ve sevgi temelli terbiyenin esasları.
Şahsiyetimize yön veren çocukluk yıllarındaki eğitim, öğretim ve terbiyenin, ne denli önemli olduğu konusunda İslâm âlimlerinin şu görüşlerini paylaşabiliriz:
ŞAHSİYET EĞİTİMİ EŞ SEÇİMİYLE BAŞLAR
Çocuk eğitimi doğumla birlikte değil; eş seçimi ile başlar! Erkek veya kadın, aile olmak için “nasıl bir eş” seçiyorsa, çocuğunun ahlâk ve karakterini de o belirlemeye başlamış demektir! Güzel ahlâklı, sâlih ve sâliha eşler; kendileri gibi güzel ahlâklı bir nesil yetişmesini isterler.
Çocuk dile gelip konuşmamış olsa da, daha anne karnındayken dışarıda olup biten her şeyi hisseder. Bilhassa annenin duygu ve düşünceleri; bebek tarafından bir sünger gibi emilir. Hâmile olan annenin ibadetleri, helâl-haram hassasiyeti, duâları, gözyaşları ne kadar iyi yönde çocuğu etkilerse; Allah korusun uyuşturucu, içki, sigara vb. kötü alışkanlıkları da çocukta kalıcı rahatsızlıklar meydana getirir. Anne karnındaki çocuk, annesinin yediği-içtiği her şeyden hem madde hem de mânâ olarak derinden etkilenir.
HER ÇOCUĞUN EĞİTİMİ KENDİNE ÖZELDİR
Çocuk dünyaya geldikten sonra “ideal eğitim metodu” diye bir metot yoktur. Anne-babaların her biri farklı karakter ve özelliklerde olduğu gibi, çocuklar da kendi şahsına münhasırdır; orjinaldir, biriciktir! Her insan birbirinden özel ve farklı yaratıldığı için, bir çocuğa uygulanan eğitim metotları, aynı ailenin başka bir çocuğunda bile geçerli olmayabilir. Bazı evlâtlar, anne-babalarına sevgi-saygı duyduğu için itaat eder, bazıları korktuğu için… Bazıları da itaatsiz bir mizaç ve karakterde olabilir. Bazı evlâtlar fedakâr ve merhametlidir; bazıları bencil ve kırıcı… O yüzden her çocuğun eğitimi kendisine özeldir!
İslâm âlimlerine göre; 0-6 yaş “telkin”, 7-10 yaş “teşvik”, 10-14 yaş arası da “ikaz” dönemi olarak sınıflandırmışlar.
0-6 yaşlar arası; zihin ve mânevî eğitim açısından en önemli dönemdir. Bu dönemi çocuklar, daha çok annenin yanında geçirdikleri için annelerin her davranışı, söylediği her sözü çocuğun kişiliğinde kalıcı tesirler meydana getirir. Bu dönemde anne çocuğuna sevgiyle yaklaşmalı, güven duygusuyla sarmalamalı, bilhassa onun yanındayken hâl ve hareketlerine son derece dikkat etmelidir. Anne-baba; çocuğa merhamet, muhabbet, güven ve hoşgörüyle donatılmış bir çevre hazırlamalıdır.
ÇOCUKLAR SÖYLENENİ DEĞİL, GÖRDÜĞÜNÜ ÖĞRENİR
Yaş dönemlerini de göz önünde bulundurarak çocuklarımıza “en güzel şekilde örnek” olmalıyız. Yalanın, kandırmanın ne olduğunu bilmeyen çocuklar; sözlerimizden ziyade yaptıklarımıza bakar! Komşumuza gönderdiğimiz bir tas çorba, hastalandığındaki bir ziyaretimiz; uzun uzun anlatacağımız “komşu hakkı” sohbetlerinden daha tesirlidir. Aynı şekilde kendi büyüklerimize gösterdiğimiz samimi sevgi, saygı ve bağlılık; onlar tarafından “olduğu gibi” örnek alınacak ve karakterine işleyecektir.
Yeri geldiğinde kısa bir nasihat, güzel bir hikâye, etkili bir hadîs-i şerîf; onların zihin ve gönül dünyasını parlatacak; ufuk kazandıracak ve dîne olan meylini artıracaktır. Bir Ramazan’da terâvihe beraber gitmek, onları küçük yaşlarından itibâren mevlidlere, dînî cemiyet ve sohbetlere götürmek; oranın mânevî havasını teneffüs etmelerine vesîle olacaktır.
Çocuğun en güzel eğitimi; yaşayarak örnek olma şeklindedir. Anne-babasının sokaklara çöp attığını, hayvanlara zarar verdiğini gören bir çocuk, maalesef yanlış örneklerle farkına varmadan zihnini kirletmiş demektir.
ÇOCUĞUN EN BÜYÜK GIDASI SEVGİ VE MERHAMETTİR
Sadece çocuğun yanında kalıp onun temel ihtiyaçları olarak bilinen fizikî ihtiyaçlarını karşılamak, meselâ altını temizlemek, karnını doyurmak veya temizliğine dikkat etmek, çocuk için yeterli değildir. Ona kaliteli ve verimli geçireceğimiz özel zamanlar ayırmalıyız. Onunla ilgilenmek, sorularına cevap vermek, hatalarını fark etmek, gerektiğinde oyun oynamak yahut yaşına göre kendi işlerimize ortak etmek de gereklidir.
Annelerin mayası sevgidir. Sıkıntıları sebebiyle sabaha kadar uyumayan, annesini de uyutmayan bir bebeğe karşı, mışıl mışıl uykuya daldığında mahmur gözlerinde “öfke ve kinle” değil de “şefkat ve merhametle” bakan insanın adıdır anne… Cenâb-ı Hak, dünyada her bir evlâdı, böyle bir sevgi ve merhamet hâlesiyle kuşatmış ve emniyet altına almıştır. O yüzden çocuğun en büyük gıdası ve en büyük muallimi; samimi ve dengeli bir sevgi, gözünden sakınan bir ilgi ve merhamettir.
Kaynak: Ayşe Arslan Bay, Altınoluk Dergisi, Sayı: 483
Gönderen: Serdar - 06-04-2026, 06:44 AM - Forum: Hikayeler
- Yanıt Yok
Bir Çeyrek Ekmekte Saklı İstiğna Dersi
Kanaat ve istiğna duygusunu anlatan bu ibretlik kıssa; yoksulluk içinde izzetli duruşu, infak ve merhameti bir çeyrek ekmek üzerinden etkileyici bir şekilde ortaya koyuyor.
Kanaat ve istiğnânın fazîletini aksettiren şu kıssa ne kadar ibretlidir:
FAKİRLİK İÇİNDE İNFAK VE MERHAMET ÖRNEĞİ
Bir iftar vakti, bir fırının kapısına, sîmâsı her gözün göremeyeceği bir asâlet taşıyan, güngörmüş bir zât gelmişti. Kalabalık dağıldıktan sonra fırıncıya:
“–Evlâdım, bugün nafakamı çıkaramadım. Ecel gelmezse yarın ödemek üzere bana bir çeyrek ekmek verir misiniz?” dedi.
Sesi titremiş, çehresi kızarmıştı. Fırıncı:
“–Ne demek baba; sana çeyrek değil bütün ekmek vereyim. Helâl olsun, paraya lüzum yok.” dediyse de, o garip şahıs:
“–Hayır yavrum, dörtte biri kâfî... Belki üç yoksul daha gelir. Hem ancak dörtte biri kadar yüzümü kızartabiliyorum. Fazlasına tahammül edemem. Dörtte birini almak için de şartım, yarın borcumu takdim etmektir.” dedi.
Fırıncı şaşkın bir şekilde çeyrek ekmeği verdi. Ekmeği öperek alan adamcağız, yavaş ve sessiz adımlarla oradan ayrıldı. İleride, köşe başında önüne bir köpek çıktı. Yalvaran gözleriyle açlığını anlatırcasına ihtiyara bakıyordu. Nur yüzlü mübârek; “Demek yarısı seninmiş!” diyerek, çeyrek ekmeğin yarısını köpeğe verdi. Ardından câmiye doğru yürüdü. Elinde kalan bir lokma ekmek ve birkaç yudum su ile iftar etti. Bu nîmetleri ihsân eden Allâh’a şükretti.
Ertesi gün bir dükkâncı:
“–Baba, şu karşıki çeşmeden kırbalarımızı doldur, sonra da yeni gelen şu eşyâları içeri taşı!” dedi ve bunun karşılığında ona bir lira verdi.
Garip adamcağız, hemen fırına koştu ve dörtte bir ekmeğin ücreti olan 25 kuruşu takdim etti. Fırıncı ne kadar almak istemediyse de o nur yüzlü zâtın ısrarlı ricâsı karşısında daha fazla direnemedi; gözleri dolu dolu bir hâlde ücreti kabûl etmek zorunda kaldı.
İşte kanaat ve istiğnâ âbidesi bir insan… Aynı zamanda bütün yoksulluğuna rağmen infâkı ve Allâh’ın mahlûkâtına şefkati elden bırakmayacak kadar cömert bir kul…
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları
Gönderen: Serdar - 06-04-2026, 06:40 AM - Forum: Makaleler
- Yanıt Yok
Gâfil ve Ârif Bir İnsan İçin Bu Dünyadaki En Büyük Kayıp
Gâfil ve ârif bir insan için bu dünyadaki en büyük kayıp nedir? Ârif bir müʼmin ile gâfil bir insan arasındaki farklar neler?
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:
“Çölde yolunu kaybetmiş kişi, kayıp değildir. Asıl kayıp kişi, hidâyetten sapmış kimsedir.”
“Sana; «Hâline ağlanacak kişi kimdir?» diye sorulduğunda de ki:
«Kendisine verilen sağlık ve âfiyeti, Allâh’a isyan etmekte tüketen kimseye ağlamak gerekir.»”
“Esir veya zindana düşmüş kimsenin, gerçekten felâkete mâruz kalmış bir bedbaht olduğunu düşünme. Aksine, asıl bedbaht şu kimsedir ki Allâh’ın emir ve yasaklarına aykırı davranarak, tertemiz beden ülkesini günahlarla kirletmiştir.” Ârif Bir Müʼmin İle Gâfil Bir İnsan Arasındaki Farklar
Gönlü îman nûruyla aydınlanmış, esas hayatın âhiret olduğu şuuruyla yaşayan ârif bir müʼmin; hayat ve kâinâta, dâimâ îman firâsetiyle bakar. Buna mukâbil, kalbi gaflet karanlıklarına gömülmüş, hayatı sadece bu dünyadan ibâret zanneden, gâfil bir insanın ise pusulası şaşmıştır. O artık yalnızca nefsinin ve şeytanın kendisine fısıldadığı şeyleri hakîkat zanneder.
Dolayısıyla ârif bir müʼmin ile gâfil bir insanın nazarında hayır ile şer, faydalı ile zararlı, saâdet ile felâketin mânâsı bambaşkadır.
Gâfil bir insan için bu dünyada en büyük kayıp, bedeninin ölümüdür. Hâlbuki ârif müʼminler nezdinde en büyük kayıp, bir kalbin hidâyet ve takvâdan mahrum kalarak günahların katranına boyanması ve bunun neticesinde mânen ölmesidir. Yani kalpsiz bir bedenle âdeta bir “canlı cenaze” hâline gelmesidir.
Mevlânâ Hazretleriʼnin şu ifadeleri de bu hakîkate işaret etmektedir:
“Sakın ola ki öldüğüm için bana ağlama! «Yazık oldu, vah vah!» deme! Eğer ben yaşarken nefse uyup şeytanın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!”
Herkes gibi bizler de dünyevî musîbet ve felâketlerden korkuyoruz ama, esas korkmamız gereken; son nefesi îman selâmetiyle verip veremeyeceğimizdir. Asıl korkmamız gereken, günahlarımızdır; bilhassa da âhirete kalan kul haklarıdır.
Diğer taraftan, bu cihanda hor görülen garibe, ezilen kimsesize, hakkı yenilen mağdur ve mazluma acımak gerekirse de, en çok acınacak hâlde olanlar, insafsızca zulmeden zâlimlerdir. Zira âhiret penceresinden bakıldığında açıkça görülür ki; asıl acınacak hâlde olanlar, bu dünyada zayıfa gadreden zâlimlerdir. Çünkü o bedbahtlar, âhiret müflisleri olacaklar, mazlumlar ise -sabrettikleri takdirde- ebedî nîmetlere kavuşacaklardır. Asıl Acınacak Kimseler
Yine, asıl acınacak kimseler; dünyaya hastalık, sakatlık, âmâlık gibi birtakım mahrumiyetlerle gelenler değil; onları küçümseyip dışlayan merhamet fukarâsı gâfillerdir. Zira o mahrum kardeşlerimiz, âhirette bunun mükâfâtına ermekle birlikte; “Dünya bir fasıldı, geldi geçti. O mahrumiyetlerimiz sayesinde birçok günahtan korunup ecre nâil olduk.” diyerek şükredecekler.
Bu itibarla yine asıl acınacak hâlde olanlar;
‒Mazlumlardan ziyâde, zâlimlerin taş kesilmiş vicdanlarıdır.
‒Asıl acınacak kimseler, daha fazla kazanma hırsıyla işçisinin, müşterisinin hakkını yiyen zâlim patronlardır.
‒Asıl zavallı durumunda olanlar; hak ve hukukun üstünlüğü yerine, üstünlerin hak ve hukukuna inanan, fânî saltanatlarının esiri olmuş zâlimlerin hastalıklı ruhlarıdır.
Meselâ gurur ve kibir şaşkınlığıyla tanrılık iddiâ eden Nemrut, karşısında cevap vermekten âciz kaldığı İbrahim -aleyhisselâm-’ı ateşe attırmış; fakat Allah Teâlâ, Halîl’ini/dostunu muhafaza etmişti. Zira haklı ve güçlü olan Hazret-i İbrahim idi. Nemrut ise Allâhʼın teʼyîdine mazhar olmuş bir peygamber karşısında, topal bir sinekle helâk olacak kadar zavallı bir durumdaydı.
Yine güç ve imkânlarına güvenerek tanrılık dâvâsı güden Firavun da, Hazret-i Mûsâ’yı mağlûp etsinler diye topladığı sihirbazların îman etmeleri karşısında öfkeden deliye dönmüş, onları işkencelerle şehîd etmişti.
Sihirbazlar, kalben ve rûhen öyle güçlü idiler ki insanın kanını donduracak derecede ağır tehdit ve işkenceler karşısında dahî, büyük bir îman cesaretiyle;
“–(Ey Firavun, sen) dilediğini yap! Sen ancak dünyaya hükmedebilirsin! Biz ise (şehîd olarak) Rabbimiz’e döneceğiz!” dediler.[1] Firavunʼdan değil, îmanlarının zedelenmesinden korktular. Îmanları hususunda aslâ geri adım atmadılar, bilâkis Allah için gözlerini kırpmadan şehâdete yürüdüler. Onların bu dâsitânî metâneti karşısında Firavun, içine düştüğü acziyeti şiddete başvurarak gizlemeye çalışan bir zavallı idi.
Yüksek mevkî ve cemâl sahibi bir kadından gelen nefsânî teklifi reddederek; “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettiği şeyden daha sevimlidir…”[2] diyen Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm-, Mısır zindanında mânen çok güçlüydü. İçine düştükleri suçluluk psikolojisini bastırabilmek için onu iftiralarla zindana attıranlarsa, bütün dünyevî ihtişamlarına rağmen, hakîkatte son derece âciz birer zavallı durumundaydılar.
Putperest Romalılar tarafından arenalarda aslanlara atılan ilk Îsevîler, aslanların dişleri arasında can verseler de îmanlarından tâviz vermeyecek kadar güçlü idiler. Romalılar ise haksızlıklarını şiddet, kaba kuvvet ve kanla örtbas etmeye çalışan âcizlerdi.
Yine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-ʼın devr-i risâletinde; onu inkâr eden yahudîlerin kışkırttığı Romalılar, Yunanlılar ve putperestler birleşerek, hak dîne karşı çıktılar. Yahudî Zûnuvas ve adamları, Necranlı muvahhid müʼminleri, ateş dolu hendeklere atıyor ve alevler içinde kalan o insanları seyrediyorlardı. O sâdık mü’minler de şehâdete korkusuzca yürüyecek kadar güçlüydü. Onlara bu zulmü revâ gören sadist ruhlu zâlimler ise nefislerinin zebûnu olmuş zavallı bir gürûh idi. Keşke Bilselerdi
Tevhîdi müdâfaa ederken taşlanarak öldürülen Habîb-i Neccâr, mânen çok güçlüydü. Kavmine acıyor; “Keşke bilselerdi!”[3] diyordu.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; tebliğ için gittiği Tâif’te taşlanırken dahî, En Yüce Kudretʼe sığınmanın müstesnâ metânetine sahipti. Oʼnu taşlayanlar ise içinde bulundukları bâtılın zayıflığını gizleyebilmek maksadıyla, eziyet, hakâret ve çirkefliklere başvuruyorlardı.
Hak ve hakîkatin temsilcisi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu zulümler karşısında çok güçlü idi. Hattâ kendisini taşlayanlara acıyor ve;
“–Yâ Rabbi! Kavmime hidâyet ver; onlar bilmiyorlar!” niyâzında bulunuyordu.[4]
İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri, içtihadlarının istismar edilmemesi için kadılık teklifini reddetmişti. Bunun üzerine halîfe onu hapse attırıp kırbaçlattırdı.
Ebû Hanîfe Hazretleri, Bağdat zindanında son derece güçlüydü. Onu haksız icraatlerine âlet edemediği için zindana attıran halîfe ise aslında bu tavrıyla kendi acziyetini sergilemiş oluyordu.
Çanakkaleʼde maddî bakımdan imkânsızlıklar içinde bulunan Mehmetçik, dünyanın en güçlü donanmasına karşı büyük bir îman gücüyle mukâvemet ediyordu. Yaklaşık 250 kiloluk bombayı sırtlayan Seyyid Onbaşı, koskoca İngiliz zırhlısını denizin dibine gömdü. Mehmetçik, tarihe “Çanakkale geçilmez!” mührünü vurdu. Tepeden tırnağa silahlı, maddî bakımdan dünyanın en büyük donanması ise bu îman mehâbeti karşısında âciz bir zavallı olarak kaldı.
Nitekim Winston Churchill, ülkesinde Çanakkale mağlûbiyetinden dolayı sorgulanırken;
“–Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil, Allah ile harp ettik!.. Tabiî ki yenilecektik!..” diyerek, Mehmetçiğin îmânı karşısındaki acziyetlerini îtiraf etti.
Bugün de kendi vatanlarında yaşama hakları gasp edilen Filistinli kardeşlerimiz başta olmak üzere ümmetin mazlumlarının yaşadıkları, hepimizin içini acıtıyor. Fakat asıl acınacak durumda olan; haklının güçlü olduğu değil, güçlünün haklı sayıldığı bir sistemi dayatan, gasp ve haydutluğu meslek edinmiş zorbaların hazin âkıbeti olacaktır. Zira “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur.”
Diğer taraftan, yine asıl üzülüp ağlanması gereken husus, mazlum din kardeşlerini zâlimlerin pençesinden kurtarmaktan âciz kalan, iki milyarlık İslâm âleminin darmadağınık vaziyetidir.
Şunu unutmayalım ki bugün Gazzeli kardeşlerimizin canları tehlikede fakat îmanları sağlam. Bizimse canlarımız emniyette fakat îmanlarımız ne kadar sağlam, bilemiyoruz! Bugün Gazzeli kardeşlerimizin çektikleri çilelerle kendi hâlimizi kıyasladığımızda, âhirette onlarla aynı Cennetʼlerde olmayı nasıl ümit edebiliriz?! İşte asıl endişelenmemiz gereken mesele budur!..
Velhâsıl; Cenâb-ı Hakk’a tevekkül eden, Oʼna dayanıp güvenen, hak ve hakîkatin safında bulunan bir müʼmin, zâhiren mağlup olsa da hakîkatte gâlip demektir.
«–Yâ Rasûlallâh! Enes akıllı bir çocuktur, size hizmet etsin!» dedi. Böylece Rasûlullâh’ın hizmetçisi oldum. Hazarda ve seferde (on sene) hizmetini gördüm. Vallâhi işlediğim bir kusurdan dolayı: «Niçin böyle yaptın?» veya yerine getirmediğim bir vazîfeden ötürü: «Bunu niçin yapmadın?» dememiştir.” (Müslim, Fedâil, 52)
Diğer bir rivâyete göre Hazret-i Enes’in Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hizmetine girmesi şöyle vukû bulmuştur:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye teşrif buyurduklarında kadın-erkek bütün Ensâr-ı Kirâm, kendisine birtakım hediyeler takdîm ediyorlardı. Ümmü Süleym ise verecek bir şeyi olmadığı için mahzûn oluyor, üzülüyordu. Daha sonra oğlu Enes’in elinden tutup Allâh Rasûlü’ne geldi ve:
“–Yâ Rasûlallâh! Enes size hizmet etse münâsib görür müsünüz?” dedi. Peygamber Efendimiz de kabul buyurdular. (Semhûdî, I, 271)
Enes -radıyallâhu anh- diyor ki:
“...Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün beni bir yere göndermek istedi. Ben: «Vallâhi gitmem.» dedim. Hâlbuki içimden gitmeye karar vermiştim. Çünkü emri veren Allâh’ın Nebîsi idi. Yola çıktım, sokakta oynayan çocukların yanlarına vardım (ve orada oyalandım). Derken Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- arkamdan gelerek ensemden tuttu. Dönüp baktığımda gülümsüyordu.
«–Enescik! Söylediğim yere gittin mi?» diye sordu.
Enes -radıyallâhu anh- bir başka hâtırasını da şöyle anlatır:
“Birgün, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hizmetini gördükten sonra: «Peygamberimiz kaylûle uykusundadır.» diyerek çocukların yanına gittim. Ben onların oyununu seyrederken Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- geldi. Oyun oynayan çocuklara selâm verdi. Ardından beni çağırdı ve bir yere gönderdi. Ben de gittim. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ben dönünceye kadar bir gölgede oturdu. Annemin yanına dönmekte gecikmiştim. Yanına vardığımda annem:
«−Niye geciktin?» diye sordu. Ben:
«−Allâh Rasûlü beni bir iş için göndermişti.» dedim. Annem:
“−Enes bana: «Eğer o sırrı birisine söyleyecek olsaydım sana söylerdim ey Sâbit!» dedi.” (Ahmed, III, 195)
Görüldüğü gibi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çocukları kendi akranıymış gibi muhâtap kabûl ederek onlara bir kısım sırlar vermiştir. O, hayâtının her safhasında çocuklara derin bir sevgi ve şefkat beslemiş, onları ciddiye alıp seviyelerine inmiş, âdeta çocuğun rûhuna girmiştir. Hadîs-i şerîflerinde:
“Kimin bir çocuğu varsa onunla çocuklaşsın!” (Deylemî, III, 513)
“Çocuklarınıza ikramda bulunun ve terbiyelerini güzel yapın!” (İbn-i Mâce, Edeb, 3) buyurarak evlâtlarımıza ve küçüklerimize karşı nasıl muâmele etmemiz gerektiğini göstermiştir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in örnek hayâtı, çocukların terbiye edilmesi husûsunda da bize rehberlik etmektedir. O, maiyyetindeki Enes’e nasıl bir terbiye vermişti ki, ona hayâtı boyunca hiç kızma ihtiyâcı duymamıştı. Elli beş yaşlarındaki Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-, on yaşlarındaki Enes’in rûhuna nasıl bir yol bulmuştu ki onunla arkadaş gibi şakalaşabiliyor ve gerektiğinde sırrını verebiliyordu. Allâh Rasûlü’nün terbiyesinde yetişen Enes -radıyallâhu anh- da çocuk yaşına rağmen olgun bir insan gibi davranarak Rasûlullâh’ın sırrını kimseye söylemeden onunla birlikte mezara girebiliyordu. Hazret-i Enes’i bu olgunluğa yükselten, hiç şüphesiz, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tatbîk etmiş olduğu kâbına varılmaz üstün terbiye metodudur.
Hannâne Direğinin Peygamber Efendimizʼe Olan Hasreti
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) yaslandığı hurma kütüğünün (Hannâne Direği) hasretle inlemesini anlatan ibretlik mucize ve Peygamber sevgisi kıssası.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ashâbına vaaz ederken mescit direklerinden bir hurma kütüğüne dayanırdı.
HURMA KÜTÜĞÜNÜN İNLEYEN MUHABBETİ
Bu hurma kütüğü de kendisine Fahr-i Kâinât Efendimizʼin yaslandığını hisseder, bu mazhariyetle târifsiz bir saâdet duyardı.
Gün geldi, mescitte sohbet dinleyen ashâb o kadar çoğaldı ki sahâbîlerin büyük bir kısmı, kalabalıktan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in mübârek yüzünü göremez oldular. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den mescide bir minber yapılmasını ve bu minbere çıkarak hutbe îrâd etmesini talep ettiler.
Bunun üzerine mescide bir minber yapıldı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, artık bu minbere çıkarak sohbet edecekti. Fakat Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu yeni minbere ilk çıkışında, herkesi hayrette bırakan, mûcizevî bir hâdise yaşandı:
Âlemlerin Fahr-i Ebedîsiʼnin daha evvel hutbe okurken kendisine yaslandığı hurma kütüğü, hicran ve hasret içinde kavrulan dertli bir insan gibi feryâd ü figān ile âh edip inlemeye başladı.
Bu, derin ve yanık bir ney sadâsı gibi öyle içten bir seslenişti ki o sohbet meclisinde bulunan, genç ve yaşlı bütün mü’minler bu feryâdı duydular. Feryat, bir sadâ olmaktan da çıkarak, âdeta bir muzdarip lisan hâline geldi.
Bütün ashâb, kuru bir hurma kütüğünün bu kadar yanık bir sesle içindeki hasret ve ıztırâbını ifade etmesi karşısında hayret ve dehşet içinde kaldı. (Bkz. Buhârî, Menâkıb 25, Büyû 32)
Hisse:
Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor:
“Cinlerin ve insanların âsîleri hâriç, yer ile gök arasındaki her şey, benim Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilir.” (Ahmed, III, 310)
Hakîkaten Oʼnu Uhud Dağı tanıdı, Hannâne Direği (hurma kütüğü) tanıdı ve hasretiyle inledi. Hayvanât bile O’na sığınıp O’nu kendine dert ortağı yaptı.
Bu ibretli hâdise dolayısıyla Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî’sinde şu nasihatlerde bulunuyor:
“Ey gâfil! Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Ahmed’in mûcizelerine nazar et! Asâ, nasıl ejderha oldu ve hurma kütüğü, nasıl irfan sahibi oldu ve inledi?”
“Muhabbetin hakîkatini bir ağaçtan duy ve ondan ibret al! Kendini vücut ve dünya heveslerine mahkûm etme! Gerçek saâdetin ve mevkîlerin en yücesinin, vücutlar ötesinde ve onların son bulduğu yerde olduğunu bil!..”
“Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem, kendisinden ayrı düştüğü için inleyen Hannâne Direğiʼni okşadı. Ey insan, sen bir hurma kütüğünden aşağı değilsin. Hannâne Direği ol da sen de Efendimizʼin hasretiyle inle!..”